TARİHLE HESAPLAŞMADAN DAHA İLERİYE GİDİLEMEZ!...


  

Çünkü, tarihle hesaplaşmak  bir tür toplumsal psikoanaliz,  buna bağlı olarak da  psikoterapi  rolünü oynayacaktır!...

Önce gene aşağıdaki linki tıklayarak karşımıza çıkan videoyu bir izleyelim! Sayın Erdoğan’ın 29 Ekim 2015 Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yaptığı konuşmadan  kısa bir bölüm bu... “Bunlar vals de yaptılar” diyerek, Türkiye’nin “zencileri”-“Siyahları” adına (bu “zenciler” kavramı ona ait) “Beyazları”-“Beyaz Türkleri”  ve onların egemen olduğu “Cumhuriyet’i” eleştiriyor... 

Buraya kadar tamam. Benzer eleştirileri ben de yapıyorum...  Ama o-onlar- bununla yetinmiyorlar,  Kemalist-“Beyaz Türkleri” eleştirirken   bunun yanı sıra, “ecdadımıza  sahip çıkma” adına,  başta “II.Abdülhamid Han” olmak üzere Osmanlı Sultanlarına da  sahip çıkıyorlar, onları yere göğe sığdıramıyorlar!...  Onlara-onların Saray kültürüne- hiç söz söyletmiyorlar. Sanırsınız ki, “Batılılaşma” denilen kültür ihtilalinin  bütün “suçu” Cumhuriyet’e  “Kemalist Beyaz Türklere” ait!... Osmanlı-Osmanlı Saray kültürü pürü pak!...   

https://www.youtube.com/watch?v=_tON1W0jF6Q 

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/398177/Erdogan__Bunlar_Cumhuriyet_Bayrami_nda_vals_yapiyorlardi.html

 Bugünkü yazısında A. Hakan da bu konuyu ele almış ama,   hani kimse, “bak artık Beyazlardan da alıntı yapıyor” falan diye düşünmesin diye (!)  tuttum önce- öyle fazla araştırmadan-  bu konuyu internete-Google’a  sordum, bakın karşıma ne çıktı:

 “Türkiye topraklarında batılılaşma çabalarının kökeni bazı genel geçer görüşlerin aksine Cumhuriyet dönemine değil 19. yy Osmanlı’sına dayanıyor. Güçlü Osmanlı Musikî geleneğinin göz ardı edilmeye başlanması da yine doğrudan Cumhuriyet’le başlamış bir süreç değil.  

Bu dönüşüm,  Şerif Mardin’in sıklıkla bahsettiği üzere kabaca Tanzimat’la başlamış ve imparatorluğun organizasyonel ve sembolik anlamda da batılı devletlerle eş koşması gerektiği düşüncesinden evrilmiş. Batı tarzı çok sesli müziğin saray çevrelerinde zaman içinde ne denli yer ettiğine bir örnek olarak II. Abdülhamid ve onun opera sevdası verilebilir. Öyle ki, Abdülhamid dönemin meşhur Avrupalı sopranosu Blanche Arral’ı sarayda özel konserler vermesi için İstanbul’a davet etmiş.  Cumhuriyet döneminde şark müziği bölümünün kapatılmasıyla (1926) eleştirilen Darülelhan’ın (konservatuar) aslında yalnızca 1917’de açılmış olması ve II. Mahmut döneminde (1808-1839) kapatılan Enderûn ve Mehterhane’nin ardından 100 yılllık bir süre boyunca Osmanlı müziğinin kurumsal bir yapı altında gelişememiş olması   batıcılığın müzik alanında da cumhuriyet öncesine dayanıyor olduğuna verilebilecek diğer örnekler”... http://www.5harfliler.com/alaturka-belasi/

 A.Hakan kaçırır mı hiç böyle fırsatı, bakın o da sıralamış:

-Sultan Abdülaziz’in bestelerinden birinin adı “Invitation a la Valse” yani“Valse davet”tir.

-Abdülhamid Han Hazretleri, alaturka musikiden hoşlanmazdı, “Uykumu getiriyor” derdi, alaturka yerine alafranga müziği tercih ettiğini söylerdi.

-Yine Abdülhamid Han Hazretleri, piyano ve yaylı kuartetlerden hoşlanır, opera ve operetleri pek severdi.

-Yine Abdülhamid Han Hazretleri, Fausto Zonaro adlı İtalyan ressamı “saray ressamı” olarak görevlendirmiş idi...

-Sultan Beşinci Murad da piyanosu başında “Mi bemol majör vals” adlı Viyana valsi türünden parçalar bestelemiştir.

- Sultan İkinci Mahmud döneminde meşhur opera bestecisi Geotano Donizetti’nin ağabeyi Giuseppe Donizetti, padişahın müzikten sorumlu baş eğitmeni makamına getirilmiştir.

- Franz Liszt var ya... Hani şu meşhur bestekâr... Hah işte o Çırağan Sarayı’nda Hanedan’a nice resitaller vermiştir.

- Fehime Sultan ve Şehzade Burhaneddin Efendi, Batı müziği formunda besteler yapmışlardır“...

 

Sen bu kadar pası verirsen A.Hakan da tutar:  „O kadar ki... Cumhuriyet kurulmayıp Osmanlı devam etseydi Tuğçe Kazaz değil de Fazıl Say bugün Saray’ın gözdesi haline gelirdi. Kısacası demem o ki...Vals ile derdi olanların...Önce sultanlarımıza laf saydırmalarını bekleriz“ diyerek   golünü atıverir!!... http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/osmanlida-vals-falan_40007686


Peki bu neden böyledir,  Türkiye’nin „zencilerinin“ kafalarındaki,  gerçeğe uymayan bu Osmanlı-„ecdadımız“ aşkının kökenleri nelerdir?

 

TARİHLE HESAPLAŞMADAN TÜRKİYE’DE  BURJUVA DEVRİMİ TAMAMLANAMAZ!... 

 

Daha önce çıkan bir makalede böyle demiştik.  Bu olay esasa ilişkin olduğundan bu sözün altını bir kere daha çizmek istedim: http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/33833-Tarihle-hesaplasmadan-burjuva-devrimi-tamamlanamaz

 

Olay dönüp dolaşıp gelip Osmanlı gerçeğine dayanıyor. Nedir Osmanlı? Tamam, “atalarımız” falan deyip duruyoruz da,  antik bir yapı-bir sistem olarak nedir Osmanlı? Ve neden, nasıl “hesaplaşmamız” gerekiyor onunla? “Tarihimizle hesaplaşmanın” bugünle ilişkisi nedir? Tarihimizle hesaplaşmak neden  kendi kendimize bir  psikoanaliz olduğu kadar   bir psikoterapidir de?...

 

Bugün halâ “zamana yayılarak gelişen  bir burjuva devrimi süreci” içinde olduğumuzdan bahsediyoruz. “Devrimin birinci aşamasının sona erdiğini”, Osmanlı egemen sınıfının-“Devlet sınıfının”-günümüzdeki uzantısı olan güçlerin, eski Türkiye’yi temsil eden “Beyaz Türkler” statükosunun iktidardan indirildiğini, Osmanlı’nın Reaya’sının-eski Türkiye’nin “halkının”-  yani bu ülkenin “zencilerinin” Devleti ele geçirdiğini, şimdi  sıranın  “devrimin ikinci aşamasına” geçmeye geldiğini söylüyoruz. Ne anlama geliyor bütün bunlar?

 

“Bismillah” der gibi her olayı açıklarken başvurduğum bir yöntem var benim: “Yeni, daima eskinin içinde onun diyalektik anlamda inkarı olarak doğar, gelişir; sonra, eski kendi varlığında yok olurken o da yeniyle birlikte  yeniden doğmuş olur”...

Ama, bu açıdan baktığımız zaman “yeni Türkiye’nin” doğuşu örneğin bir  yumurtadan civcivin çıkması gibi basit-normal bir doğum olayı değildir!... Değildir, çünkü içinden çıkıp geldiğimiz “eski”, yani  Osmanlı - döllenmiş bir yumurta gibi - “normal”,  kendi iç dinamikleriyle kendi kendini üretebilen bir sistem değildir. Kelimenin tam anlamıyla kısır bir toplumdur o!... Kelimenin tam anlamıyla antik bir toplumdur, yani,  Doğu’lu bir İbni Haldun toplumudur!  Böyle toplumların diyalektiğini en ince ayrıntısına kadar anlatır İbni Haldun. İsteyen daha önceki çalışmaya dönerek bütün bunların ne anlama geldiğini görebilir:

http://www.aktolga.de/t5.pdf . 

 

Osmanlı gibi antik toplumların yaşam süresi 120 yıldır  diye başlar İbni Haldun! Nitekim, 1402 Ankara Savaşıyla 1. Osmanlı Devleti de Timur’un “barbar vuruşuyla” sona ermiştir. Daha sonra, İstanbul’un fethiyle birlikte  yeniden kurulan  2. Osmanlı Devleti’dir aslında.  Fakat daha sonra, Bizans’ı fetheden Fatih ondan Devletin

ömrünü uzatmak için gerekli olan  hayat iksirini de alır!. Yeni bir “barbar vuruşuna” yol açarak  Devlet için tehlike  teşkil edebilecek bütün o “uç beyliklerini”   yok eder!  Tabi sadece bu da değil!. Doğu’dan-Orta Asya’dan gelebilecek Timur falan gibi  başka bir barbar da kalmadığı için, bu kez Osmanlı’nın ömrü İbn-i Haldun’un biçtiği 120 yılı geçer!... Daha ötesine girmiyorum. Az önce verdiğim linke girerseniz bütün bunlar orada ayrıntılı olarak var..

 

Sonra ne olur  peki? Batı girer devreye! Ve Batı’da kapitalizm geliştikçe Osmanlı’nın antik dünyası da  eski varoluş koşullarını adım adım kaybetmeye başlar!  Başka yolu kalmamıştır artık,  antik dünyanın içinden yeni bir dünya-kapitalizmin dünyası çıkıp gelmektedir!...

 

Osmanlı kısır bir toplumdu:

 

Osmanlı’nın kısır bir toplum olduğunu söylemiştik.  Barbarlığın orta aşamasından-konar göçerlikten- fetih yoluyla-tarihsel devrim diyalektiğine uygun olarak- Devlet haline gelmiş antika bir toplumdu o.  Kendini üretemezdi, çünkü Osmanlı’da Devlet  kapitalizme geçme açısından toplumun iç dinamiklerinin gelişmesine imkan tanımayan-tanımaması gereken, bu anlayışa uygun olarak varolan- bir yapıydı. Bu nedenle, bırakın kapitalizmi bir yana,  Osmanlı hiçbir zaman feodal bir toplum haline bile dönüşemedi; daha doğrusu Devlet buna bile olanak tanımadı. En son II.Mahmut  “Sened-i İttifak’ı yırtıp atarak, ve de  “Ayan” denilen bütün o mahalli Müslüman liderleri-derebeylerini kılıçtan geçirerek bunu ispat etmişti.   Osmanlının gözünde feodalleşmek bile Devletin yok olması  anlamına geliyordu!. 

 

Gayrımüslim mahalli liderlerin ortaya çıkmalarını ise başlangıç döneminde  bir tehlike olarak görmez Osmanlı (onların hesabı sonra ayrıca görülecektir!!); çünkü sistem  açısından onlar zaten  bir alternatif olamazlardı. Onun için asıl tehlike, kendisine rakip olarak ortaya çıkabilecek Müslüman bir orta sınıftan geliyordu. Bu nedenle, Müslüman orta sınıf  söz konusu olduğu zaman  özel mülkiyetin gelişmesi yolundaki en ufak bir adımın bile  “Müsadere” adı altında hemen kafası koparılmıştır!... http://www.aktolga.de/t7.pdf  

 

Ama  devran dönmekte, kapitalizm virüsü  çok kültürlü antik bir yapı olan Osmanlı’nın  içinde de adım adım gelişmekte idi. Ve bir süre sonra bütün o Osmanlı halkları milliyetçilik bayrağını açmaya başlarlar. Balkanlardan Orta Doğu’ya ve Anadolu’nun içlerine  kadar zamanın ruhu bunu gerekli kılmaktadır (tabi Batı’nın kapitalist ülkeleri ve Rusya da bu türden gelişmeleri ezeli rakipleri Osmanlı’ya karşı olduğu için desteklerler).

 

“Ulu Hakan Abdülhamid Han” gerçeği…

 

Daha önceki yazıda bütün bunları şöyle ifade etmiştik:

 

“Çok kültürlü o antik yapı-Osmanlı- bakar  ki olmuyor, bütün o gayrımüslim tebaa falan almış başını gidiyor, „Devleti kurtarmanın“ bütün yolları tükenmek üzere, o zaman, o ana kadar hiç aklına gelmeyen, hep ikinci sınıf insan- kul olarak düşündüğü, ya da  azıcık biti kanlananları kendisine rakip olarak gördüğü Müslüman orta sınıflara  der ki,  „alın, bu Devlet sizin aslında, ne yaparsanız yapın,  kurtarın onu“!... Buna bağlı olarak da Devlete bağlı Müslüman bir burjuvazinin yaratılması için çaba saredilmeye başlanır...

 

Bir açıdan, „Denize düşen  Devlet’in yılana sarılması“ olayıdır bu; çünkü, o Devlet ki,  kendisine rakip olarak gördüğü için  tarih boyunca  Müslüman orta sınıfın gelişmesini engellemiştir hep. Ama anlaşılan bu sefer başka çaresi  yoktu artık onun, „alın“ diyordu  „ulu Hakan Abdülhamid Han“ın ağzından “Devlet malı deniz yemeyen domuz”, biraz da siz yeyin!!..

 

Ne yapacaktı Müslüman orta sınıf, „hayır, almıyorum“ diyerek  Devletin öteki tebaaları-gayrımüslimler-gibi ona karşı mücadele bayrağı mı açacaktı!!  Devletti bu,  aynen bugün olduğu gibi (!)  el pençe divan önüne gelmiş diz çökmüş ve „ al beni,  kurtar beni”, “ye beni”  diye yalvarıyordu  onlara!..

 

İşte, olayın özü gelip bu kahredici diyalektiğe dayanıyor!. Bugün bir Erdoğan’ın-sadece o da değil, bütün AK Partililer’in de- ikide bir tutup lafa „ecdadımız“  diye başlamalarının, ağızlarını  her açtıklarında tarih boyunca Müslüman orta sınıflara kan kusturan bütün o Sultanların adını sayarak onlara sahip çıkmalarının-biad tazelemelerinin- altında  yatan saptırılmış diyalektik budur işte!... Müslüman orta sınıfların öncülüğünde  gelişmeye çalışan  burjuva demokratik devrim sürecinin bir türlü Osmanlı artığı kabukları kıramamasının nedeni budur. Müslüman burjuvaların  eski Türkiye’nin -islamcı da olsa- Devletçi ideolojisinin  etkisinden bir türlü kurtulamamalarının nedeni budur!...

 

Onların gözünde bütün kötülüklerin kaynağı-nedeni- varsa yoksa o Kemalistlerdir hep! Eğer jöntürkler II.Abdülhamid’i tahttan indirmemiş olsalardı şu an karşımıza çıkan problemlerin hiç biri ortada olmayacaktı!!... Tarih bilinçleri o kadar zayıf ki,   Müslüman mahalli liderleri katleden  II.Mahmut’un oğlu  Abdülmecid için bile (sırf  Kemalistlere “bakın batılılaşma sadece sizin eseriniz değil” diyebilmek için) anma toplantısı  düzenlediler!! O  Abdülmecid ki Tanzimat Fermanı’nı ilan eden Sultandır o. Yani onun için birilerinin anma toplantısı falan düzenlemesi gerekiyorsa bunun AK Partililer değil Kemalistler olması gerekirdi!!...

 

AK Parti politikalarında etkili olan Müslüman burjuva çevreler bugün  hala, 20.Yüzyıl burjuvası mantığıyla,  “Stratejik derinliğimiz” falan diyerek Osmanlıyı restore etme, ona  sahip çıkarak  Türkiye’nin nüfuz bölgesini genişletme sevdasındalar!!  Bu türden politikaların 21.Yüzyıla birlikte-küreselleşme ve bilgi toplumu gerçekleriyle  birlikte- artık bir anlamının kalmadığının hiç  farkında  değiller...

 

Bakın, ben devlet düşmanı bir anarşist falan değilim!...  Devlet, varolan sistemi temsil eden örgüttür.  Bütün mesele, kapitalizm öncesi antika yapıyı temsil eden bu  örgütün-yani Devletin-  modern-kapitalist ilişkileri temsil eden bir örgüt haline dönüşmesiyle ilgilidir. Aslında bu sorun bugün herkesten çok  AK Parti’nin temsil etmeye soyunduğu Anadolu burjuvalarının sorunudur... Ama onlar karşılarına çıkan bütün  problemlerin  özünün bu olduğunun-Devletin yeniden yapılanması sorunu olduğunun- farkında bile değiller!... Onlar, bugün hala, “Devlet” deyince  karşılarında  kırmızıdan korkan boğa gibi sadece “Kemalist Devleti”  görüyorlar!  Hal böyle olunca da tabi,  bilinçlerini o habis ruhun karartmasına engel olamıyorlar!  Onlara göre, Devlet  “Beyaz Türklerin” elindeyse “kötü”, kendilerinin elindeyse “iyidir”!! Halbuki, bütün o “Batıcı” ve İslamcı kanatlarıyla Osmanlı Devleti bir bütündür. Bu açıdan bakınca bir II.Mahmut’la II.Abdülhamid arasında da hiçbir fark yoktur... Abdülhamid “batılılaşmaya” karşı falan değildi ki!... Devletin bu iki kanadı arasındaki fark “Devleti kurtarmanın” yoluyla ilgilidir.  Tamam, Abdülhamid Rusların Deli Pedrosu gibi    üretici gücleri geliştirmeye çalışmış, birçok okullar açmış, demiryolları inşa etmiştir (ama onun açtığı okullarda yetişen talebeler de jöntürkler haline gelerek  ona karşı mücadele bayrağı açmışlardır o ayrı mesele!!...); yani, ötekiler laf cambazlığı yaparken o daha çok ülkeyi inşaya önem vermiştir. Bunlar açık.  Ama bütün bunlar işin özünü değiştirmiyor ki!... Çünkü daha sonra ittihatçılar da devam ettirirler bu türden faaliyetleri.  Burada, her iki kanat açısından da önemli olan Devleti kurtarmaktır... Abdülhamid döneminde bile Devletin Müslüman burjuvaziyle olan ilişkisi  Devlete bağlı bir “Müslüman-burjuva” yetiştirmekten öteye geçmez... Yani bütün bu faaliyetlerin  AK parti’nin temsile soyunduğu Müslüman burjuvaziyle  hiç bir alakası yoktur... En fazla Devletçi-Müslüman  burjuvaların (Koçların falan) tohumlarının nasıl toprağa  atıldığını gösterir bunlar!!... Ama gel de sen  bunu AK Partili burjuvalara anlat!... Bir tür kendi katiline aşık olma sendromu-Stockholm Sendromu onlarınki de!!  Bu işten-bu “sendromdan” ülkede yaşayan herkes nasibini almıştır bir miktar-yani sadece Aleviler değil!! 

 

Gerçekten korkunç bir travma bu!... Ağzından emziği alınarak sokağa atılmış bir çocuğun  büyüdüğü zaman bile kişiliğinin oluşmasını engelleyen bir travma. Bu nedenle, bizde tarihle hesaplaşma bir tür toplumsal  psikoterapi ihtiyacından kaynaklanan psikoanaliz olayıdır.   

 

İşte, bütün bu nedenlerden dolayı,  tarihimizle  hesaplaşmadan yeni  bir Türkiye  inşa etmek   hayaldir bizde!  Türkiye koşullarında burjuva devriminin olmazsa olmaz ön koşulu budur.    Yani öyle,  „1938’e kadar   herşey  iyiydi de   38’den sonra bozuldu“ falan  diyerek   kafaları kuma gömmekle bir yere varılamaz!!...  21.Yüzyılda  bu türden çarpıtılmış tarih tezlerini piyasaya süren “Danışmanların” peşine takılarak   en fazla    “patinaj yapılıp” durulur!... Daha da ötesi, neden patinaj yapıldığı da açıklanamayacağı için, çözüm yolunun o antika yapıya-eski Türkiye’nin Devletine-daha çok sarılmaktan geçtiği düşünülerek „örfümüze uygun Türk tipi  başkanlar, saraylar” arayışı içinde  rüyalar görmeye başlanır!...

 

Evet, ben de diyorum ki, tarihimize sahip çıkalım, atalarımızın bize bıraktığı bilgi temeline- mirasa- sahip çıkalım; ama şunu unutmadan, tarih vardır tarih içinde!.. Sultanların tarihi değil, Horasan erenlerinin tarihidir bizim sahip  çıkacağımız…