"ÜST AKIL" DİYE BİRŞEY



HANİ ABD'DEN AB'YE KADAR BÜTÜN O "BATI'LI EMPERYALİST GÜÇLER" "TÜRKİYE'Yİ BÖLMEYE ÇALIŞAN" BİR "ÜST AKILI" TEMSİL EDİYORLARDI!!.. NE OLDU ŞİMDİ(?)  "ANLAŞTIK" DENİYOR! YANİ "ÜST AKIL" DİYE BİRŞEY YOK MUYMUŞ(!!)

 

Ya da, "üst akılı" dize mi getirdik?... Allah daha çok akıl versin diyelim!...

 

Aşağıdaki haber az önce düştü internete:

 

http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/08/11/suriye-sinirina-guvenli-bolge

 

Evet, ne olmuş oluyor yani şimdi?  „Stratejik zihniyetimiz“ „üst akılı“ dize mi getirmiş  oluyor??... Bazıları böyle düşünüyorlar da!! 

 

Allah akıl versin diyoruz hep ama, gözlerde o ideolojik gözlük varken  o da umudu kesiyor  herhalde ki  „akıl“ falan  vermiyor!!..


Az önce Marmara Y.Haberler’de daha önce yazdıklarımı gözden geçirirken aşağıdaki yazıya takıldım:

 

http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/21836-Siz-bu-kafayla-yedirmeyecegiz-yedirmeyecegiz-derken-Erdogani-yedireceksiniz


Şu satırlar bu yazıdan:


"… Bir süredir bazı aklı evvel “danışman” ideologların yörüngesine giren Türkiye  ideolojik bir kafesin içine sokuldu!. Öyle bir kafes ki bu, gözle falan göremiyorsunuz onun duvarlarını; bunlar, tıpkı o şekere bulanmış zehir gibi, son derece çekici; iki yüz yıldır horlanan, aşağılık duygusu içinde bulunan insanımıza cazip görünen 20.yy kalıntısı sahte bir paradigmayla gizlenmişler!

 

İşte, ne güzel kendi yolunda gidip duran Türkiye’yi tuttular böylesine çıkmaz bir kafesin içine hapsettiler!. “Faiz lobisine karşı savaş”, “küresel finans çevrelerine karşı savaş” falan derken küresel sermaye çevrelerini ürkütmekle kalmadılar, Türkiye’yi, sanki, kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması kanununa göre yükselerek 20.yy kalıntısı ulus devletler statükosuna karşı savaş açan (faşizm özlemi içinde) bir ülke konumuna soktular!. “Yaşasın tam bağımsız, genleşen, emperyal Türkiye” sloganları bir anda bütün bilinçleri kaplayan bir virüs haline dönüştü!. Eğer etrafımızda illa bir “Haşhaşiler” çemberi arıyorsak önce işin bu tarafını görmemiz gerekiyor!. Yoksa, ideolojik virüsler tarafından beyinleri tutulmuş odaklar- çevreler her zaman vardır organizmada; ama, normal koşullarda bağışıklık sistemi bunları kontrol altında tutar. Bugün mesele, bağışıklık sisteminin düzgün çalışamamasından kaynaklanıyor ki, bunun da nedeni KRONİK STRES HALİDİR (yazıda bunun ne olduğu anlatılıyor). Toplumu sürekli gerilim halinde tutuyorsun, ama hiçbir çıkış yolu görünmüyor ortada!. Çünkü sen, 20.yy’ın bütün o ulus devletler statükosuna karşı savaş açmışsın!. Üstelik de bunu yaparken içerde ve dışarda sana dost olabilecek güçlerle hiç bir bağlantı kurma ihtiyacını duymuyorsun!. “Ben haklıyım” diyerek herkese birden saldırıyorsun!..Sonra, önüne engeller çıkınca da diyorsun ki, “Erdoğan’ı yedirtmeyeceğiz” (o da sanıyor ki, arkasında ilahi bir güç var, ya Allah ileri!!)!...

Yazıya devam ediyoruz:

 

„Tekrar altını çizelim: AK Parti’nin iktidara gelişi sürecinin küresel rüzgarlara uygun olduğunu söylemiştik. Ne idi bu küresel rüzgar dediğimiz şey: Daha iyi kalitede malı, daha ucuza üretebilmek.. ve bu şekilde dünya pazarları içinde daha fazla paya sahip olabilmek..İşte bizim, 21.yy, küreselleşme falan derken anlatmaya çalıştığımız şeyin özü budur. Ulus devlet-sermaye birliğini-bütünlüğünü bitiren, sermayeyi devletten bağımsız hale getiren oluşumun özü budur. AK parti’nin eski Devletçi oligarşiye-Devlet sınıfına-karşı iktidara gelebilmesi öyle Erdoğan’ın büyülü karizmasıyla falan ilgili değildir; bu tamamen, iç ve dış dinamiklerin küreselleşme koşullarındaki konumuna-duruşuna bağlıdır. Yoksa, öyle tereyağından kıl çeker gibi, arkasında ittihatçılar, Enverler, Yakup Cemiller ve Kemaller yetiştirmiş bir Devlet geleneğini “altederek” iktidar olmazdı Erdoğan!. O rüzgardır ki, aldı onu ve AK Partiyi bir yere getirdi!. Ve o da-onlar da kimsenin tavuğuna “kiş” demeden, “maksat bağcıyı dövmek değil, üzümü yemektir” diyerek kendi işlerine soyundular.

 

Üretici güçleri geliştirmek herkesin işine geliyordu. Anadolu burjuvaları zaten yanıp tutuşuyorlardı bunun için;çünkü Türkiye’nin büyümesi demek onların da büyümeleri demekti. İstanbul burjuvaları da karşı çımadılar buna. Çünkü, artık isteseler de o eski dar sınırlar içinde kalamayacaklarını görmüşlerdi onlar da. Örneğin bir Koç, ya da Sabancı, veya bunlar gibi olan başka biri, niye artık rekabete açılmasındı ki onlar da!. Niye onlar da başka ülkelerde yatırımlar falan yapamasınlardı ki?. Küresel sermayeyle işbirliği bunların da işine geliyordu.. Üstelik AK Parti o İslam ülkeleriyle falan ilişkilerde daha da başarılıydı, niye onlar da bundan istifade etmesinlerdi ki!..AK Parti’yi iktidara getiren ve onu on yıl iktidarda tutan koalisyon böyle oluştu..


Neyse, daha fazla uzatmayalım!. Bu süreç geldi geldi, sonra bir noktada tıkandı!. Anadolu burjuvazisinin içinden bir kanat, burjuvazinin kendi içindeki sorunları öne çıkararak “bu işin ceremesini şimdiye kadar biz çektik, bunlar, yani, herbirinin bir bankası olan bu büyükler- İstanbul burjuvaları- hep bize karşı o eski Devletin saflarında durdular, şimdi niye biz hala bunlarla beraberiz ki, madem zamanında eziyeti biz çektik, o halde şimdi artık pastanın kaymağını da biz yemeliyiz” diyerek, yavaş yavaş kendilerine ideolojik bir pozisyon oluşturmaya başladılar. Büyümek, sadece büyümek yetmiyordu artık onlara; eski Osmanlı hinterlandını dirilterek, “genleşen-büyük emperyal bir Türkiye” yaratmak da lazımdı!..Bunun için de tabi statükoyu temsil eden o eski ulus devletler sistemiyle çatışmayı göze almaları gerekiyordu!. “Faize falan karşıyız” derken, kısa bir süre içinde, kapitalizmi de o bir türlü ulaşamayacakları “büyüklere” bırakarak, “kapitalizme alternatif İslami bir sistem” arayışına girmeye başladılar! Ve iş giderekten o hale geldi ki, herkeste, “bunlar artık Türkiye’nin içine girdiği yeni süreci 20.yy mantığıyla bir süper güç olma hayaliyle karıştırıyorlar” şüphesi oluşmaya başladı!. Bir tür “güç zehirlenmesi” mi diyelim, kendine aşırı güven mi?..


”Azerbaycan gazı”, “Kürt petrolleri”, “enerji hatları”, “Doğu Batı ticaretinde köprü haline gelmek” falan derken, adım adım kazanılan bu mevziler radikallerin gözlerini kamaştırdı ve bunlar giderekten işi, “Türkiye artık 20.yy statükosuna meydan okuyor, yeni dünya düzenini Türkiye kuracak” noktalarına vardırmaya başladılar!..


Aslında çok ilginç bir durumdu bu! Bütün bu söylenilenler kökten yanlış şeyler de değildi!. Örneğin, ilk bakışta ben de bunlara yakın şeyler söylüyorum!. Ama arada o ilk anda gözlerden kaçan çok önemli bir çizgi var. Onlar, bütün bu söylenilenleri 20.yy mantığı içinde anlayarak dile getiriyorlar. Onlara göre, Türkiye, aynen bir zamanlar Almanya’nın yükseldiği gibi, kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması kanununa göre yükselen bir ülke. O, “emperyal, tam bağımsız cihanşumul Türkiye” anlayışlarının altında yatan bu kafa yapısıdır (bu faşizm özlemidir). Yoksa evet, Türkiye gerçekten de yükselen bir güçtü, bu doğruydu, ama bu güç artık istese de 20.yy’ ölçülerine göre gelişemezdi. O, ancak 21.yy’ın yumuşak gücünü kullanarak yükselen yıldız olabilirdi. Yoksa, o eski kulvarda koşmaya kalktığı anda, eti neydi budu neydi ki Türkiyenin, bir anda yok ediverirlerdi onu!. 20.yy statükosunu temsil eden güçlerin, o eski dünyanın ulus devletlerinin, bir ABD ‘nin, bir AB nin, bir Rusya’nın karşısında tek başına bir Türkiye’nin o eski anlayışla karşı durabilmesine imkan var mıydı!... Türkiye ancak kendi gücünün nereden kaynaklandığının bilincinde olarak bu eski dünyanın karşısında durabilir, onu değiştirme mücadelesinde başarıya ulaşabilirdi...İşte bu arkadaşların anlayamadıkları şey bu oldu…


21.yy’ın küreselleşen dünyasının sihirli formülünün, “bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza üretebilmek olduğunu” söylemiştik. Bu nasıl yapılacaktı peki? Daha iyi kalitede malı daha ucuza nasıl üretecektik? Üretim maliyetlerini düşürmenin falan yanı sıra bunun iki yolu vardı. Bunlardan birincisi, küresel sermayeyi ülkene çekmek ise, ikincisi de, daha çok bilgiye sahip olabilmekti. Peki bunu nasıl yapacaktı Türkiye? Tek bir yolu vardı bunun: DEMOKRATİKLEŞMEK!..Hiç başka yolu yoktu!. A dan Z ye kadar demokratikleşmeden daha ileri gitmek mümkün değildi…


Ama bu da yetmezdi; bunun yanı sıra, daha çok bilgiye sahip olabilmek de gerekiyordu. Çünkü, daha çok katma değer üretebilmenin yolu daha çok bilgiye sahip olabilmekten geçiyordu. Fakat, bunun için de barışçı bir politika izlemek lazımdı. Silah yerine “soft power” üretecektin artık, bunun başkak yolu yoktu!. Soft power-yani yumuşak güç ise, iç dinamiklere, gelişmeci- ilerlemeci bir anlayışa dayanmak zorundaydı. Yani, büyük düşünebilmek için artık ulusalcı olmak gerekmiyordu. Sınır ötesi düşünebilmek demek, başkalarının topraklarını da kendi sınırlarına katmak için silahlanmak demek değildi!! Çünkü, bütün dünya senindi artık! Tek ki üret sen, daha iyi kalitede malı, daha ucuza üret!..İstediğin yerde yatırım yapabilirdin, istediğin yerde yaşam hakkına sahip olabilirdin..Yani, neresinden bakarsanız bakın, o eski ulus devletçi dünya görüşüne yer yoktu artık..


İşte mesele buradaydı. İşte „yol ayırımı“ da tam bu noktadaydı!.

 

Erdoğan’ın etrafını kuşatan ideolojik atmosfer onun bu gerçeklerle arasını açtı. Onu, ulus devletçi bir büyüme, yükselen ülke olma ruh haline soktular!. Tabi, iş bu hale gelince, bu ruh hali ittifaklar politikasını falan da etkiledi. Hem içerde hem de dışarda eski dünyanın kalıntısı olan güçler, “ne oluyoruz” demeye başladılar ve adım adım Türkiye’yi bir tehlike olarak görerek onun önünü kesmek için güçlerini birleştirme noktasına geldiler. Sen açıkça adamların “ömüğünü sıkmaktan”, onları “intihara yöneltmekten” bahsediyorsun yahu, adamlar hala senin yanında dururlar mı bu durumda?..ABD ve AB ile olan ilişkiler için de geçerli bu… Sen hergün, yükselen Türkiyeyi, bir ABD’ nin bir AB’ nin karşısına koyarak politika yapmaya kalkarsan adamlar da öyle dururlar mı?...

 

Birkaç örnek verelim. İstanbul’a yeni bir hava alanı yapılıyor, ne kadar güzel değil mi… Ama sen niye tutupta bunu anti Alman-anti AB ci bir anlayışla dünyaya prezante etmeye kalkıyorsun ki? Neymiş efendim, bu hava alanı Frankfurt havaalanını yok edecekmiş! Yahu kardeşim senin amacın üzüm yemek mi yoksa bağcıyla boğuşmak mı?

 

Şu enerji hatları meselesi sorunu da öyle. Tamam bak ne güzel, Türkiye Azeri gazını Avrupa’ya taşıyan boru hatlarına evsahipliği yapacak..E, bunu tutupta niye illa ki adamların gözüne sokarak onları kendine karşı kışkırtmak için bir araç haline getiriyorsun ki?!.. Türkiye bu şekilde „emperyal“ hale gelecekmişte  parçalanan Osmanlı’yı tekrar biraraya getirecek miş!... Yani diyorsun ki, az daha bekleyin sizin canınıza okuyacağım!!.. Sonra da  „o Batılı şer güçleri neden bana saldırıyorlar, neden terör örgütlerini benim üstüme sürüyorlar“ diye yanıp yakılıyorsun!!… Sen hergün adamlara küfret, Don Kişot misali dünyaya harp ilan et, sonra da otur ağla!!..

 

Şu doğalgaz hatlarına dönelim; Türkiye’nin böylesine bir enerji nakil ülkesi haline gelmesi  AB’ nin de işine gelir. Rus gazına alternatif yeni bir kanalın açılması onlar için de olumlu birşeydir. Bu durumda bırakınız  AB ile restleşmeyi, tam tersine, en azından bu konuda bizim AB ile uyum halinde olmamız gerekmez mi. Ama yok, illa ki kavga edeceksin!. Hem de öyle mantıksız bir kavga ki, “Rusya’yı doğal müttefik” ilan ederken AB yi de tu kaka edebiliyor bir “danışman”!... İhracatımızın %40 dan fazlasını yaptığımız bir coğrafya neredeyse düşman ilan edildi!... ABD konusu da öyle. Önce „üst akıl“ ilan edildi, sonra bu da yetmemiş olacak ki  neredeyse  onunla da kapışacağız!..

 

Yani, hep bir kavga atmosferi!..Nereye varacak bu işin sonu? Sonra da işler karışınca “Erdoğan’ı yedirtmeyeceğiz” diye slogan yarışına giriyorlar!.. Yahu, durun bir bakalım. Bakın şu son on yılda nasıl geldi Türkiye bu noktalara. Biraz soluk alın! Yok!... „Faiz lobisine karşı savaş“ diye diye kendi Merkez Bankamız bile bu „lobinin“ aracı ilan edildi de fukara, eli ayağı bağlandığı için, varlığı yokluğu belli olmayan bir kurum haline geldi. Şu dövizin haline bakın, „faiz lobisi avcıları“ „faizleri düşür“ diye diye faizlerin  ve dövizin yükselmesine neden oldular!  Hem de bu işe Erdoğan’ı da ortak ederek!...


Bakın açık söylüyorum, bu gidiş iyi bir gidiş değildir (bu satırların Ocak 2014 te yazıldığını hatırlatırım!). “Bizim arkamızda halk var, bu bize yeter” mantığıyla yetinilemez!. Evet, sizin arkanızda halk var ama, karşınızdakiler de, içerdeki uzantılarıyla birlikte 20.yy statükosunu temsil eden güçler ittifakıdır!. Unutmayalım, sadece seçimleri kazanmakla bitmez bu iş!. Adamlar açık açık Menderes’i örnek gösteriyorlar bakın!..Şimdi buna bir de “Haşhaşiler” sorunu eklendi!..Anlaşılıyor sanırım ne demek istediğim!..Derhal gerekli adımları atarak rahat bir nefes aldırmak lazım Türkiye’ye. Erdoğan’ı yedirtmemenin yolu da buradan geçiyor!..“

 

Evet bu yazı yazılalı neredeyse iki yıla yaklaşıyor. Şu an neredeyiz dersiniz?...

 

Hepsi bir yana, bakın bugün artık „tek çıkış yolu AK Parti-CHP koalisyonudur“ der hale  geldik!… „Çözüm Süreci“ydi, „demokratik bir anayasa“ydı falan derken bunların hepsi hikaye oldu da bir de baktık meğer „tek çıkış yolu AK Parti-CHP koalisyonu imiş!… Evet gerçekten de bugün artık tek çıkış yolu budur, ben de böyle düşünüyorum… Ama nasıl geldik bu noktaya dersiniz? Hiç mi rolü yok o „ideolojik virüsün“ bunda?  O jakoben çıkışların, o Don Kişot vari sağa sola saldırmaların hiç mi rolü yok?... Meğer Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olma noktasına gelmişiz de haberimiz yokmuş!!… Herkese şu son  üç yıldır   Marmara Yerel Haberler’de yayınlanan yazıları tekrar gözden geçirmesini öneririm!..  

 

http://www.marmarayerelhaber.com/munir-aktolga