"VAKA-İ HAYRİYYE“-1826-


 

SİZ ONU BUNU BIRAKIN DA,  ŞU „VAKA-İ HAYRİYYE“-1826-KONUSUNDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ ONU BİR SÖYLEYİN!... (1)

  

Çünkü, bu olay, bugün bile halâ,  kimin nerede durduğunu ortaya koyan referans noktalarından biridir tarihimizin!... 

Bu çalışma aslında Aralık 2011 de yayınlanmıştı ve  onu  şimdi  yeniden yayınlama- gündeme getirme niyetim falan yoktu; ama Ömer Laçiner’in  konuya ilişkin yazısını okuyunca fikrimi değiştirdim!… Bence Ömer  Yeniçerilerin bir gecede kılıçtan geçirilerek tasfiye edilmeleri anlamına gelen „Vaka-i Hayriye“ ile 15 Temmuz arasında  tamamen yüzeysel bir benzetme yapmış; bunlar çok farklı olaylar!... ( http://www.marmarayerelhaber.com/Her-Taraf-haberleri/6590-Omer-Laciner-ikinci-Vaka-i-Hayriyye-#.V62M6pOLS9Y )

 

Evet, Yeniçerilerin kılıçtan geçirilerek yok edilmelerini Devlet    „Hayırlı  Vaka“ olarak nitelendirir;  ama acaba öyle midir gerçekten?  Ben size şunu söyleyeyim: Tarihimizde antika Devlet için „hayırlı“ olan ne varsa alın onu bir daha gözden geçirin bakın altından neler çıkacak!!... 

Devletin „Hayırlı Vaka“ olarak adlandırdığı  olay aslına bir katliam;  yeniçerilerin  Devletin devşirme-robot askerleri olmaktan çıkarak insanlaşma sürecine girmelerinin, yani Devletin başına bela olmalarının sonucu!... 
Devlet, II.Mahmutla birlikte, artık Devletin başına bela  haline gelen eski tipten devşirmeciliği yok ederek „kültür ihtilali“ sürecine dayanak olacak şekilde yeni tipten bir devşirmecilik sistemini başlatır... Bunun 15 Temmuzla hiç bir alakası yoktur!... 15 Temmuz sonrası başlayan süreç-  eski Devletin parçalanması, yeni Türkiye’nin devletinin inşası yoluna girilmesi süreci- tamamen başka bir süreçtir... 15 Temmuz'u anlayabilmek için önce o "solcu" uniformalardan kurtulmak gerekiyor!... 

Şöyle diyor Laçiner: „… 1826’da, darbe ocağının bir halk hareketinin de büyük katkısıyla ortadan kaldırılması ile yeni bir dönem açılmıştır…“

Ben böyle düşünmüyorum: 

İÇİNDEKİLER 

GİRİŞ: 1

HALÂ „VAKA-İ HAYRİYYE“Mİ DİYORSUNUZ, DİKKAT EDİN BİZ HEPİMİZ YENİÇERİYİZ! 1

BÜTÜN SORUNLARIN KAYNAĞI OSMANLI DEVLETİNİN KENDİSİDİR!.. 3

TÜRKLER VE İSLAMİYET. 8

TÜRK-İSLAM ETKİLEŞMESİ TASAVVUF SENTEZİNİ DOĞURUR.. 10

OSMANLININ TARİHSEL DEVRİM GÜCÜ KİMLERDEN OLUşUYORDU?.. 13

KENTSİZ AVRUPA-KENTLEŞMİŞ ANADOLU.. 14

FÜTUHATLAR ZİNCİRİ 15

AKINCILAR.. 15

“YAYA’LAR”-VE YENİÇERİLİĞİN DOĞUŞu.. 16

YENİÇERİLİĞİN RUHU: BEKTAŞİLİK.. 18

YENİÇERİLER.. 18

YAPISAL DEĞİŞİM SÜRECİ VE II.MAHMUT USULÜ ÇÖZÜM!.. 20

DEVLET, YAPISAL DEĞİŞİM VE YENİÇERİLERİN İNSANLAŞMA DİYALEKTİĞİ.. 24

YENİÇERİLER VE BEKTAŞİLER..YENİÇERİLERİN BEKTAŞİLİĞİ.. 25

DÜNDEN BUGÜNE “HETERODOKSİ”-YA DA TASAVVUFİ AKIMLAR.. 28

OSMANLI’DA KAPİTALİZMİN GELİŞMESİNİ ENGELLEYEN TASAVVUF MUDUR?.. 28

“TRAVMA” DEYİNCE!.. 31

EK: 36

EMPERYALİZM TEORİSİNE KATKI: EMPERYALİZM SADECE BİR SERMAYE İHRACI OLAYI DEĞİLDİR, O, AYNI ZAMANDA BİR KÜLTÜR-İDEOLOJİ İHRACI OLAYIDIR DA!.. 36

 

GİRİŞ:

HALÂ „VAKA-İ HAYRİYYE“Mİ DİYORSUNUZ, DİKKAT EDİN BİZ HEPİMİZ YENİÇERİYİZ!

 

„Bir kitap okuyarak hayatınızı değiştirmek“ istemez miydiniz? İşte bugün ben size tam da böyle bir kitap önereceğim: “Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriyye”[1]!... 

Bu çalışmanın amacı aslında bir kitap tanıtımı-ya da eleştirisi- falan değil! En azından  bu amaçla oturmuyorum ben  makinenin başına. Beni ilgilendiren konunun kendisi ve olayın bugüne ilişkin anlamı-sonuçları!... Çünkü,  Yeniçerilerin  “ilerici” padişah II.Mahmut tarafından kılıçtan geçirilerek yok edilmeleri olayı (1826) tarihimizin referans noktalarından birisidir. Öyle ki, sadece, “Hayırlı Vaka” denilen bu olay karşısındaki tutumunuz bile, aradan iki yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün bile halâ sınıf mücadeleleri alanında nerede durduğunuzu ortaya koyabilir! Benim bu konudaki tutumum açık! Daha çalışmanın başında bunun bir kere daha altını çizeyim: Ben, II.Mahmut’un ve onun bugüne uzanan “ilerici”-“batıcı” takipçilerinin-yani Kemalist Devletin ve Devlet Sınıfının tarafında değil,  artık “insanlaşmaya” başlayarak eski konumlarını terkeden, Devletin kulu-kölesi olmaktan çıkmaya çalışan, bu yüzden de “Devletin başına bela  kesilen” o Yeniçerilerin tarafında duruyorum!  “Ama nasıl olur, Yeniçeri Ocağı bir eşkiya örgütü haline gelmişti, sen nasıl olur da onların safında yer alırsın“mı diyorsunuz, o zaman devam edin okumaya!...

 “Dilin kemiği yoktur” lafı boşuna üretilmemiştir bizde! Çünkü, bu topraklarda, suratına geçirdiği maskeye uygun olarak herkes herşeyi söyleyebilir; “sağcı” da olursunuz kolayca, “solcu”da;  ama, yüzünüze plastik ameliyat   yaptırmış da  olsanız durduğunuz yeri değiştiremezsiniz!... Çünkü, iş bu noktaya gelip dayandığı zaman fazla seçenek kalmaz artık önünüzde! O an, ya Osmanlı artığı antika Devletin durduğu yerde duracaksınız, ya da karşı tarafta-yani sivil toplumun, normal insanların durduğu yerde. Bu nedenle,  ben artık kimin ne dediğine değil nerede durduğuna bakıyorum bu ülkede, size de bunu tavsiye ederim! En azından bundan sonra yanılmazsınız!... Neden mi? Açık: Çünkü Devlet, örgütlü sivil toplumun yarattığı aşağıdan yukarıya doğru oluşmuş bir kuruluş değildir bizde; tam tersine, ona-yani topluma rağmen oluşan, kendisini  toplumu gütme göreviyle yükümlü gören[2]  nev-i şahsına münhasır “Tanrısal” bir güçtür! Yaşamı devam ettirme mücadelesinde çevreye uyum söz konusu olduğu zaman ise olağanüstü yeteneklidir! Düşünüyorum da bazan, bir bukalemun bile  yarışamaz onunla bu konuda!.  Osmanlı’da da böyleydi bu, Cumhuriyet döneminde de! Daha yeni yeni birşeyler değişmeye başlıyor!... 

Hiç düşündünüz mü tarihi bilmek neden önemlidir diye? 

İnsanlar boş zamanlarını değerlendirmek için ilgilenmezler tarihle! Geçmişi bilme çabası bugünü açıklayabilme çabasından alır gıdasını?   Dünden bugüne gelen yola-yaşam çizgilerine bakarak, bügünü yaratan aktörlerin geçmişte nerede durduklarını anlamaya çalışırız hep! Aslolan daima yaşanılan an olduğundan, ve  yarın dediğimiz şey de zaten bugünün içinden çıkıp geleceğinden, geçmişi bilmek  bugünü olduğu kadar yarını açıklayabilmek açısından da  önemli olur. Hem sonra, bilinç daima geriden gelmiyor mu; sadece bu nedenden dolayı bile bugünü kavrama sürecinde geçmişi bilmek önem kazanıyor. Hele bizim gibi kendi tarihiyle bağları koparılmış, kendi kimliğine karşı yabancılaştırılmış bir toplumda bugünü ve yarını kavrayabilmenin yolu mutlaka geçmişte neler olup bittiğini tekrar tekrar sorgulamaktan geçiyor. İşte, dün, bugün ve yarını biribirine bağlayan zincirin bu vazgeçilmez diyalektiğidir ki, bizi ta 1826’ya kadar götüren de bu oldu!...

 Yeniçerilerin “ilerici”-“modernist” padişah II.Mahmut tarafından  kılıçtan geçirilerek yok edilmeleri  olayını , “solcu”-ya da “sağcı”-ama Devletçi- tarihçilerimizin  ağız birliği etmişçesine  “hayırlı bir olay” olarak anlattıklarını söylemiştik. Onlara göre, “Devletin başına bela haline gelen  bir haydutlar çetesinin  kökünün kazınması”, böylece, “modernleşme yolunun açılması” olayıdır bu[3]..Okullarda da bize böyle öğretmediler mi hep! Bu nedenle,  ilk bakışta, “ta, 1826’da olmuş bitmiş ve artık tarihe karışmış”, üstelikte,   hemen hemen “herkesin görüş birliği halinde olduğu” böyle bir olayı neden tekrar   gündeme taşıdığımız biraz tuhaf karşılanabilir! Ama dedim ya, ben farklı düşünüyorum bu konuda!  

Çünkü önce,   bir kere ben   bu olayı “hayırlı bir olay” olarak görmüyorum![4] Sonra da, “olayın artık çok gerilerde kaldığı” kanısında değilim! Evet, o zaman Yeniçeriler yok edilmişlerdi, ama bununla Yeniçerilik-Devşirme sistemi sona ermemiştir ki bu topraklarda!! Daha o zamandan itibaren Yeniçerilerin yerini  “modern” devşirmelerden oluşan yeni tipten bir kullar sistemi almaya başlamıştır! Zaten II.Mahmut’un Yeniçerileri yok etmek için kullandığı güç de yeni tipten bu devşirmelerden kaynaklanıyordu!   İsterseniz burada bir itirafta da bulunayım ben size! Biz, yani bütün o  “Bursa Nutkunu” okurken gözleri yaşaran Jöntürk-İttihatçı gelenekli “solcu”-“sağcı”-“Türk-Kürt” Atatürk nesli insanlar-Cumhuriyet kuşakları-  hepimiz birer modern Yeniçeriyiz aslında! “Batılılaşma” sürecimizin yeni tipten devşirmeleriyiz-yani, özünde hepimiz bu “Devletin çocuklarıyız”!... Bu nedenle, sizi bilmiyorum ama,  Yeniçerilerin trajedisini okurken ben kendimi buluyorum o tarihin sayfaları arasında! “İnsanlaşmaya” başlayarak Devletten kopma ve sivil topluma karışma sürecine giren o devşirme-robot askerlerin trajedisi bugünün gerçekliğine ne kadar da benziyor diye düşünüyorum!... 

Burada bir parantez açalım: 

Yıl 1973, Selimiye’nin o kalın duvarlarının arkasındayız. Müthiş bir hesaplaşma, ne olup bittiğini kavrama sürecini  yaşıyoruz! Hiç unutmuyorum, o an önümüze çıkan ilk  gerçek şu olmuştu: “Önce üzerimizdeki bütün o üniformaları çıkararak sıfır noktasına inmek, basit bir insan haline gelmek-yani insanlaşmak- gerekir” diyorduk! “İnsanlaşmak”, ”Devletin çocuklarının”, üzerlerindeki  o ideolojik üniformaları çıkararak sıradan basit insanlar haline gelmelerine takılan sıfattı o zaman bizim için. Ama, senmisin bu yola soyunan! Meğerse, kendi tarihinden, halkından kopmuş, kavanozda yetiştirilmiş bir neslin-modern devşirmelerin- insanlaşması ne kadar zormuş! Çünkü sen daha bu yolda adım atmaya kalkar kalkmaz alarma geçiyor karşındakiler[5]. Bütün korkuları büyünün bozulması-maskelerin düşmesi tabi! “Kendi tarihimizi bilmiyoruz, tarih okuyalım” dersin, “klasikler varken tarih okumakta neyin nesi” diyerek sana bön bön bakarlar! “İslam tarihi” dersin, “tasavvuf” dersin, “yoksa dinci mi oluyorsun sen” derler!...”Faşizme, darbeye karşı demokrasiyi, burjuva parlamenter sistemi savunmak gerekir” dersin, “bir yanda 27 Mayıs geleneğinin takipçileri varken gerici faşist parlamentonun tarafında mı duracağız derler...

BÜTÜN SORUNLARIN KAYNAĞI OSMANLI DEVLETİNİN KENDİSİDİR!...

 Önce aşağıdaki alıntıyı bir okuyalım:

 “VAKA-İ HAYRİYYE”

 “... II.Mahmut’a gına gelmişti. Atalarının yüce Osmanlı İmparatorluğu gitmiş, yerine ne olduğu belirsiz bir varlık gelmişti. O güzel başşehir İstanbul, düşünün ki oturduğu şehir, artık onun sözünü dinlemez olmuştu. Ataları bu şehrin sokaklarında bir densizlik gördüklerinde, hemen cezayı olay yerinde verirlerdi. Beş, on, yirmi değnek-artık suç ne kadarını gerektiriyorsa- hemen oracıkta vuruluverirdi. II.Mahmut’un kendine ait dili olsa da anlatsa; şimdi densizlikler ayyuka çıkmış bu şehri İstanbul’da. Birini değneklettirecek olsa-sadece değnek, kafa kesmek artık büyük olay- önce düşünmek zorunda  Mahmut. Öyle ya Alemdar değneklettirdi, sonu ne oldu. Kuzen Selim de ondan önce gümbürtüye gitmişti. Düşünmek zorunda artık. Ya değneklenecek olan börekçiyse, börekçi esnafı buna ne der? Ya simitçi, meyhaneci, kahveci, sandalcı, hele hamal ve aman Allah uzak olsun yeniçeriyse? Bu işin sonu olur. Artık hiçbirini diğerinden ayırma şansı da kalmadı (yeniçeriler İstanbulda kendi ortamlarına katılan esnafın dükkanlarına, yeniçeri olsa da olmasa da, onlara devlet karşısında bir tür dokunulmazlık sağlayan nişanlar asıyorlardı. Artık yeniçeri olmayan birçok İstanbul’lu da bu ortamın bir parçası sayıldıklarından, devlet sözünü geçirebilecek kul bulamamaya başlamıştı). Düşünün ki bir Osmanlı padişahı sıradan bir İstanbullu’yu dövdürebilmek- daha fazlası nerede- için bütün bunları düşünmek zorunda... Düşünün ki bu Mahmut’un-bir Osmanlı padişahı- yüzüne karşı şu kulları, şu kul parçaları-yani yeniçeriler- hiç utanmadan “padişah da insan, herkes padişah olur, padişahın Osmanlı’dan olması şart mı” diye bağırdılar. Mahmut, bütün bunları düşündü. O padişahtı, ataları beşyüz yıldır buralarda padişahlık yapıyorlardı. Bütün bunları düşünerek büyümüştü o... Bu şehir, sonra Edirne, sonra İzmir, sonra Osmanlı’nın tüm şehirleri, kasabaları ve köyleri sözünü dinlemeliydiler. Sözleri yine buyruk olmalıydı. Ortalığa düzen ve disiplin gelmeliydi... O artık Sultan II.Mahmut’tu; bunun hakkını verecekti ve Türk tarihçileri, hukukçuları, eli kalem tutan herkes onu övecekti.

 II.Mahmut, 28 Temmuz 1808’de tahta çıktığında perişan bir haldeydi. Henüz yeni ölümden kurtulmuştu. Fakat III.Selim’le ilişkisi, son yıllarda soyunun başına gelenler ona Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırması gerekliliğini, İstanbul’daki bu laubali ortama son vermesi gerekliliğini göstermiş olmalıdır...

 Bunu isteyen başkaları da vardı. Ulema bunlardan birincisiydi. Ulema, ya da İlmiyye sınıfı, hiçbir zaman Batı’da kilisenin ve kilise hiyerarşisinin tuttuğu yerin Osmanlı’daki karşılığı değildi. Batı’da kilise kendi başına bir kurumken, Osmanlı’da ilmiyye sınıfı devlet hiyerarşisinin ayrılmaz bir parçasıydı. Devlet için bu sınıf ne kadar olmazsa olmaz ise, bu sınıf için de devlet öyle olmuştur. Şüphesiz bazan ulema belirli bir padişahın, sadrazamın yani hükümetin değiştirilebilmesi için yeniçeri-Bektaşilere destek vermiş, devletin bu taktik amaçla belirli bir derece zayıflamasını sineye çekmiştir. Ama bu zayıflama herzaman belirli bir noktada durması gereken bir zayıflamadır. Çünkü nasıl Osmanlı Devleti  ulemasız bir hiç durumuna düşecekse, ulema da en az onun kadar Osmanlı Devleti olmazsa hiçleşecek bir sınıftır. Halkın üzerindeki dinsel otoritesi, eğer devletçe desteklenmeyecek olursa, ya da devletin bu otoriteyi destekleyecek yeterli gücü olmazsa, kısa sürede eriyebilecek ve yok olacak derecede zayıftı. Gerek Sünni ve gerekse heterodoks olsun,  halk İslamı  halk arasında devletsiz bir ulemanın olacağından kat kat güçlüdür. Ulema bunu bilmektedir ve özellikle de çoğu zaman dinsizlikle özdeşleştirdiği, düşman bildiği heterodoks halk İslamı’dan son derece çekinmektedir. Oysa yeniçeriler bu halk İslamı’nın en güçlü gruplarından biriyle, yani Bektaşilikle özdeşleşmişlerdi... Ulemanın gözünde Hristiyanlık bile Bektaşilikten daha saygıdeğer ve güvenilirdi. Yeniçeri-Bektaşilerin özellikle son ayaklanmalarında Osmanlı Devleti’ne son verebileceklerini telaffuz edebilmeleri ulemayı derinden etkileyecek, sarsacak, kendilerine yönelik tehdidin büyüklüğünü hissedeceklerdi” (Çamuroğlu a.g.e s:52)

 Evet, bütün sorunların kaynağı öyle “üst akıl” falan değil, Osmanlı Devleti’nin kendisidir!...

 Ne derseniz deyin, Osmanlı-ve onun devamı olarak bugünkü Türkiye toplumu üzerine yapılan-ve bundan sonra da yapılacak olan-bütün çalışmalar, dönüp dolaşıp, sonunda, ortaya çıkan sonuçları,  nev-i şahsına münhasır o Devlet ve Devlet anlayışı üzerine oturtmak zorundadır. Bu nedenle, ben de burada  bu konunun bir kere daha altını çizme gereğini duyuyorum. Çünkü, Osmanlı toplumunda-ve bugün bile halâ onun içinden çıkma çabası içinde olan günümüz Türkiye’sinde- Devlet olayının ne olduğunu kavramadan başka hiçbirşeyi kavramak mümkün değildir. Ulema diyoruz, İslam diyoruz, Bektaşilik, Heterodoksi diyoruz ve de Yeniçerilik diyoruz, ama, Devlet olayıyla birlikte ele almadan bunların hiçbirini yerine oturtmak, bunlar arasındaki ilişkileri aydınlatabilmek mümkün değildir.

 Örneğin, dışardan baktığın zaman “batılılaşma” sürecini başlatan bir II.Mahmut’la İslamcı ulema birbirlerinin kanlı bıçaklı düşmanları gibi görünürler değil mi (bugünkü Fetö’cülerle Kemalist Devlet sınıfı unsurlarını düşünün!!); ama bir de bakıyorsunuz, yeniçerilerin kılıçtan geçirilmeleri söz konusu olunca, aynı Ulema II.Mahmut’la işbirliği yapabiliyor! Neden? Gel de sen şimdi bu problemi Devlet-din ilişkisinin dışında ele alarak çöz bakalım. Batı’daki örneklere bakmak, oradaki Devlet-Kilise ilişkisini örnek almak falan da fayda etmez bu konuda. Çünkü, Kilise devletin karşısında bağımsız bir kurum orada. Böyle gelişmiş süreç; ama bizde öyle mi ya! Devlet ve din içiçe bizde. Hadi Sultan’ın halifeliği bir semboldür diyelim, ama en yüksek dini otorite olan Şeyhülislam bir devlet memurundan öte değildir! Hal böyle olunca, ne kadar II.Mahmut’a ve onun kendisini devre dışı bırakan “batılılaşma” projesine karşı olursa olsun, Devletin bekaası-yani varlığı-söz konusu olunca bütün bunları bir yana bırakarak onunla birlikte tavır alabiliyor Ulema. Bunun en açık örneğini yeniçerilerin katli konusunda verdikleri fetvada görüyoruz. “Bunlar artık din dışına çıkmışlardır bu yüzden de yok edilmeleri dinen uygundur” diyebiliyor!...

 Ama bu kadar da değil, ya o Bektaşilere ne demeli; aradan biraz zaman geçtikten sonra,  onları da, kendilerini illegaliteye iterek yok etmeye çalışan o II.Mahmut’un torunlarıyla-Jöntürklerle-İttihatçılarla-ve de bugün bile halâ-Kemalistlerle kol kola görebiliyorsunuz! Neden?  Hadi onlar da bir yana, ya  günümüzde  Anadolu burjuvaları olarak bilinenlere ne demeli; onları da bugün bütün bir tarih boyunca Müslüman orta sınıfa kan kusturan o Sultanlara “ecdadımız” diyerek methiyeler düzen bir ruh halinde bulmuyor muyuz, neden?...  Nasıl oluyor bütün bunlar? “Stockholm Sendromu”-kendi katillerine aşık olmak- mı diyorsunuz! Her ne ise, ancak donmuş taşlaşmış, dünyaya-olup bitenlere sadece kendi dar antika çerçevesinden bakabilen  anlayışların sonucudur bütün bunlar. Hani artık Devlet “batılılaşarak” değişiyordu ya, eski Sünni-İslamcı gömleği çıkararak batıcı bir kimlik kazanmaya çalışıyordu ya, bu süreç içinde Ulemanın da artık gözden düşeceğini düşünen o Bektaşi Şeyhleri hemen mal bulmuş mağribi gibi atlayıverirler bunun üzerine!. Daha önce o Devlet kendilerini de asıp kesmiş!... Unutuverirler bunların hepsini! Adam-tekkenin başında bulunan Bektaşi şeyhi- Kemalistlerin “laiklik” aldatmacasına kanarak,  tutuyor “artık bize gerek kalmadı” diyerek kendi tekkesini bile kapatabiliyor!..  Ne diyorsunuz siz!.. Bugünkü o “Dersim tartışmaları” falan hiçte yeni değildir! Dünyaya halâ o eski  ayrışma -alevi, sünni-penceresinden bakıyor bazı insanlar!.. Maddi şartlar değişiyor, hayat değişiyor ama  kafalar kolay kolay değişmiyor! Ama kimbilir, belki de şöyle düşünmüşlerdir o kerameti kendinden menkul şeyhler:  Her ne kadar bu Devlet onları da itip kakmışsa da, bu kez peşine takılacakları güç yeniçeriler gibi Devlet dışına itilmiş fukaralardan oluşmuyordu; ne de olsa o Jöntürkler de Devletin çocuklarıydılar. Hem sonra onlar sırtlarını yeniçeriler gibi esnafa falan değil   Batı’lı Devletlere dayamışlardı!.. Aynı mantığı yeni Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da görmüyor muyuz! Evet, gerçekten de beyinlerdeki o  ideolojik-kültürel programların-software’lerin-değişmesi daha  zor oluyor ve hep geriden geliyor bu!..

 Özellikle,  “batılılaşma” adı altında yaşanılan bir kültür ihtilâlinin çocukları olan bizler için  daha da önemli bütün bu sorular ve bunların cevapları! Bu nedenle, işe  bu konuyla-Devlet olayıyla, Osmanlı Devleti’nin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığıyla  başlamak istiyorum. Çünkü sadece neden yeniçeriler sorusunun değil, neden Bektaşiler sorusunun cevabı da bununla ilgilidir. Gerçi yazıyı  biraz uzatacak bu, ama ne yapalım olayın sorumlusu ben değilim ki!..

 EVET, “BİSMİLLAH” DER GİBİ, İŞE  GENE DEVLET GERÇEĞİMİZLE BAŞLAYALIM!...

 Aşağıdaki alıntı “Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları”ndan http://aktolga.de/  5. Çalışma...  

 “Bu çalışmanın  daha önceki bölümlerinde “devletin ortaya çıkışını” Greek, Roma ve Cermen örnekleriyle yeteri kadar inceledik. Bütün bu  örneklerde ortak olan yan, devletin sınıflı topluma geçişle birlikte ortaya çıkması, ve bir sınıf tarafından temsil edilmesidir. Eski gentilice düzenin yerini alan yeni toplumsal kurum ve kuralların bütünü olan devlet,  yeni-sınıflı toplumun merkezi varoluş instanzı olduğu halde,  sınıflara bölünmüş toplumda,   pratikte daima egemen sınıfın yanında, onun egemenliğini sürdürmesinin bir aracı olarak varolur. Greek ve Roma örnekleriyle onun-devletin antik kent içinden doğuşunu ve köle sahipleri sınıfının egemenlik aracı olarak oynadığı rolü inceledik. Cermen örneğiyle de, bir tarihsel devrim sonucunda  ortaya çıkan devletin, daha sonra nasıl feodal bir devlet haline dönüştüğünü, toplumdaki egemen sınıf olan feodallerin egemenlik aracı haline geldiğini gördük.  Bunların, devlete damgasını vuran bu sınıfların, her ikisi de, üretim ilişkileri içinde somutlaşan-gerçekleşen, varlığı üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmaktan kaynaklanan sınıflardır. 

Şimdi, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişin mihenk taşı olan devletin ortaya çıkışında bir üçüncü yolu (Türklerin yolunu) daha göreceğiz:  Göçebelikten, orta barbarlıktan fütuhat yoluyla  devlet haline gelen, ancak daha sonra, Cermenlerde olduğu  gibi kendi içinde  feodalizme ve  kapitalizme dönüşümü sağlayamadığı için taşlaşarak-dinazorlaşan, çağ dışı bir Devlet sınıfının egemenlik aracı haline gelen  Türk Devletleşmesinin diyalektiğini ele alacağız. 

Türklerin Devletleşme süreci ve Devlet Sınıfı’nın ortaya çıkışı... 

Bundan otuz iki yıl önce (bu çalışma 2005’te yayınlanmıştı!) beni bu çalışmaya iten en önemli neden, hayatın içinde önüme çıkan   Türkiye’deki bu Devlet sorununu “açıklayabilmek”, “Devlet sınıfının” egemenliğindeki bu Devletçi düzeni açıklayabilmek  zorunluluğu olmuştu. “Açıklayabilmek” diyorum, çünkü o güne kadar okuduğumuz kitaplarda, Marxizmin klasiklerinde böyle birşey yoktu! İlkel komünal toplumdan köleci topluma, oradan feodalizme, feodalizmden de kapitalizme ve “sosyalizme” doğru evriliyordu tarih. Bu sınıflı toplumlar sürecinin hepsinde de, bir egemen sınıf vardı. Devlet de daima bu “egemen sınıfın devleti”ydi. Türkiye’deki gibi “Devlet Sınıfı” diye bir sınıf, bir kavram yoktu Marxist klasiklerde. “Bürokrasi” vardı; ama bu farklı birşeydi.  Türkiye’de ise durum bambaşkaydı! Türkiye’de,  toplumun üstünde duran, ona karşı egemenlik mücadelesi veren, Osmanlı artığı,  bambaşka bir “Devlet” vardı! Bunun, Marks’ın dediği gibi “devletin zaman zaman sınıflar üstü bir kurum gibi görünmesiyle, hakem rolünü oynamasısyla” falan da alakası yoktu! Biz, “işçi sınıfı adına” “burjuva devlete karşı mücadele ediyoruz” ederken, bu  Devlet de burjuvaziye karşı mücadele veriyordu! Burjuvazinin değilse, kimin devletiydi o zaman bu devlet Türkiye’de!..

 Peki bir tek ben mi farkına varıyordum bunun! Başka kimse  sorun etmiyordu da, bir tek ben mi  problem haline getiriyordum bunu? 

Tabiki hayır! Problem ortadaydı, öyle gizli saklı falan değildi! Ve  benim gibi birçok kişi de olayın farkındaydı. Farkındaydı ama, farkında olmak yetmiyordu! Olayı bilişsel olarak  açıklayabilmek de gerekiyordu. Problem burada ortaya çıkıyor işte!

 İnsanlar çevreden aldıkları informasyonu sahip oldukları bilgiyle işleyerek bir sonuca varabiliyorlar (yeni bilgiler bu şekilde üretiliyor). İnformasyon İşleme Bilimi’nin, Bilişsel Bilim’in özü esası budur. Eğer kafanız Batı kökenli bilgilerle şartlanmışsa-doldurulmuşsa, yani insan toplumlarının tarihsel evrimine ilişkin sahip olduğunuz  bilgilerin kaynağı sadece  Batı ise,  Batı toplumlarının deneyimleri ise, bu durumda, ne kadar “içinde yaşıyor” olursanız olun, sizin  Türkiye toplumunda yaşayan bir turistten farkınız kalmaz! Bilişsel Bilim açısından bu  böyledir,  çünkü siz,  kendi toplumunuza ait  bütün informasyonları (dikkat, bilgileri demiyorum)  ancak sahip olduğunuz Batı kökenli bilgilerle işleyip değerlendirerek sonuçlar üretebilirsiniz. İşte, yukardan aşağıya Batılılaşma sürecinin ürünü olan Türkiye’li “aydınların” (“Marksist” bile olsalar!) diyalektiği budur! Türkiye’de “aydın” olmak demek Türkiye toplumundan ve tarihinden kopmak, Türkiye’de Batılı bir turist haline gelmek demektir! Türkiye’deki devlet-halk çelişkisine eklenen aydın-halk çelişkisinin kökeni de budur. Türkiye halkının “okumayı ve aydınları sevmeyen bir halk” olmasının sebebi de budur!..

 Tekrar konuya dönüyoruz şimdi: Cermenler de bir tarihsel devrimin-fütuhatın sonucunda devletleşmiyorlar mıydı? Cermenlerle  Türkler arasında, içinde bulundukları tarihsel-toplumsal aşama bakımından pek bir fark olmadığı halde,  Cermen-Roma etkileşmesinin sonunda feodal bir devlet yapısı ortaya çıkıyordu  da, neden, örneğin bir Osmanlı-Bizans etkileşmesi aynı sonucu vermiyordu[6]; Osmanlı’daki ve daha sonra da Türkiye’deki   bu  Devletçi  sistemin diyalektiği ne idi? (Dikkat ederseniz bizdeki Devlet ve Devletçi sistem kavramlarını hep büyük harfle yazıyorum!...)

 Osmanlı-Bizans etkileşmesini ve bunun Cermen-Roma etkileşmesiyle olan farkını ele alacağız elbet, ama şimdi önce, sınıflı topluma bu tür (Osmanlı tipi) geçişlerde Devletleşmenin prototipi olan “Bozkır Devletleri’nin” ortaya çıkışını görelim.  Türkleri ve Türk fütuhatlarının sonunda ortaya çıkan “Bozkır Devletlerini” Zeki Velidi Togan şöyle anlatıyor:

 “Türk fütuhatının diğer bir ayırdedici özelliği de, bunun her vakit gayet sade ve elastiki bir teşkilat sistemine, “türe” dediğimiz örfi kanun ve vazı’lara (gentilice yasalara) dayandırılmış olmasıdır. Bu sistem, en küçük bir teşekküle olduğu gibi, Asya ve Doğuavrupa mikyasındaki geniş teşekküllere de aynı kolaylıkla tatbik edilmiştir (bu nokta çok önemli)...Küçük bir camiaya reis intihab olunan han ve naibi (buna yogruş veya kagıtlaş veya kagılgay denilirdi) dört kabile reisine dayanırdı. Tuvacı, veya ona benzer bir ünvan taşıyan, beye tabi birkaç tane nöker,  birkaç neferden ibaret gece nöbetçisi (tunkatar, Moğolca kebtevül) ile, gündüz nöbetçisi (bekçi, Moğolca turgavul) kişicikler, hanın bükevül denilen oduncu aşçısı ve atlarına bakan aktaçısı; böylece, herbiri ayrı unvan taşıyan ve sayıları birkaç ona çıkan beyler, mansabdarlar[7] olurdu. Fakat devlet büyüyünce o birkaç nöker, sayısı yüzbinlere çıkan çerik şeklini alırken, tuvaçı’da bu cihanşumul devletin harbiye nazırı olurdu. Başlangıçtaki birkaç kişi daha sonra binler, hatta onbinlerden oluşan muhafız alaylarına döner, bavurcu, tekmil memleketin iktisadiyatını idare eden ve elinden milyonlar ve milyarlar geçen bir iktisat veziri, aktaçı’da yüzbinlere varan ordunun süvari teşkilatını idare ederdi. Fethedilen memleketlerde yerli medeni unsurun tesiriyle değişmelere maruz kalan, yahut ortadan kalkan bu teşkilat sistemi, büyük bozkır devletinin esas bölgelerinde (Uluğ-Yurd’da) kendi hususiyetlerini olduğu gibi muhafaza eder. Büyük bozkır devleti dağılsa bile türe yine yerinde kalır, tuvaçı, bükevül ve aktaçı teşkilatı bu kez daha küçük topluluklarda geçerli olur, fakat daha sonra, şartlar uygun olduğu zaman tekrar, daha büyük toplulukların yönetim organları haline gelirlerdi. Bütün bu teşkilat usulü, Türk ve Moğol topluluklarında idareci kabilelerin bünyesine aşılanmış içtimai bir itiyad ve an’ane halinde yaşamakta idi”[8].

 Daha önce İbni Haldun’dan yaptığımız aktarmalar dikkate alınırsa, bütün bunlar kolayca anlaşılabilir şeylerdir. Aslında, bir noktaya kadar, Cermenlerin yaşadığı süreç de bundan pek farklı sayılmaz. Orta barbar-medeniyet ilişkilerinin, tarihsel devrim diyalektiğinin kaçınılmaz sonucudur bunlar.  Göçebelikten sınıflı topluma geçişin tipik örnekleridir. Küçük bir aşiret, fetihler sonunda kocaman bir “devlet” haline geliyor. Ama, ilk aşamada, bu “devlet” henüz daha bir tür “bozkır devleti”dir, yani aşiret devletidir! Aşiret devletidir, çünkü “türe”nin dışında  başka birşey bilmeyen fatih orta barbarlar,  fethettikleri yerlerle  büyüyen  yeni egemenlik alanını da gene aynı “türe”ye göre örgütleyip yönetmeye çalışırlar. Onların gözünde olay, küçük bir aşiretten  daha büyük bir aşiret haline gelme olayıdır henüz!

 Bu devasa “aşiret Devletinin” toprak düzenine ve yönetim şekline gelince,  buna Cermenlerde  “Lehnswesen”, Selçuklularda “İkta” sistemi,  Osmanlılarda da “Tımar” sistemi adı veriliyordu. Ama, verilen isimler farklı olsa da bunların hepsi özünde aynıdır. Egemen fatih, askeri şef, fethedilen toprakları aşiretinin en güvenilir kişileri arasında bölüştürmekte, bunlara, mülkiyeti tanrı adına devlete ait olan bu toprakların tasarrufu yetkisini vermekte,  kendisi de gene eskiden olduğu gibi bu büyük aşireti yönetmektedir! En azından sürecin başlangıç dönemlerindeki anlayış budur.  Ve bu türden yüzlerce “devletler” kurulup dağılmıştır antika tarihte. Her seferinde,  bir saman alevi gibi parlayan orta barbarların bu kahramanlık çağı yükselişleri, daha sonra “devlet” gerçek bir devlet haline dönüşüpte, “medeniyet” ateşinin içinde kavrulan barbarcıkların yerini sınıflı toplum insanları alınca, bu süreç, sil baştan, başka barbarlar tarafından tekrarlanagelmiştir. İbni Haldun bu tür “devletlerin” ömrünü ( üç kuşak- 120 yıl ) bile hesaplamıştı. Ama hiçbir zaman “boşuna” çabalar olmamıştır bunlar! Her seferinde yeni bir barbar kitlesinin medeniyete geçişi anlamına geliyordu bu gel-git ler. Medeniyetle ilişkiye giren barbarlar tarihsel devrim çarkına kapılıyorlar, medeniyeti kuşatıp fethederek, üretici güçleri rahatlatıyorlar,  insanlığın tarihsel gelişme yolunda bir adım daha ileriye gitmesine sebep oluyorlar,  sonra kendileri de o sürecin içinde eriyorlardı.

Peki bu “Aşiret devletleri”ni, ya da “Bozkır devletleri”ni  bir “devlet” olarak nitelendirmek doğru mudur?  Devlet, sınıflı topluma geçişle birlikte ortaya çıktığına göre, bu geçiş aşaması “Devletlerine” Devlet demek doğru mudur? Bu Devletlerde belirli bir sınıfın egemenliği söz konusu mudur? Sorunun cevabı aslında kendi içinde. Göçebelikten, orta barbarlıktan fütuhat-tarihsel devrim yoluyla Devlet haline geliş sürecinde, geçiş aşamasının-köleci toplumlara karşı olmaları anlamında “devrimci Devletleridir” bunlar! Devlettirler, çünkü Devleti elinde tutan, yöneten belirli bir “Devlet sınıfı” oluşmakta, üretim araçlarının “Tanrıya ait olan mülkiyetine” pratikte bu “sınıf” tasarruf etmektedir.  Kuruluş aşamasında Devletleşme sürecinin henüz daha tamamlanmamış olması, fütuhat ve ganimet nedeniyle “Devlet sınıfıyla” halk arasındaki uçurumun henüz daha açılmamış olmasındandır. Bu aşamada sistem henüz daha içerde, “düzen koruyucu” kurumu, “egemen sınıfın ezilenler üzerindeki baskı aracını”, yani bizim anladığımız anlamda bir “devleti” yaratmamıştır. Fütuhatın-tarihsel devrimin balayı çağı yaşanmaktadır! Suyun kaynağı henüz daha dışarıdadır. Ve herkes akan sudan kendi kovasını doldurmakla meşguldür! Kimsenin diğerinin kovasındaki suya ihtiyacı yoktur. Tepedekinlerin kovalarına daha mı çok su doluyordu (ganimetlerin beşte birinin bey hakkı olmasından bahsediyoruz)! O kadar da olurdu artık! Mantık bu henüz! Kısacası, herkes el ve gönül birliğiyle  “Devleti” yaratmakla, oluşturmakla meşguldür bu dönemde!..

 TÜRKLER VE İSLAMİYET... (2)

 


[1] “Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriyye”, Reha Çamuroğlu, Kapı Yayınları. Yanlış anlaşılmasın, Çamuroğluyla kitapta yer alan  her konuda görüş birliği halinde falan değiliz!. Örneğin, bana göre onun bakış açısı çoğu zaman halâ o “heterodoksi”ye göre şekilleniyor. Yani koordinat sisteminin merkezi  halâ  o eski antika zeminde duruyor. Ama olsun, bunun dışında çok önemli bir görevi yerine getirmiş Çamuroğlu.

[2] Sürü-Çoban ilişkisi onun toplumsal genetik kodlarını oluşturur..

[3] „Modernleşme modernleşme“ derler ama, „kimdir bu modernleşen“ diye sormak kimsenin aklına gelmez!  Çünkü, koordinat sisteminin merkezinde Devlet vardır hep ve “modernleşen” de odur aslında! Toplumdan kopuk tepede bir güç var ortada ve o, kılık değiştirerek boyuna “modernleşiyor”! Niye mi? Yaşamı-Devletin yaşamı- devam ettirme koşulları bunu gerektiriyor da ondan! Toplum ise ona rağmen, onun diyalektik inkârı olarak modernleşmektedir!...

[4] Bu konuda Çamuroğlu’yla tamamen aynı görüşteyiz. Ben de bu olayı onun gibi „Vaka-i Şerriyye“ olarak görüyorum!

[5] Ama unutma,  o „karşındakiler“ aynı zamanda senin  içinde de varlar! Yani, mücadele tek yanlı olmuyor! Aynı zamanda kendi içinde de yaşanıyor! Benim içimdeki o devşirme-robotu yok etmem tam otuz yılımı aldı!!...

[6] Bu konuyu 5. Çalışma’da ayrıntılı olarak ele almaya çalışmıştık. Bu nedenle burada ayrıntılara girmiyorum..

[7] Mansıb ünvan demek, Mansabdarlar, belirli ünvanlara sahip kişiler olmalı.

[8] Togan, A. Z. V. (1970). “Umumi Türk Tarihine giriş.” Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul.