YENİ TİPTEN BİR DEVLETÇİ-MİLLİYETÇİLİKLE DOLUDİZGİN YOL ALIYORUZ!...

„ÜST AKIL“ VE  „FAİZ LOBİSİ“ SLOGANLARI SUÇU  KENDİ ÜZERİNDEN  ATMAYA YARAYAN  İDEOLOJİK KALKANLARDIR!... 

 

Güne   Halil’in “üst akıl” üzerine yazdıklarını okumayla başlamıştım. Halil’in yazısını  

sizin de okumanızı öneririm, önemli…

http://www.marmarayerelhaber.com/halil-berktay/44229-menderes-belgeseli-3-ust-akil-ve-yeni-milliyetciligin-komplo-teorileri

 

Sonra, sayın Uras’ın ve Gürses’in makalelerine geldi sıra… Aslında iki makale  birbirini tamamlıyor… Ve ikisi de çok önemli!...Uras,  ekonominin yapısal sorunları bağlamında döviz kuru dalgalanmalarının ne anlama geldiğini açıklarken, Gürses de, son üç yılda  döviz kurundaki  (büyük ölçüde  siyasi istikrarsızlığa bağlı)  dalgalanmaların  etkilerini gidermek için sanayinin-ekonominin nasıl  yerinde saydığını  açıklıyor!…

 

http://www.milliyet.com.tr/sirket-borcunun-60-i-dovizden-ekonomi-ydetay-2258791/

 

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ugur-gurses_526/sanayi-2015te-kur-zararina-calismis_40114621

 

Ortada bu kadar açık bir tablo varken nasıl olur da hala "üst akıldan"-"faiz lobisinden" bahsederek olayı saptırmaya çalışıyorlar anlamıyorum; bunun bir tek açıklaması var, beyin tutulması!... İşte zaten, zihinleri işgal eden o virüsün marifeti de tam bu noktada ortaya çıkıyor!...

 

"Üst akılmış", "faiz lobisiymiş"  bunların hepsi hikayedir!...  Senin kendinden kaynaklanan problemin yarattığı reaksiyonlardır bunlar. Sen tutar da açık açık Osmanlı’yı yeniden dirilteceğim falan diyerek   mücadeleyi  20.yy kalıntısı  ulus devletlerin bulunduğ kulvara taşıyarak yarışı orada,  onların egemen olduğu alanda   sürdürmeye  çalışırsan, „stratejik zihniyetimiz“, „kutlu davamız“ bunu emrediyor  diyerek „kefenleri giyip“   bir tür  fetihçiliğe kalkışırsan daha ne bekliyordun ki!! Elbette bütün dünyayı, hele hele o eski dünyanın egemenlerini  karşında bulacaktın! Nitekim olan da budur!... Ne güzel 21.yy kulvarlarında yol alıp giderken sen tut     “ben ne imişim” hastalığına yakalanarak süreci rotasından çıkar, ondan sonra da  “üst akıl” falan diye hayalet taşlayarak-taşlatarak- suçu başkasına atıp  kendini mazlum göstererek yola devam etmeye çalış, mümkün müdür bu?...

 

Lafı hiç uzatmaya gerek yok, Türkiye'nin yapacağı bir tek şey vardır: YENİDEN YAPILANARAK  DEMOKRATİKLEŞMEK... Çünkü,  ne  içerdeki sorunları çözmenin, ne de büyüyüp gelişmenin başka yolu yok!…

 

Hepsini bir yana bırakalım, yatırım için gelmesi düşünülen küresel sermayeyi çekmenin bile başka yolu yok!... Bu kadar açık!... Adamlar diyor ki, demokratik bir anayasa olmadan, Kürt sorunu sistem içinde çözülmeden, başımız ağrıyınca başvurabileceğimiz bağımsız bir yargı mekanizması olmadan enayimiyiz biz gelipte o kadar parayı ülkenize yatırarak rizikoya girelim!...

 

Demokratikleşmek, demokratik bir anayasa yapımı aslında halkımızın  özlemi, ama artık bunu unuttuk; çünkü birileri kendini halkın yerine koymaya başladıktan sonra   halkı falan takan  kalmadı!  „Organik lider“ dedin mi iş bitiyor artık! Halk da, millet de o! Bu nedenle, şu an için demokratikleşme açısından umut  dış dinamiğin  zorlayıcı yol göstericiliğinde.   Küresel sermaye ile halkın demokrasi taleplerinin kesişmesinden kaynaklanan zorunlu demokratikleşme ihtiyacı önümüzdeki sürecin en önemli dinamiği olacak...

 

Ne günlere kaldık değil mi!... Ama öyle işte, ne yapalım, küresel demokratik devrim sürecinde dış dinamik iç dinamikle birleşerek yolu açmadan ilerlemek mümkün olmuyor!... Şöyle:

Üretim ve ihracata yönelik bir  politikanın izleneceğini söylüyorlar. İyi güzel; ama bunun  için yatırıma, sermayeye ve bilgiye-know how - ihtiyacınız var, öyle değil mi? Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülke için bunun da yolu küresel sermayeyi ülkeye çekmekten geçiyor. Çünkü kendi kaynaklarımız yetmiyor... Yeteri kadar  tasarrufumuz-sermayemiz yok... Gerekli sermaye de  bilgi de  küresel sermayenin elinde…

Ama elin adamları da kendi hesaplarını yapıyorlar tabi! „E diyorlar, diyelim ki geldik ve milyonlarca dolarlık yatırım yaptık ülkenize, ya yarın bir anlaşmazlık olursa kime, nereye başvuracağız? Bunun için güvenebileceğimiz bağımsız bir yargı mekanizması olması lazım“... Sonra devam ediyorlar, „bu da yetmez, her gün bu kadar terör eylemi olurken biz nasıl tutupta  paramızı getirip ülkenize yatıralım... Çözün şu kendi içinizdeki  problemleri... Yeni bir anayasa ile 21.yy koşullarına  göre yeniden yapılandırın kendinizi“... 

Peki, madem ki bu talepler-küresel sermaye çevrelerinin  talepleri-  aynı zamanda halkın da talepleri, o zaman bunların karşısında direnen kim,   işi yokuşa  süren kim?

Çok açık!... Daha önce Kemalist Devlet sınıfı temsil ediyordu bu direnişi. Şimdi ise, eski yapıyı-Devlet mekanizmasını ele  geçirdikten sonra onlara özenerek değişen, kendilerini kerameti kendinden menkul şeyhler sanmaya başlayan  yeni tipten „yerli-milli „ Devletçiler!... Bunlar, „ipler nasıl olsa artık bizim elimizde olduğuna göre, daha ne uğraşalım ki“ demeye  getiriyorlar  meseleyi!... Ele geçirilen antika Devlet mekanizmasını kullanarak „göklerden gelen kararın“ arkasına sığınıp Osmanlının  Müslüman eşrafından   yeni tipten  Devletçi bir burjuva  yaratarak  işin kaymağını biraz da biz yiyelim havasındalar!...  

Ama Kemalist statükonun-eski Devlet Sınıfı kadrolarının  neden-nasıl  devrildiğini, unutuyorlar!   Sanıyorlar ki herşeyi kendileri tek başlarına yaptılar?... Olup biten herşeyi kendi nefislerine maletmeye çalışan „Reisçiler“  işin özüni anlayamıyorlar... AK Parti'nin yükselişinin iç ve dış dinamiklerin uyuşmasıyla gerçekleşen bir koalisyon, adeta bir „tarihsel uzlaşma“  olayı olduğunu göremiyorlar... İç dinamikler arasındaki uzlaşmalar  bir yana, kendilerinin iktidara gelmesinde çok önemli  payı olan  küresel dinamikleri falan da unuttular. Bunlar şimdi, „faiz lobileri“,   "üst akıl"   denilerek  düşman ilan ediliyorlar.  Başlangıçta AK Partiyi göklere çıkaran, onu „model ülke“ Türkiye’nin lokomotifi olarak gören bütün o küresel dinamikler şimdi artık  Türkiye’yi yolundan saptırmaya çalışan „şer güçleri“-emperyalistler oldular!... Daha önce, "biz bütün milliyetçilikleri ayağımızın altına aldık" diyerek yola çıkanlar (buna göre belirli ittifaklar geliştirenler), şimdi artık birazcık milliyetçilikten,  birazcık Devletçilikten zarar gelmez diye düşünüyorlar!!  İşin içine sos olarak birazcık da İslamcılık kattınmıydı ya, başka hiçbir şeye ihtiyaçlarının kalmayacağını hesaplıyorlar!!... Bu mantıkla, eski "solcu-Kemalist" "Danışmanlara" sipariş ettikleri ideolojinin de yol göstericiliğinde, daha önce  bindikleri bütün dalları keserek kendi "kıyametlerine" gidiyorlar!!...

Bana deniyor ki, „sen, demokratikleşme olmadan küresel sermaye falan gelmez  diyorsun, ama bak   Çin başardı,  buna ne diyorsun”?... Bir de  G.Kore örneği var tabi, o nasıl başardı?...

Önce şu linke bir bakın. Burada konuyu daha önce ayrıntılı bir şekilde ele almıştık...

http://www.aktolga.de/a33.pdf  

Çin, soğuk savaş dönemi kalıntısı bir diktatörlüktür.  "Komünist Partisi" adı altında örgütlenmiş bir Devlet Sınıfi'nın sultası altındadır... Tam da bizim Kemalist Devlet Sınıfına benzeyen (onun “komünist” varyantı) bir Devlet Sınıfıdır bu... Soğuk Savaş dönemi koşullarında belirli bir denge oluşturmayı başaran bu sistem, daha sonra kendi halkını köle gibi pazarlayıp küresel sermayeye belirli garantiler vererek onları çekmeyi başarmıştır, bu doğru; ama bu örnek artık  hiçbir şekilde  tekrarlanamaz!... Yani siz artık tutupta  Türkiye işçi sınıfını kimsenin gıkı çıkmadan  Çin’in yaptığı gibi  ayda  birkaç yüz dolara küresel sermayeye peşkeş çekemezsiniz!!... Hem sonra, Türkiye bugün toplumsal gelişme açısından  Çin’e göre daha ileri  bir konumda. Çin’in önünde katedilmesi gereken daha çok yol var. Önce antika Devlet Sınıfı kabuklarını kırarak burjuva devrimi sürecini-demokratikleşmeyi tamamlaması gerekiyor... Yani hiç kimse öyle Çin’e falan özenmesin; önümüzdeki yıllar çok şeye gebe Çin açısından. Yok öyle  köle emeğine dayanan Devletçi bir kapitalizmle işi bitirmek!!...

G.Kore'ye gelince, o da gene çok özel bir örnektir...

Bir yanında  Soğuk Savaş dönemi kalıntısı bir K.Kore'nin , öte yanında ise Çin'in bulunuşu G.Kore’ye Amerika-Batı nezdinde denge unsuru olarak çok özel stratejik bir konum sağlıyordu... İşte G. Kore bu  jeopolitik duruştan,  dengelerden istifade ederek  attı belirli adımları... Amerika, stratejik nedenlerle resmen bu işin arkasında durdu... Tabi bir de işin iç dinamiklere, iç dinamiklerin tarihsel evrimine yönelik yanı var. Bu açıdan baktığımız zaman da G. Kore toplumunun tarihsel gelişiminin  Türkiye toplumunun tarihsel gelişme çizgisinden çok farklı olduğunu görürsünüz.... Yani  G. Kore deneyi de Türkiye için  tekrarlanması mümkün olmayan özel bir örnektir... Hepsini  bir yana bırakın, G. Kore’de olmayan bir şey var Türkiye’de:   Türkiyede iki Türkiye var!... Beyazların Türkiyesi, Siyahların Türkiyesi! Daha henüz tam olarak bir sistem-bir toplum bile olamamışız. Geç kalmış bir uluslaşma sürecini küreselleşme diyalektiğiyle birlikte yaşamanın güçlükleriyle karşı karşıyayız... Görmezlikten gelinecek birşey değil bu. İki kültür, iki ayrı dünya bir araya geliyor bu topraklarda.  Buna bir de  Kürt sorununu eklerseniz!... Siz şimdi tutupta bu faktörlerden  birini yok varsayarak-ya da yok edeceğinizi düşünerek   yönetemezsiniz Türkiye’yi...

Büyümeden, gelişmeden, üretimden, ihracattan bahsediyorlar. Kürt sorununu çözmeden, çok kültürlü  tarihsel dokuya özgü bir yeniden yapılanmaya gitmeden bu hedeflerin hiçbirini gerçekleştirmek mümkün değildir bu topraklarda... 

Bunun da ötesinde,   Türkiye coğrafyası Doğu’yla Batı arasında bir köprü adeta, sadece mal ve hizmetlerin geçişi açısından  değil, enerji yollarının da geçiş koridoru... Böyle bir ülkede Çin tipi acımasiz bir diktatörlük, ya da G.Kore tipi bir "Başkanlık", bu türden işletme sistemlerini temel alan gelişme formülleri mümkün değildir... “Türk tipi” bir model hangi biçimde olursa olsun mutlaka çok kültürlülüğü esas alan demokratik bir işleyişe dayanmalıdır...