Av. Erdinç Uzunoğlu Unutulmayacaktır



Av. Erdinç Uzunoğlu Unutulmayacaktır 

Bir güzel insan daha bizi bırakıp gitti.

 Diyarbakır Barosu avukatlarından Erdinç Uzunoğlu, 21 Ocak 2014’de gece saat 22.00 de evinde vefat etti. Bir gün sonra da Diyarbakır’da defnedildi. 

Ölüm hayatın ötesi, ayrılığın ebediliğidir. Giden çok yakınınsa ve de gidişinin acısını yüreğinde duyuyorsan gidenin ardından yazı yazmak çok zor. Erdinç kardeşimin cenazesinde, mezarı başında, taziyesinde bulunamadım. Bu nedenle hatırlayabildiklerimi yazmam, onu yâd etmem boynumun borcu. 

Kendisiyle en son 2012’de Diyarbakır’da yazıhanesinde görüşmüştük. Yoldaş Koçero kitabımı hediye etmiş, sonra çıkıp birlikte yemek yemiştik. İki gün sonrası için de; “Ben, sen ve Hüsnü Güzel üçümüz birlikte Muharrem Demir’in yerinde güzel bir kafayı çekelim. Sohbetimizle eski günleri yâd edelim. Hem Hüsnü hoca güzel Kürtçe, Türkçe şiirler okur, türküler söyler. Mutlaka gel” demişti. Tesadüf bu ya, sözleştiğimiz akşam hastalandım, buluşmamız gerçekleşmeden İstanbul’a döndüm. 6 ay sonra da sevgili arkadaşımın pankreas kanseri olduğunu ve Ankara’da tedavi gördüğünü öğrendim. Telefon açıp durumunu sorduğumda hastalığını onaylamış ama durumunun iyi ve moralinin yerinde olduğunu söylemişti. Şimdi her aklıma geldiğinde o buluşmaya gidemeyişime yanarım. 

12 Eylül’ün en zorlu günlerinde Diyarbakır’da demokratik değerleri rehber edinmiş, ayrım gözetmeden politik davalara giren ve şimdi isimlerini hatırlayabildiğim Şerafettin Kaya, Yücel Önen, Fethi Gümüş, Mustafa Özer, Hüseyin Yıldırım, Hacı Akyol, Cemşit Bilek, Hüseyin Tayfun ve Erdinç Uzunoğlu gibi bir avuç avukat vardı. Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemelerinde siyasi davaları takip eden bu avukatlar tehdit edilerek, gözaltına alınarak, tutuklanarak savunmalar engellenmek isteniyordu. Ama bu avukat arkadaşlar tüm baskılara karşın canlarını dişlerine takarak baskılara boyun eğmeden politik davaları takip etmeye çalışıyordu. Ben bunun tanığıyım. O süreçten geçenler bu avukat arkadaşlara çok şey borçludur. 

O zor, o amansız günlerde Erdinç Uzunoğlu Diyarbakır’da birkaç kez gözaltına alınıp bırakıldı. Sonrasında çok sıkıştı, baskılara dayanamaz duruma geldi. Tanıdık kaçakçılar aracılığı ile Suriye’ye geçti. Bir müddet burada kaldıktan sonra Lübnan’a, ardından da İtalya’ya geçti. Sonra yeniden Türkiye’ye döndü. Kaldığı yerden Diyarbakır’da avukatlığına başladı. Bu yurtdışına çıkışın hikâyesi ve bir avuç avukatın Diyarbakır’da, Kürt coğrafyasında verdikleri mücadele Vedat Çetin’in Puç Oldum adlı kitabında genişçe anlatmaktadır. 

Erdinç, aile dostumuzdu ve dost oluşumuzun ilginç bir hikâyesi vardır. 1960’lı yılların sonlarında kendisi öğrenciyken, İstanbul Kumkapı’da polis olan Hamza amcamın tanıştırması sonucu babamla İstanbul’dan tanışıyorlardı. Sonra kardeşim Ali Haydar 1978’de Ergani Dicle Öğretmen Okulu’nda baş muavinlik yaparken, 23-25 Aralık 1978’de yaşanan “Maraş Olayları” nedeniyle sıkıyönetim ilan edildiğinde Diyarbakır’da ilk operasyonlardan biri Dicle Öğretmen Okuluna yapıldı. Ali Haydar Üzülmez ve Hüsnü Güzel’in içinde yer aldığı okul öğretmenlerinden bir grup gözaltına alındı. O dönem gözaltı tutuklamalar için henüz hazır bile değildi, bu gözaltına alınanlar gözaltının ilkleriydi. Ali Haydar ve Hüsnü Güzel gözaltı yatakhanesi ve yemekhanesini kendileri düzenlerler. Daha sonra peyderpey Diyarbakır, Mardin ve Urfa’dan gözaltına alınanlar getirilir. Urfa’dan Halil Kırva, Diyarbakır’dan Av. Erdinç Uzunoğlu, Mardin’den Cemil İnci bu dönemde gözaltına alınanlardandır. 

Gözaltında Erdinç Uzunoğlu ile kardeşim ve özellikle Hüsnü hoca arasında çok sıcak ve güzel bir ilişki gelişir. Dost ve arkadaş olurlar. Erdinç bir hafta sonra serbest bırakılınca Ali Haydar ve Hüsnü hocanın avukatlığını gönüllü olarak üstlenir. Ben ve babam Ali Haydar’ın avukatı olması nedeniyle kendisiyle görüşürdük. Ayrıca babamla farklı zaman ve mekânda da buluşurlardı. Daha sonra 1982’de ben TKP’den tutuklanınca benim de avukatlığımı üstlendi. İstemememe rağmen çok şeyi göze alarak bir zulümhane olan Diyarbakır Cezaevi’nde birkaç kez ziyaretime geldi. Ali Haydar’ın 1987’de Ankara’daki tutuklanışında da üzerine düşeni yaptı. 

Yakalanmadan önce, Erdinç Uzunoğlu ve tanıdığım avukat arkadaşları zaman zaman ziyaret ederek gözaltılar, tutuklamalar, sorgu ve soruşturmalar, işkenceler, mahkemeler, cezaevi hakkında bilgiler ediniyordum. Bu bilgileri eşimin Diyarbakır 5 Nolu’da tutuklu olan kardeşim Ali Haydar’ı ziyareti esnasında edinip getirdiği bilgileri ve parti örgütlerinde gelenlerle birleştirerek, rapor halinde düzenli olarak bana parti tarafından verilen adrese gönderiyordum. Gönderdiklerim de Bizim Radyo ve TKP’nin Sesi Radyosu’nda Türkçe ve Kürtçe yayınlanıyordu. Radyoda bölgeyle ilgili böyle düzenli haberler yayınlanınca dinleyenler de bizim parti olarak sıkıyönetim koşullarında bile bölgede çok faal çalıştığımızı zannediyordu. 

Tutukluluğum esnasında Diyarbakır’da Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde yargılandım. Bu mahkemelerde her şey, ama her şey “emir-komuta” ile yapılıyordu. Sadece ismi mahkemeydi. Savunma yapmak çok zordu. Elimiz, kolumuz, dilimiz bağlanmıştı. Savunma ile ilgili sorunları sadece biz tutuklular değil, avukatlarımız da en az bizler kadar yaşıyordu. Oysa cezaevi, mahkeme ve savunmayla ilgili söylenecek o kadar çok şey vardı ki… O zor günlerde avukatlarımızdan Av. Hacı Akyol, Av. Mustafa Özer, Av. Hasip Kaplan, Av. Süleyman Demirkapı ve Av. Erdinç Uzunoğlu’nun ortaklaşa hazırlayıp imzaladıkları ve mahkeme salonunda okudukları 76 sayfalık hukuki değeri yüksek tarihi bir belge niteliği taşıyan “Esas Hakkındaki Savunmamızdır” başlıklı savunma ile bu gerçekleştirildi. (Savunma metni için Erbil Tuşalp’ın 12 Eylül Tutanakları: Bin Tanık adlı kitabına bakılabilinir. Dost Kitapevi, 3. Basım, Ankara 1986, s.186-193.) 

Bizler, duruşma salonunda avukatlarımızın bu savunmasını can kulağıyla dinleyip onlarla gurur duyarken, bu durum başkalarının fazlasıyla canını sıktı. Böyle bir savunmayı nasıl yaparlar diye emir komutayla yukarıdan yargılanmaları bildirilmiş olmalı ki, savunmadan elli bir gün sonra savunmayı yapan beş avukat bir iddianameyle karşı karşıya kaldılar. Hukukun olmadığı yerde savunma hakkının kutsallığı olmaz. Gözdağı vermek için, yaptıkları savunma nedeniyle avukatlarımız hakkında dava açıldı. Savunma yapanlar savunulacak duruma düştü. Yargılandılar ve sonrasında aklandılar. Duruşlarıyla onurlu bir miras bıraktılar. 

Sevgili Erdinç, şimdi mahkeme salonlarında, dostların arasında ve Diyarbakır’da sen yoksun. Ardında ışıltılı iz bırakan kayan bir yıldız gibi akıp gittin. Rahat uyu, yaptıkların unutulmayacaktır!