"Doğunun Sorunları" Tartışmalarından Kısa Bir Kesit

 Müslüm Üzülmez - 16/02/2009 21:13:46 (645 okunma)



"Doğunun Sorunları" Tartışmalarından Kısa Bir Kesit

"Doğu Sorunu" üzerine, doğrusu "Kürt Sorunu" üzerine yılardır konuşuyor ve tartışıyoruz. Bu tartışmalardan çok eski, ufak bir kesiti, ve bu tartışmalar içinde yer alan Turgut Akın'ın kaleme aldığı tarihi bir belge niteliğinde olan konuya dair bir yazısını paylaşmak istiyorum.

1960'ta, 27 Mayıs hükümet devirmesinden sonra "Doğunun Geri Kalmışlığı", "Doğunun Kalkınması", daha genel anlamıyla"Doğunun Sorunları" gündeme gelir. Basında, bu konuda tartışmalar başlar.

18 Temmuz 1962 tarihli Milliyet gazetesinin DURUM sütununda "Güneydoğudaki Sorunlar" başlıklı yazı yayınlanır. Yazıda kısaca şunlar yazılır:
«Güneydoğudaki âsâyişsizliği satıhta kalacak, tesiri geçici olacak tedbirler değil, meseleyi kaynağından halledecek çareler önleyecektir. Bunun için bölgenin durumunu iktisadî ve sosyal açıdan ele almak gerekir.»

Irkçı-Turancı haftalık Millî Yol dergisinin 20 Nisan 1962 tarihli sayısının 14. sayısında İsmet TÜMTÜRK imzasıyla "Doğunun Derdine Çare" başlıklı yazıda ise şu görüşler ileri sürülür:
«...Eskiden beri o topraklar (Kürtlerin yaşadığı yerleri kast ediyor. M. Ü.) yol geçen hanı gibidir. Jandarmalar, ordu birlikleri boşuna taban teper dururlar. Ve hiç birşey değişmez. Oraları iyi bilenler bu hali çaresiz sayarlar. İklim şartı, dağların durumu, yol durumu v.b. bu hali mukadder kılıyor, derler. O topraklar harita üzerinde bizimdir. Hakikatte değil. Oralarda yalnız Devlet nizamları değil, Türklükte eğretidir, daha doğrusu yok gibidir. O çorak, sarp, dağlık yerler Devletin yalnız parasını yer. O kadar. Ve boşuna yer. Onlardan (yani Kürtlerden-M.Ü.) Devlete ne sevgi, ne destek, ne de kuvvet gelir.

Halbuki bu durumun çaresi vardır. Keskin kılıç gibi müessir, Kristof Kolomb'un yumurtası kadar açık ve kolay bir çare. Oraya Kazak-Kırgız göçmenlerini, silahlarıyla olduğu gibi yerleştirmek...»


1 Mayıs 1962 tarihli ÖNCÜ gazetesinde, Turgut AKIN bu haddini bilmez ırkçıya "Turancılar ve Doğuya Çare" başlıklı yazısıyla yanıt verir. (Zamanında çok yankı uyandıran ve çok konuşulan bu yazının sararmış kitapların küflü sayfalarında kalmasına gönlüm razı olmadığı için, ayrıca "Ergenekon Davası" sonrası edinilen bilgilenmeler bağlamında Kürt sorununun dününü hatırlamak, genç kuşakların da bu yazıyı okumalarına olanak tanımak için yazının geniş bir özetini buraya alıyorum.) Turgut AKIN yazısında şu düşünceleri savunur:

«Turancıların şimdi gericilerle kader birliği yaptıkları bir gerçek. Kapitalistlerin besledikleri yayınlarla ortalığı velveleye verdikleri ve olumlu hiçbir tutar tarafları olmadığı da gerçek. Milliyetçiliği kimseye kaptırmadıkları, din ahlâk ve büyük Türkiye sloganlarıyla beşikteki çocukları bile güldürdükleri bilinen şey. Parlâmentoda sözcülerinin bulunduğu, eski iktidar artıklarının atına binip bukalemun gibi her ortamdan faydalandıkları da gün ışığında açık. Neden bunlara karşı çare düşünülmez bilinmez? Türkiye'nin gerçekleriyle taban-tabana zıt görüşlü oldukları sağduyu sahibi herkesi ürkütmeye yeter. Bakın bunun en açık örneği, 14. sayılı Millî Yol denilen (aman sevsinler onların millî yolunu) dergilerinde var. Her sahifesi dehşet kusuyor. Kadirli ağaların savunucuları bunlar. Yılanların Öcü, Köy Enstitülerine karşı savaşçı bunlar. Ellerindeki en büyük kalkan da komünizme çatma var tabiî. Ve bunlar katıksız büyük milliyetçiler. Türkiye gerçeklerine hakikaten parmak bassalar, ekonomik kriz geçiren, büyük problemlerin çözülmediği bir devrede bir çözüm yolu bulsalar can kurban! Ama gelin görün ki, her satırı başka bir telden çalıyor. Bakın İsmet Tümtürk bey Doğunun problemlerine nasıl çare buluyor; Doğu üstüne ne güzel öyküler yakıyor. Birlikte okuyalım: "...o topraklar harita üzerinde bizimdir. Hakikatte değil. O çorak, sarp, dağlık yerler Devletin yalnız parasını yer. O kadar. Ve boşuna yer. Onlardan Devlete ne sevgi, ne destek, ne de kuvvet gelir." Bay Tümtürk akılları durduran ipe sapa gelmez bu teşhisten sonra öyle tatlı bir çare buluyor ki. Tatbiki o kadar kolay ki. Tümümüz içeceğiz kımızı, bineceğiz atlarımıza hurra Orta Asya'ya. Gelin diyeceğiz. Kırgızlı kardaşlarımıza geliniz. Sizler düşman çizmesi altında çok ezildiniz. Amerikan buğdayından size de veririz. İşkillenmeyin, hayat seviyemiz yüksektir. Kuru bir hayali tümümüz bölüşür gideriz şuncacık dünyada. İşsizler kitlesine sizi de katarız. Aç kalırsak beraber kalırız. Sevgili çilekeş Kırgız-Kazak kardaşlerimiz. Hem yılan hikâyesine dönen Doğu problemlerine birebir çare sizsiniz. Bakın şöyle: "Halbuki bu durumun çaresi vardır. Keskin kılıç gibi müessir, Kristof Kolomb'un yumurtası kadar açık ve kolay bir çare. Oraya Kazak-Kırgız göçmenlerini, silahlarıyla olduğu gibi yerleştirmek." Yaa! Sizler topunuz tüfeğinizle daha sarp dağlarda yaşadığınız için "bugün bize sert ve başa çıkılmaz gibi görünen bizim Doğu illerimizin" canına ot tıkar pestile çevirirsiniz. Yani Bay Tümtürk demek ister ki; şimdiye dek -ona göre- Doğu yalnız Devletin parasını yer. Ama onlardan sevgi, destek ve kuvvet görmez. Görmeyince de onları yok etmek en iyi çare. Buna da meydan okuyacak yalnız Kazak-Kırgız Türkleridir.

Bir noktada daha yanılıyor Tümtürk. Doğulu her devirde daima külfetlere katlanmış ve fakat nimetlerinden mahrum kalmamıştır. Devletin yalnız eski devirde işe yaramayan birçok seçim fabrikasını yemiştir. Mahrumiyet bölgesine giden bazı istismarcı memurlara, şeyhlere, hocalara kul olmuştur. Cihan savaşında, Yemen'de, Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşında (...) O bölgenin çocuklarından kan döken olmadı mı?

Bay Tümtürk şunu unutmasın ki, memleketin en kriz geçirdiği devirde Doğulu daima devlete destek olmuştur. Tüm gericilerin, kuyrukların, Turancıların ve Faşistlerin memleketimizin günışığına çıkmasını temin eden Anayasamıza "Hayır" dedikleri zaman Doğulu topyekûn evet demesini bilmiştir. Yirminci asırda bu keskin buluşa pes doğrusu. Durun daha bitmedi; Kırgız kazakları silâhlı olarak Doğu illerinin sınır boylarına yerleştirilince Doğulular artık gık diyemeyecek. O bölgenin meseleleri de kökünden halledilmiş olacak böylece. Yani açıkça beyefendi ne Anayasayı ve nede insan haklarını kale almadan ilkel çağlardaki metotla Doğuya çare buluyor. Haydi ey muhterem basın! Asrî Kleopatra Liz'in serüvenlerini bir tarafa bırakıp da sarılın kaleme. Ey sağduyu, ey ilerici aydınlar, üniversiteli gençler, ey milli birliğe halel gelmesini önleyecek görevliler, ey kamu savunucusu savcılar harekete geçsenize. Devletimize, hükümetimize bundan açık hakaret, millî birliği bozucu daha ağır yazı olur mu bilmiyorum.»

Bu yazı üzerine tartışmalar alevlenir ve de derinlik kazanır.

Aylık BARIŞ DÜNYASI dergisi Mayıs 1962 sayısında "Doğunun Kalkınması Türkiye'nin Kalkınması Demektir" makalesini yayınlar. Bu makalede birçok şeyin altı önemle çizilir. Bunlardan biri de, bugün çok tartışılan konulardan biri olan anadilde eğitim ile ilgili olarak şunlar yazılır:
«Kültürel kalkınma da aynı zamanda plânlanmalıdır. Niçin ana dili Kürtçe olan ve bundan başka dil bilmeyen vatan çocuklarımıza, kardeşlerimizin yavrularına kendi anadillerini de öğretecek okullar açmayalım? Niye bu dilin edebiyatını, filolojisini bölgenin üniversitesi araştırmasın? Niçin Kürtçe gazete çıkmasın, kitap basılmasın?

...Doğuda Kürtçeden başka dil bilmeyen Türk vatandaşlarının çocuklarını okutacağımız mektepleri, bu vatandaşları cemaat kabul etmediğimiz için, Devlet kuracak ve nasıl ki İstanbul'da Rum, Ermenî, ve Musavî Türk vatandaşları, kendi anadilini mektepte öğreniyorsa, Doğulu vatandaş ta aynı haktan istifade edecektir.

Doğudaki ilkokullara (Orta ve yüksek kademelerde tedrisat Türkçe olacaktır) Kürtçe, grameriyle birlikte ders olarak konmalıdır. Hattâ gerekiyorsa, Kürtçe tedrisat yapılmalı ve fakat kuvvetli şekilde de Türkçe öğretilmelidir. Kürtçe bir gazete veya mecmua neşredilmesi yerinde olur. Niye güzel kitaplar Kürtçeye tercüme edilmesin? Niye mahallî bir radyo istasyonu Kürtçe neşriyat yapmasın?»

Barış Dünyası'nın bu yazısına, haftalık YÖN gazetesinin 13 Haziran 1962 tarih ve 26. sayısında 15 Doğulu Genç "Doğu Davamız" başlıklı yazılarıyla yanıt verirler. Gençler, yayınlanan makalenin "maskeli bir asimilâsyon" koktuğunu ve getirilen önerilerin yetersiz olduğunu dile getirirler. Sonra da şu soruyu sorarlar: «Peki niçin halkların, milletlerin birliği, beraberliği, yan yana birbirlerinin edebiyat ve dillerine saygılı kardeşliği değil de illâ da -sert veya tatlı usulle- ana dili transfer etmek, tek ırk, tek kültür kaynaştırmak


Doğulu 15 Gencin "Doğu Davamız" başlıklı yazısına Barış Dünyası dergisi Temmuz 1962 sayısında bir yanıt verir. Bu yazıya karşı, Doğulu 15 Genç deYÖN gazetesinin 25 Temmuz 1962 tarihli sayısında yeniden bir yanıt verirler. Tartışma bitmez. Yayın organlarında devam eder... (Mehmed Emin Bozarslan, Doğunun Sorunları, İş Matbaası, Ank.1966, s. 189-204.)

***
Ve hâlâ tartışıyoruz. Kürt sorununda ilerlemeler kaydedilse bile, daha çözümden şimdilik çok uzağız. 50 yıldan fazladır konuşulup yazılıyor, ama alınan yol ile tartışılan süreyi matematiksel olarak kıyasladığımızda sanki havanda su dövmüşüz gibi…

Yarım asırdır tartışılan bir konuda bu kadar küçük bir ilerlemenin olmaması gerekir(di).

Acaba bu kadar az bir yol almamızın nedeni veya nedenleri ne olabilir?