AKMAK MI DONMAK MI?

Mustafa Alagöz - 10/07/2007 17:45:29 (460 okunma)

AKMAK MI DONMAK MI?

Seçimler ülkelerin politik yaşamında farklı görüşlerin kendilerini ortaya koymaları için önemli fırsatlar oluşturur. İnsanların tepkileri, arayışları, istekleri ve önerileri günlük yaşam içinde biçim kazanır, kristalleşir. Bu oluşumların niteliğini, deyim yerindeyse kristallerin nasıl ışıltı yaydıklarını seçim sürecinde açıkça görebiliriz.

Yönsüz yolculuk olabilir mi? Ya da doğrultusuz çigi olur mu? Modern dönem, tekil bireyin kendi bireysel projesini oluşturabildiği, kendi akıl işletimi ile kendi niyetini ve amacını belirleyebildiği tarihsel bir süreçtir. Her bireyin kendi özgün fikirlerini dile getirme hakkını kazanması ve bunun güvence altına alınması, insanlık tarihinin en kutsal, bir o kadar da zorlu mücadele alanı olmuştur. Zorluk, öncelikle egemenler ve iktidar odaklarının koyduğu engellerden doğar. Fakat engelin daha da büyüğü neyi niçin istediğini bilememekten kaynaklanır. İstek, bir yoksunluktan beslenir. Bu yoksunluk bilinci, insanları mücadeleye iter. Düşünce özgürlüğü, politik özgürlük, örgütlenme özgürlüğü , ..vb. işte bu yoksunluk bilincinin başkaldırısı ve kazanımları ile kazanılmıştır. Her insanda kendi yoksunluğunu fark etme gücü ve bunu giderme isteği doğal olarak vardır. Fakat bunu belirli bir hale getirmek, yaşamın bütünlüğünü kapsayacak olgunluk düzeyine çıkarmak, uygulanabilir nesnel kazanım yapabilmek kendiliğinden olmuyor. Gözlem, araştırma, anlama, fikir üretme ve öneri ortaya koymak gibi bir dizi düşünsel çabayı gerektiriyor. Gereksinimler doğal, projeler ve öngörüler ise tinseldir. 

Bu anlamda politik yaşam da tinseldir, yani bir bilgilenme, gözlem yapma, öneri sunma, daha da önemlisi sorumluluk üstlenmedir. Politik alanda farklı görüşler ve önermeler olduğu ve olmak zorunda olduğu açıktır. Ancak görülebildiği kadarıyla en keskin ayrımlar bilgi edinme ve algılama düzeyinde değil çözüm yolu ile ilgili önerilerin sunulduğu aşamada ortaya çıkıyor. Çünkü bilgi, araştırma, inceleme vb. şu amaca hizmet eder: Sorunlara çözüm yolu bulmak, yeni bir yaşam kurmak. Bu noktada karşımıza başka sorunlar çıkıyor. Çözüm yolu ararken bakış açımız, başka bir deyişle duruş merkezimiz ne olacak? Gelenekler mi, ideolojik ön kabuller mi, çıraklar mı, korkular mı, kişisel hırslar mı? Elbette bunların herhangi birisi veya bir kaçı duruş noktası olarak seçilebilir; fakat ne seçilirse seçilsin tarihsel akışa, ekonominin, teknolojinin, düşünsel yaşamın yasallıklarına ve gereklerine uymayan hiç bir duruş sonuç alamaz. 

Ülkemiz politik açıdan oldukça hareketli günler yaşıyor. Partilerin görüşleri, seçim sonuçları, ülkenin geleceği hakkında çok yoğun tartışmalar oluyor. İçinde ne kadar tehlikeli ve saçma fikirler olsa da bu söylemlerin olması gene de bir zenginliktir. Çünkü onun saçmalığını söyleyenleri neden saçma olduğunu tanıtlamaya iter, böylece düşünce üretimine katkıyı teşvik eder diye düşünüyorum. 

Seçim ortamında Türkiye, özellikle muhalefet partileri ve askeri kaynaklı görüşlerle bir korku histerisine sokulmak isteniyor. Son zamanlarda yayınlanan komplo teorisi içeren pek çok kitap, inceleme yazıları, köşe yazıları tarafından bu korku tüneli daha da daraltılıp karanlık hale sokulmaya çalışılıyor. Korku ve tehlike çığırtkanlığı yapmak, görüldüğü kadarıyla iki nedene dayanıyor; birincisi, değişen yeni koşulları anlayamamak, yeni koşulları yönlendirecek çıkış yolları bulamamaktan; ikincisi ise ekonomik, politik, bürokratik vb. ayrıcalıkları kaybetme telaşından.

Kimi muhalefet partileri eleştirilirken inandırıcı, akılcı, gerçekleşebilir politika üretemedikleri dile getiriliyor, bu görüşlere katılmamak mümkün değil. Yukarıda sorduğumuz soruyu hatırlatırsak, hangi temelde ve hangi amaca yönelik olduğunu belirlemeden ortaya tutarlı bir görüş koymak mümkün mü? Elbette herkesin kendine göre merkezi bir duruşu vardır. Bunlar Ulusalcılık olabilir, Atatürkçülük olabilir, İdeolojik olabilir, Komplocu ve Globelci olabilir. Fakat hangi noktada durulursa durulsun herkesin bastığı toprak (politik ve sosyal gerçeklik anlamında) ve çözmek zorunda olduğu sorunlar aynıdır. Sorunlar ve üzerinde yaşadığımız zemin bunlardan bağımsızca vardırlar ve ancak kendi gerçekliklerine uygun olana yaşam hakkı verirler. Türkiye’de yaşayan her insanı ilgilendiren sorunlar ve bu sorunların çözümü için değişik görüşler de var. Görüldüğü kadarıyla tüm görüşler iki temel eksen etrafında kümeleniyorlar. Dünyayla bütünleşmek, geleneksel anlayışlara yapışıp kalmamak, diğeri ise “ulusalcı merkezli”yaklaşımlar. Bunu iki uç olarak kabul edersek bu iki ucun arasında salınanlar da var; fakat bunlar nitelik olarak ayrı bir şey söylemiyorlar. Elbette bu genel bir ayrımdır, ayrıntılarına girmek bu yazının sınırlarını aşar. Ancak Türkiye’nin kaderi hakkında kendinde sorumluluk duyan; bu konuda ister muhalefet, ister iktidar, ister bağımsız bir birey olsun şu sorunların nasıl çözüleceği konusunda öneri üretmeliler diye düşünüyorum. Arıca, söz konusu sorunların çözümü için şimdiye kadar yapılan uygulamaları da göz önünde tutmak gerekiyor.

-Kürt Sorunu: Yanlış rakam verebilirim ancak bildiğim kadarıyla Türk Ordusu şimdiye kadar 24 kez Kuzey Irak’a girmiş, peki sonuç ne oldu? Türkiye’nin bu bölgesinde yaşanan sorunu Kürt Sorunu olarak görmeyen bir anlayış herhangi bir politika üretebilir mi? (Şiddet ve baskıdan başka)

-Devletçilik günümüzde ekonomik bir model olarak yaşatılabilir mi? Çeteleşmenin, rüşvetin, ihale soygunculuğunun, ekonomik verimsizliğin, kadrolaşmanın bir kaynağı olan Ekonomide Devletçilik konusunda tutumu net olmayan bir partinin …özelleştirme konusunda tutarlı muhalefet yapası mümkün mü?

-Farklılığımız zenginliğimiz dendiği halde, tam tersine farklılığı varlığımız için ölümcül bir tehlike gören geleneksel tutumu terk etmeyen bir kimse gerçekten demokratik ve özgür bir yaşama katlanabilir mi?

-Genel Kurmay Başkanlığının muhalefet partileri kadar fikir ‘beyan’ ettiği bir ortamda, demokrasinin güvencesini orduda gören anlayışlar demokratik açılım sunabilir mi?

-AB ilişkileri sürecinde atılan adımları ve yapılan değişiklikleri içeriğinden çok, bunların bize yapılan bir dayatma olduğunu, ülkeyi parçalama amacı güttüğünü söyleyip sorgulamadan karşı çıkan bakış açısı dünyadaki gelişmelere ayak uydurabilecek açılımlar sergileyebilir mi?

Sorular çoğaltılabilir. Baştaki soruya tekrar dile getirmek gerekirse; yönsüz yolculuk olur mu? 

Sonuç olarak da şu önermeyi ileri sürebiliriz: Her merkezin çeperi kendi etrafındadır. Yarıçapınızı istediğiniz kadar uzatın hep aynı merkeze bağlı kalırsınız. Merkezsiz de olunamayacağına göre ne yapmalı? Merkezden merkeze geçme dinamizmini ve kendine güveni göstermek gerekiyor. Kaçınılması gereken temel noktanın şu olduğuna inanıyorum: Ortaya belirli ilkeler ve ölçüler koyup herkesi buna uymaya zorlayamazsınız, düşüncenizi şiddet yoluyla kabul ettiremezsiniz, size karşı diye ötekini şiddet yoluyla susturamazsınız. Bunlar birer dilek ya da safça dile gelen yüzeysel özlemler değil, tarihsel ve toplumsal deneyimlerden çıkmış somut gerçekliklerdir. İsteseniz de yapamazsınız, belki biraz can yakarsınız ama sizin de canınız yanar. Özgürlüğün direnci kırılamamıştır. Düşüncenin kendisi özgürlüğün en belirleyici güvencesidir. 

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…