Atatürk ve Hegel: İki aklın buluşma noktaları

 

 

Tarih her zaman insanın vazgeçilmez ilgi alanı olagelmiştir. Yazının amacı bunun nedenlerini değil; Atatürk’ün, bir ulusun yeniden doğuşuna önderlik ederken gösterdiği tarihsel inisiyatif, düşünce derinliği, ilkelerindeki evrensel boyutun Hegel’in tarih felsefesiyle taşıdığı paralellikleri göstermek olacaktır.

Olguların ve tarihsel süreçlerin kavranması, inceleme yöntemine bağlı olarak değişiklik gösterir. Ancak bu durum, onlar gerçekte ne iseler öyle olmalarını değiştirmez. Belirli bir gerçeklik hakkında farklı görüşlerin olması, hakikatlerine uygun olarak kavranamayacağı anlamına gelmez. Tarih gibi bir alanda çok farklı düşüncelerin olması doğaldır. Geçmişte kalan, bugünde isteğe göre ele alınabilen olaylar yığını içinde yol alabilmek pekte kolay olmasa gerek. Ancak tarih bir süreç olduğu için, olgularda başka bir yerden değil de onun içinden titrediğine göre, ussaldır. Ussallık kavranabilirliğin hem olanağı hem de kanıtıdır.

Tarih ilerlerken, tek tek insanlar ve halklar yaşamları boyunca gereksinimleri, alışkanlıkları, amaçları doğrultusunda etkinlik gösterirler. Birbirinden bağımsızmış gibi görülen bu olayların bir tözü olduğu görülür. Bu öznelerin özgürleştirici eylemleridir. Hegel’e göre tarih Tin’in kendini açımlamasıdır. Ona göre üç tür tarih yazımı vardır.

“a) Kaynaktan tarih

b)Düşüngenen tarih
c) Felsefi tarih” (1) (TARİHTE AKIL s. 11)

O felsefenin tarihe Us’u kattığını söyler ve kendi felsefi dizgesini tarihe uygular. Başka bir deyişle felsefi dizgesini tarihte tanıtlamaya girişir.

“..Demek ki, tinin tasarımıdır tarihte gerçekleşen.” (2) (s.62) Bunun doğru olup olmadığı ayrı bir konu; ancak benim ilgimi çeken; Atatürk’ün söylevini okuduğumda eylemlerinin, tasarımlarının ve gözlemlerinin gerisindeki aklın felsefi boyutları oldu.

KARŞILIKLI ÖRNEKLER

“Dünya-tarihi, tinin nasıl yavaş yavaş bilinçlenip doğruyu istemeyi öğrendiğini gösterir yalnızca. Bir başlangıç yapar, ana-noktaları bulur, sonunda tam bilince kavuşur. ... Zorunlu basamaklanışı içindeki halk-tini ilkeleri, genel bir tinin öğeleridir, öyle bir genel tin ki bu öğeler üzerinden tarih, kendini içine alan bir totaliteye varır ve aynı zamanda bu süreci sona erdirir.” (s.78)

Doğruyu istemesi tinin kendini bilmesidir. Ancak burada sözü edilen “doğru” nedir? Önümüze çıkan bir sorunun çözümü için kullanılan yöntemin, ya da isteğin doğru kabul edilmesinin ölçüsü var mıdır? Evet vardır; bu belirli bir tarihsel durumda özgürleşmenin somut içeriğinin belirlenmesidir. Tarihin akışına baktığımızda, belirli dönemlerde sınırlı hedeflere bağlı olsa da genel bir ereğin açılımını görebiliyoruz: Özgürlük. Bu ise somut olarak politik, ekonomik ve düşünsel yaşamda bireylerin ve somut toplulukların kendi istençleri ve isteklerini belirleyip bunu hak olarak gerçekleştirmeleridir.

Atatürk ise şöyle diyor:

“Beliren ulusal savaşın tek amacı (ana nokta), yurdu yabancı salgınından kurtarmak olduğu halde, bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulusal istence dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimlerini evre evre (zorunlu basamakları) bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi, doğal ve kaçınılmaz bir tarih süreci idi. ...Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve nesnel savaşa boş kuruntular niteliği verebilir ve dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasından da, alışkanlıklarına, düşünsel yeteneklerine, ruhsal durumlarına uymayan olası değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için uygun ve güvenilir yol, her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı.” (SÖYLEV. CİLT:1-11 Çağ pazarlama YAY. S.45)

Temel nokta tespiti, sürecin aşamaları, olgunlaşmamış öğelerin zamansız olarak öne çıkarılmaması tutarlılığını, başka bir ifadeyle düşünsel bütünlüğü görebiliyoruz.

“Dünya-tarihinde bizi ilgilendiren ide’dir: İde kendini nasıl insan istenci, insan özgürlüğü yoluyla dışlaştırıyor, işte bu noktayla ilgileniyoruz. Bu dışlaştırmanın sonucu olarak nasıl olup da istenç, özgürlüğün soyut tabanı haline geliyor, bu istencin ürünü ise bir halkın tüm törel varoluşu oluyor, bunu soruyoruz. Bu biçimde ele alınan ide’nin ilk ilkesi, dediğimiz gibi, soyut ide’nin kendisidir, öteki ilke ise insan tutkusudur: İkisi birlikte dünya-tarihi dediğimiz halının atkı ve ipliğini meydana getirirler. Kendi başına ide gerçekliktir, tutkular ise ona uzanmak için kol. Bunlar uç noktalardır; bunları bağlayıp bir araya getiren merkez, özgürlüktür. Nesnel olarak ele alındıklarında, ide ve tikellik zorunlulukla özgürlüğün büyük karşıtlığı içinde yerlerini alırlar.” (T. AKIL Ara Yayıncılık, s.86)....

“Birey, kendi totalitesine göre ne kadar güçlü olarak tözselliğe katılıyor, ideyi de içine alıyorsa, o kadar aslına yaklaşıyor demektir.” (T. AKIL Ara Yayıncılık, s.92)

Birey koşulların sınırları içinde, onun verileri ile etkinlik gösterir. Önceden biz bilmesek de tarih ereğine doğru devinir. Erek önceden tasarlanıp belirlenmiş bir şey değildir. Devinimin kendisi, kaynağını öznenin eylemlerinden alan özgürlüğün varediliş sürecidir. Gereksinimler, istekler, ilgi alanları, amaçlar, tutkular tek tek her bireyin etkinliklerinin kaynağıdır; bunların gerçeklenişi ise öznenin kendini oluşturması, aynı anda özgürleşmesidir. Erek; bu sürecin hem kendisi, hem de yöneldiği ufuktur. Özne-eylem-özgürlük bir bireşimdir; geçmişte, bugün ya da gelecekte olmuş ve olacak olan; yaşama katılıp var eden her eylemde bu bireşimi görmek mümkündür. Bu bireşim tarihin tözüdür.

“Bugün bütün dünya ulusları yalnız bir egemenlik tanırlar: Ulusal egemenlik... Örgütün öbür ayrıntılarına bakacak olursak, işe köyden ve mahalleden ve mahalle halkından, yani bireylerden başladığımız görülür. Bireyler bilinçli olmadıkça, haklarının bilincinde bulunmadıkça (idenin istenç ve özgürlük olarak dışlaşması), yığınlar istenilen doğrultuya, herkes tarafından iyi veya kötü doğrultulara sürüklenebilirler.”

“Ben, doğal yolunda yürümekte olan devrim evrelerini soğukkanlılıkla izlerken (kendi totalitesine göre tözselliğe katılıyor), yarının önlemlerinden başka bir şey düşünmüyordum.” (s.203) “Ben de, genel ve tarihsel görevimin o güne ilişkin evresini (dünya tarihi dediğimiz halının atkı ve ipliği), açıkladığım gibi, yapmıştım. Ama genel görevimin gerektirdiği temel işi yapma ve uygulama zamanı gelince de hiç duraksamadım (kendi başına ide gerçekliktir tutkular ise ona uzanmak için kol),” (s.335)

En güçlü tutkular, iyi niyetli özveriler, kahramanca eylemler bireyin özgürlüğüne, evrensel hak ilkelerinin gerçekleşmesine hizmet etmiyorsa tarih tarafından bir kenara atılırlar. Bireysel deha, somut durumdan kalkarak, süreçte, henüz açığa çıkmamış olanı sezinlemekle, geleceğe yönelik tasarımları bununla uyumlu kılabilmekle eş anlamlıdır. Tarihi kişilikleri ve tarihteki olayları anlayabilmenin yolu; duyguları canlandıran etkilerinden, haklarında ayrıntılı bilgiler elde etmekten, şimdi yaşananlarla benzerlik göstermesinden geçmiyor. Bunlar olsa olsa kavrayışa malzeme olabilirler. Sonsuz çeşitlilikte, farklı zamanlarda ortaya çıkan olayları anlamak; aşamalarını, birbiriyle olan iç bağını, ortaya çıkışındaki ve devinmelerindeki güdücü etkiyi bilebilmektir.

“Dünya-tarihinin bireyleri de kafalarına taktıkları şeyi değil, doğru ve zorunlu bir şeyi istemiş ve meydana getirmiş, içlerine doğan şeyin, zamanı gelmiş ve zorunlu bir şey olduğunu bilen kişilerdir.” (Hegel. T. AKIL. S. 100)

“Ulusal Savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde, kendi düşün ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşıt olmaya başlamışlardır. ...

Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun duyuncunda ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi kendi duyuncumda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım” (SÖYLEV, s.45)

Bir insan topluluğuna karakterini veren onun tinidir. Tarih boyunca yok olup giden, bir üst aşamaya geçen, bilince konu olan onların gelenekleri, sanatları, dinleri, bilimleri ve yasalarıdır. Olaylar bunların görüntüsü ve taşıyıcısıdır. Halk dediğimizde bir araya gelmiş insan kalabalığı değildir, onları belirleyen kimlikleri vardır; bunun içeriği ise bilinçleriyle var ettikleri şeylerin toplamı ve bunların ilkeleridir. Halkların var olmaları ya da yok olmaları bu bilinçlerine ve ilkelerine bağlıdır.

“Halkın egemenliğinin elinden alınması dış şiddete bağlı gözükür. Ancak bu dış şiddet görünüştedir: Hiçbir güç, halk-tini zaten kendiliğinden canlılığını yitirmiş, ölmüş olmadıkça, ona kendini onu yıkarak kabul ettiremez.” (Hegel. T. Akıl s.73)

1919 yılında Atatürk’le görüşen Amerikalı General Harbord sorar:

“Ulus, düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da başarı elde edilemezse ne yapacaksın?”

Yanıt çarpıcıdır:

“Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını (Tini, ilkesi) korumak için düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarır (idesi, istenci): Ya başaramazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz. (Ussal olan budur).”

Her olgu gibi tarih de bilince konu oluyor. Anlamak ve anlamlandırmak düşünen varlık olarak özsel bir kaygımız. İnsan bilmeyi ve anlamayı ilişkilerinin merkezine koyarsa yaşamı daha dolu, huzurlu ve zevkli oluyor. Birey kendini diliyle anlatır, eylemiyle yaratır. Hep bilmenin-anlamanın ve eylemenin sürecinde varoluyoruz. Zaman zaman günlük kaygılar, sıkıntılar her şeyin önüne geçebilir; ama yakından bakınca bu görünüştedir. Anlama gereksinimi kendini hep duyumsatır, doyuruldukça daha fazlasını ister. Bu ‘açgözlülük’; aklı sürekli olarak uyarır, düşünceyi araştırmalar sürükler, duygularımızı besler; yani kendimiz olmamıza yol açar. Anlamanın anlamı bizzat kendisidir.