AYNADAKİ YALANCI

Mustafa Alagöz - 15/11/2010 1:04:32 (386 okunma)



AYNADAKİ YALANCI

Yanılgıya düşmek ya da hata yapmak Akla ait bir edimdir. Çünkü sadece bilmeyle ilgili deneyimlerde yanlış ve doğrudan söz ederiz.Doğada yanlış-doğru diye bir şey yoktur, onlar kendilerinde nasılsa öyledirler; cansız nesneler fiziksel-kimyasal yasalılıklarına bağlı olarak varlıklarını sürdürürler, hayvan ve bitkiler ise biyolojik kurguları ne ise onu işleyip dururlar. Hatta bu anlamda doğanın tarihi yoktur. Eğer dış biçimin değişik görünümlerde ortaya çıkma silsilesini tarih olarak kabul etmezsek.

Yanılmak biz insanlara ait bir deneyim olarak ortaya çıkar. İnsan dediğimizde de onu değişik yaşam merkezleri olan canlı bir varlık olarak düşünmek zorundayız; içgüdüleri (Doğal yanı), duyguları (psişik yanı) ve aklından söz etmek durumundayız. Bu üç enerji odağının organik birliği (Matematiksel toplam değil) ise Ruh kavramı ile karşılanabilir. 

Varoluşta ne birbirinin tekrarı olay, ne de birbirinin eşiti nesne vardır: Bu anlamda eşitlikte yoktur. Eşitlik sadece rakamlarda vardır ama onlarda olgu değil, içeriksiz düşünsel soyutlamalardır. Bunları söylemenin anlamı ne? Eşitlik, özdeşlik, doğruluk, yanlışlık kimin umurunda; biz insanlardan başka. 

Bir zamanlar kendi kendime sormuştum; “Bir insanda en önemli özellik ne olabilir?” 

“İnsanlar eşit değil eşsizdirler”: Doğru bulduğum bu önermeyi bir yerden okuduğumda yukarıdaki soru farklı bir boyutta karşıma çıktı. İnsanlar eşit değilse tümünü kapsayacak denli geçerli bir özellikten söz edilebilir mi? Nitelikler birer soyutlamadır ve mutlaktır, bunlar bir nesnede veya olguda duyulara açık hale geldiğinde özellik olurlar. Mutlak kavramı çok insanı tedirgin eder, biliyorum. Ama sözcüklerin kültürel dünyada hangi içerikle kullanıldıklarının ötesine geçip kavramsal düzeye çıktığımızda artık olgunun kendisine, onun içsel yasalılığına boyun eğmek zorunda kalırız. Burada keyfilik söz konusu olamaz. Çok moda olan şu “sana göre-bana göre, her şey görecelidir” türünden düşünsel yüzeysellik kendine çeki düzen vermek zorunda kalır. 

Her insan eşsizdir ve her insan bunu içinde duyumsar. “Eşsizlik” duyumsaması insanın içinde bir enerji kaynağı olarak onu kışkırtır, bu yönde eyleme sürükler. İnsan kendini farklı görmeye başlar. Farklı olduğu avuntusu onun bir otorite olma isteğini, dikkatte alınması gereken ayrıksı bir birey olduğu zannını güçlendirir. 

Akıl kendi zanları ile kendi kendini kandırırken bile olaylar ve olgular arasında ilişki kurmadan varolamaz. Herhangi bir önerme, ilke, tasarım üretirken bile kendince gerekçeler bulur ve bunları birbiri ile ilişkilendirir. Zanlarda da aynı tutumu sergiler. Zihin-Ego-Zan bir üçleme olarak birbirini döngüsel olarak üretirler: Zihin egonun besin kaynağı, zan ise bunun ikisinin ürünüdür. Zanlar da yaşayabilmek için güçlü bir egoya ve sürekli biriktirilen zihinsel malzemeye gereksinim duyar. Zihin kısaca söylersek insanın geçmişidir; alışkanlıklar, inançlar, bilgiler ve tecrübelerden oluşur. Bunların hepside bir biliş biçimidir, bu anlamda zihnin en güçlü dayanağı bilgidir. 

*** 

Diğer canlılardan farklı olarak insan sözle eğitilen bir varlıktır, söz ise insandan insana bilgi taşıyan bir enerji paketi. Her bilgi sadece bir haberdir. Haber kendi başına sadece bir malzeme, başka bir deyişle hammaddedir. Haber yorum için kullanıldığında ortaya çıkan her ne ise işte o yaşamsal bilgidir. Yorum derken edinilen bilgileri başka bilgilerle harmanlayarak başka biçimde yeniden dillendirmeyi değil; onun eyleme geçirilmesini, benliğin yapılandırılmasında bir yapı taşı olarak işlevlendirilmesini kastediyorum. Yunus’un özlü söylemiyle 

“….İlim kendin bilmektir”

İç dünyamız ne denli uyumsuz ise o denli mutsuzuz demektir, farkındalığımız ne denli zayıfsa ruhsal dünyamız o denli parçalı demektir. Bunların belirtilerini sadece kendimiz duyumsarız, sadece kendimiz yaşarız, sadece kendimiz çözebiliriz. Çoğumuzun başına gelir; nedenini bilemediğimiz anlamsızlıklar, gerginlikler, umutsuzluklar, yalnızlık duygusu, sevilip-sevilmediğimizden duyduğumuz kuşkular hepimizin tanık olduğu içsel yaşantılardır. Bunlar başımıza gelir, kurtulmak isteriz ama kolay kolay yakamızı bırakmaz. Vücuttaki herhangi bir ağrı aslında bize bir uyarıdır;“dikkat et burada bir arıza var”. İç dünyamızda aynı; yukarıda sayılan ruhsal haller de aslında bizden bize bir çağrıdır: “Bir yerlerde kargaşa var, birbiri ile geçinemeyen arzular ve beklentiler var” 

Günlük algılarımız ve deneyimlerimiz aslında içimize kattığımız yaşam enerjileridir. Kendilerini alışkanlık, inanç, beklenti, özenti, hırs vb. biçiminde organize ederler. İçimizde belirleyici yönlendirici güç odakları haline gelirler. Mutsuzluk, gerginlik, tedirginlik gibi olumsuz ruhsal haller olarak kendilerini ortaya koyarlar. Bu güçlerin aşırı noktalara, yani tümden denetleyemez hale gelmesi bir hastalık durumudur (psikolojik).

Çoğunlukla birbirinin tersi yönde hareket ettikleri için yaşam enerjimizin bölünmesine ve dağılmasına yol açarlar. Örneğin bir şey arzularsınız ama erişemezsiniz, bir isteğiniz var ama değerlerinizle ters düşerler; yeni bilgiler ve deneyimler edinirsiniz ama eskiden kalma inançlarınız vardır; Bir maceraya atılmak istersiniz ya da heyecan duyacağınız bir yaşantı denemek istersiniz ama kurulu bir düzeniniz ve günlük çıkarlarınız vardır. Bu liste uzatılabilir. Günlük yaşantımızda bu iç savaşları hep yaşarız. Sorun burada ortaya çıkar. Taraflar karşıttır; onları inkâr edemezsiniz, yok sayamazsınız… Bu durumda ya bastıracaksınız ya da dinamik bir bütünlüğe getirerek dolu dolu yaşayacaksınız. 

Nasıl? Açıkça söylemek gerekirse nasılını ben de yeterince bildiğimi söyleyemem, ancak bunun olanaklı olduğuna eminim. Ama ne olmazsa içsel bütünlüğü kurmanın yolu açılır, insan kendi varlığından lezzet alır duruma gelir konusunda şunu söyleyebiliyorum: Zihnin aynasını temiz tutmak ve Ego’nun zincirlerinden kurtulmak… Bu, sürekli bir iç hesaplaşmayı, kişinin kendini kendinin önüne koyarak irdelemesini, söylediklerinin ve yaptıklarının hesabını kendi kendine vermesini gerektiriyor. Yaptığımız her etkinlikte, edindiğimiz her yeni bilgide kendimizde bir farklılık yaratmış oluruz. Elbette bunlar çok güzel ve önemli, ama hemen bunun yanında görünmez bir hayalet gibi Egoda hareket geçer. İnsan her yaptığı ile kendini kolayca özdeşleştirme eğilimindedir. İşte bu özdeşleşme Ego’nun ayağa dikilmesi ve kişiyi ele geçirmesidir. Bunu kendi üzerimizden ya da başkası üzerinden denemek çok kolay. Örneğin; bir öğretmenin öğretmenliğine, bir şairin şairliğine, bir boks antrenörünün antrenörlüğüne laf edin alacağınız tepkiyi görün. Daha yakın örneklerde bulunur: Yazdığınız bir yazıya kıyısından köşesinden bir eleştiri geldiğinde içinizde kabaran duygulara bir bakabilirsiniz…

Bu konularda kutsal metinlerden ve bilgelerden alıntı yapmayı seviyorum, çünkü onlar sahici, mitolojik ve şefkatli: 

Ey alçak gönüllülük, tevazu perdesi altında benlik hastalığını gizleyen kişi, birisi denemek kastı ile seni kızdıracak, coşturacak, karıştıracak olursa, içinde pislik bulunan su bulanır da pisliğin rengi meydana çıkar.” (Mesnevi. C.1/3215…)

Kuran’da şeytanla Allah’ın bir pazarlığı vardır. Allah şeytanı kovunca oda Allaha şunları söyler:

Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, araklarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın” (A’raf/16-17)

Bu mitolojik söylem ego’nun hallerini anlatır. İnsanın iç dünyasını bütüne getirmesinin önemine de dikkat çeken etkileyici söylemler var:

Herkesin uyduğu bir yönü vardır”, “Allah bir adam için iki kalp yaratmamıştır”. Aynı hakikat Hz. İsa’nın dilinden İncilde şöyle geçer: 

“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez.” 

Yoksa şizofrenik olursunuz.

Çelişik bir varlığız; yaşam deneyimleri gerçekleştirmek zorundayız: Yemek, içmek kendimizi kanıtlamak, varolmak, başkaları ile mücadele içine girmek, bir şeyler başarmak, hırslanmak… Bunlar yaşamımızı sürdürmek için zorunlu şeyler, ama aynı zamanda da bizi derin mutsuzluklara ve ruhsal sıkıntılara bulayacak şeytanlar: Zihnin birikim yapması ve Ego’nun güçlenmesi kaçınılmaz olarak sürece eşlik eder. Kendimizi aşmanın zorlukları ve engelleri her an kendi içimizden beslenir. Onun için sürekli bir uyanıklık, gerçekliğe bağlılık, kendi kendini hesaba çekme kararlılığı gerekiyor. 

İnsanın kendini dönüştürme ve aşma çabası; “Bir insanda en önemli özellik ne olabilir?” sorusuna yanıtım bu.

Dönüşüm için zihinsel güç vazgeçilmez bir kaynak, daha basit deyimiyle söze getirmek ve haberdar olmak. Bunlar ilk elden doğrudan dönüşüme yol açmazlar. İnsandaki içsel dağınıklığın en açık hali, söylemleri ile davranışlarının uyumsuzluğudur. Birey davranışlarını neyle tartacağını bilmediği sürece dağınıklıktan kurtulamaz. Bir bilgi-haber ve kendisinin bunu dile getirmiş olması artık onu bağlar. Artık yaptıklarını ölçecek tartıyı bulmuştur. Sözde kabul ettikleri ile yaptıklarını karşılaştırarak kendi kendini aşma fırsatını yakalamış demektir. Ben haber tarzında da olsa elde edilen bilgiyle bireyin kendini dönüştürüp denetlemesini dağcının dağa tırmanmasına benzediğini düşünüyorum. İpinizi yüksekte bir yere bağlarsınız, sonra ona asılarak yukarı doğru tırmanışa geçersiniz. Bildiklerinizle eylem yaparsınız ve “Olursunuz”.

Huzurlu-neşeli-zevkli yaşamak; bakıyorum da kim ne yaparsa yapsın, farkında olsun ya da olmasın nihai olarak aradığımız bunlar. Ama seçilen araçlar ve eylemler bu amaca uygun düşmediği sürece kendi cehennemimizi mekân tutmuş oluruz. Her durumda insan insana muhtaçtır; dayanışarak: Anlayışla, emekle; sorgulayarak ve paylaşarak…