Başlanğıç belirli ise

Mustafa Alagöz - 03/11/2009 16:19:03 (543 okunma)



Başlanğıç belirli ise 

Tanım yapmakla belirleme yapmak ayrı şeyler: Tanım; bilmek-anlamak üzere önümüze koyduğumuz şeyi Bir’e getirmektir, yani onu çevresinden ayırarak isimlendirmektir. “Bir şeyin ismi ise, o şeyin bilinmesinin tanınmasının aracıdır” (İbni Arabî). Ele alınan olgu kesin sınırlarla çevresinden ayrılmadan onu bilmek olanaksızdır. Belirleme yapmak ise tanımlanan şeyin içini doldurmak, onun niteliklerini ortaya koymaktır. 

Bilme serüvenini sonsuz bir yolculuk olarak görmek gerekir. Sonsuza gider ama bir başlangıcı olmak zorundadır. Bilimler için başlangıç kolaydır, çünkü kendine bir alan belirler ve o alana dair bir nesneden hareket eder. Kimya elementi, biyoloji hücreyi, astronomi gök cisimlerini…

Tarih, psikoloji, ekonomi gibi tinsel bilimlerde sonuçta belirli bir alanı ele alırlar ve bu alandan herhangi bir olguyu başlangıç noktası yaparak yola çıkarlar. Örneğin Marx “Meta” dan başlar ve tüm ekonomik ve tarihsel çözümlemelerini bunun üzerine kurar. 

Konu felsefe olduğunda durum değişir. Çünkü burada konu doğrudan düşüncenin kendisidir. Kısaca bileni bilmek diyebiliriz. Düşüncenin düşünülmesi; diğer tüm alanlardan en temel ayrım şurada yatar; konu ve konuyu anlamaya çalışan güç aynı; Düşünce.

Tinsel alanda başlangıç, kabul edilen bir doğru, sonuçlanmış bir yargıyla yapıldığı zaman bilimsel anlayış adına hiçbir adım atılamıyor. Hele söz konusu olan insan olduğunda durum daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü önyargılar, geçmişin alışkanlıkları, çıkarlar, hayaller ve korkular gibi pek çok öznel duruş noktaları devreye giriyor.

***

Hayatın kendisi baştan sona iletişimden oluşur. İletişim ise kendinde olanı ötekine armağan etmektir. Eğer armağan yoksa otorite arayışı, güç dayatması, boyun eğdirme ve kendini yüceltme yanılgı ve yanılsamaları var demektir. İlişkilerin niteliğini kendi üzerimizden anlamak en güvenli ve etkili bir yoldur. Duyumsamalarda mantığın yeri yoktur, zihinsel çabalarla yaşanamayacağı gibi, yine zihinsel gayretlerle kendimizden uzaklaştıramayız.

Okuduğunuz bir yazıdan, dinlediğiniz bir müzikten ya da katıldığınız bir sohbetten sonra bir hafiflik, ferahlık gibi şeyler hissedersiniz. Bu his sizin elinizde değil, başınıza gelir. Terside geçerli; yaşadığınız bir ilişkiden sonra kendinizi kötü hissedebilirsiniz, sinirlenmiş bir durumda bulabilirsiniz, öfkelenmiş, alaycı ve küçük düşürme isteği ile dolu olarak da bulabilirsiniz. 

İşte bu haller insanın kendi derinliğine tanık olması ve karşıdaki insanı anlaması için önemli fırsatlardır. Fakat çoğunlukla bu duyumsamaların akışına kendimizi teslim ederiz ve her duyumsamanın kendine göre akışına kapılıp gideriz. Bunlar içsel uyaranlardır aynı zamanda. Bu uyaranların doğasına uygun olarak tavır-duruş belirlediğimizde kendimizi son derece özgür ve irade sahibi olarak görürüz ki aslında tam tersidir. Burada bir özgürlük değil kölelik vardır; başına gelen “Hal”in itkisiyle yaşamak söz konusu olduğu için. Onun için asıl özgürlük kendinden özgürleşmedir. Derinden bakıldığında tüm dinlerin irfanı (anlayış) bunun üzerine oturur. Kadim bilgeliğin tüm çabası bunun içindir. Kendi bireyselliğine kavuşmak. 

*** 

Anlamak, iletişimin olmazsa olmaz koşulu, ama bilgilenmek değil. Bilgilenmek haber almak, anlamak ise kendi deneyimlerinle birlikte haberi kendine katmaktır. Dönüşme-dönüştürme ancak bu yolla olur. Bunu (Dönüşümü) bir görevmiş gibi algılamamak gerekir, o zaten hayatın akışı içinde kendini bize dayatır. Daha doğrusu dönüşüm bizlerin üzerinden kendini gerçekleştirir. Biz derken temel olarak anlayışımızı, düşünme biçimimizi başka bir deyişle mantıksal yöntemi kastediyorum. Dönüşmek dönüştürmektir de, bunun yolu da iletişim; iletişim ise anlama-anlaşılma sürecidir.

Bütün bu akış içinde önemli olan bireyin yerinin ne olacağıdır. Daha açık söylersek iletişimin nasıl kurulacağıdır. Yaşamımızda en önemli yer tutan olgular dilimize en çok dolanan sözcükler biçiminde ortaya dökülür. Sevgi, aşk, özlem, özgürlük, dostluk gibi; iletişim de bunlardan birisi. Böylesine değerli kavramlar yaşamımızda az olduğu ölçüde dilimizde o ölçüde çoğalıyorlar, sanki aralarında ters orantı varmış gibi.

İletişim ilk elden insanın kendini ifade etmesi olarak görülür. Bir söylem varsa bu, bir dinleyene yönelik demektir. Söylediklerimizi sadece birisine ulaştırmakla yetinemeyiz, onun yankısını da almak isteriz ki, böylece “iletişim” çemberi tamamlanmış olur. Söylem bir yolculuk yapar, bir ağızdan çıkıp, bir akla ulaşır ve oradan yankısını alarak kendini tekrar görme fırsatını yakalar. 

Fark ediyorum, lafı çok uzattım, konuya bir çırpıda girme becerisi gösteremiyorum. Şu nokta dikkat çekici; insanlar kendilerini ifade ederken neden başkasının hatasını, yetersizliğini, dikkatsizliğini büyük bir iştahla, acımasızca kullanıyorlar? Ya da bir söylem (Politik, sanatsal, felsefi, …) karşısında duruş belirlerken neden kendi sabit dayanaklarını ölçü alıyorlar? Bu durumda bir iletişim, düşünsel bir üretkenlik, olumlu insani bir duygu üretmek mümkün mü? 

Neden ufak-tefek kusurlar, bu kusurların kat kat fazlasına karşılık gelen “düzgün” şeylerden daha çok dikkat çeker? 

Bunun temelinde yatan nedir?

-Kıyaslamalı düşünme biçimi mi?

-Kendisinin o kusuru işlemeyecek kadar yetkin olduğunu zannetmek mi?

-Bir hata karşısında yeni bir şey söylemeksizin ve böylece hiçbir sorumluluk üstlenmeden kolayından “bilgiçlik” yaşamak mı?

-Yoksa hayatı kusursuz bir bütün, pürüzsüz bir yüzey olarak algılamak istediği mi?


Sorular çoğaltılabilir, yanıtlarını ben de tam olarak bilmiyorum, ancak bu tutumun hiçbir şeye yaramadığını biliyorum. “Hani ağzının payını vermenin”nefse hoş gelen bir yanı var, ama insan olmaklığa uygun olamayan… Şu açık; bir insanı, bir düşünceyi, bir önermeyi küçük düşürmek, küfretmek, alaya almak bunu yapanı da bence aynı düzleme taşır. Bir başka yan; her insan, her ilişki, her söylem yaşamın gizemine açılan bir kapı, bizi hep yeni arayışa iten, anlayışı derinleştirmeye yönelten, anlamaya ve deneyimlemeye heveslendiren bir nimet de olabilir.

İnsan kendini bir özelliği, bir yetisi, bir aidiyeti; inancı, alışkanlığı ve sahip olduğu şeylerle kolayca özdeşleştirebiliyor. Özdeşleştiğimiz şey bizi ele geçiriyor. Öylesine ki, özdeşleştiğimiz şey artık bizim onurumuz, bizim güvenlik dayanağımız, toplumsal saygınlığımız, varoluşsal anlamımız haline geliyor. İnsan ne zaman “ben şuyum, ben buyum” dese işte orada EGO oluşmuş demektir. Bu durumda kendimize sabit noktalar oluşturmak zorunda kalıyoruz. İnançlar, ideolojiler, geçmişten gelen alışkanlıklar, kültürel değerler, zanlar ve içimizde oluşturduğumuz ilahlar. Bunlar birer savunma mevzileri olduğu gibi saldırı silahı haline de geliyor.

Bu sabit noktalar deyim yerindeyse bizimle dışımızdaki insan arasında bir mesafe yaratıyor, bir atmosfer oluşturuyor. Okuduğumuz, duyduğumuz, gözlemlediğimiz her şey bu atmosferden geçerek bilincimize geliyor. Işığın bir ortamdan bir başka ortama geçerken kırılması gibi. Olgularda bilincimize bu sabit duruş noktalarımızdan, aklımızın gözetleme kulelerinin denetiminden geçerek ulaşıyorlar. Böylece zaten bize ulaşıncaya kadar epeyce çarpıtılmış oluyorlar. Akıl kalıplarımızda (inançlar, sabit doğrular, ideolojik ilkeler) hazır ise birde bu kalıplara dökülüyor ve böylece dışarı çıkıyorlar. 

Bu durumda kim kimi nasıl anlayacak? Birbirinden farklı düşünen insanların karşılıklı diyaloglarını birazcık izlediğimizde (eğer birkaç adım devam edecek gücü kalmışsa) söylemlerin nerelere vardığını görmek zor değil. 

Kendimizce her birimiz bir hoşgörü ocağıyız, anlayış ve şefkat timsaliyiz, özgürlükçüyüz, farklılıklara karşı tam bir sevecenlik ruhuyla donanımlıyız…Ama çıkarlarıma, inançlarıma, benim doğrularıma, benim hayallerime, benim beklentilerime, benim olan herhangi bir şey ters düşmemesi koşuluyla!

Sevgili İsa’yı anmanın yeri: “Düşmanlarınızı da sevin”, yani hayatta size ters gelen şeylerde yaşamın bir gerçeği onu kabullenin demek istemişti. Demek öyle ha…? Getirin çivileri. Baş kâhin Kayafa’lar her zaman olmaya devam edecek, bu varoluşun bir gerçeğidir. Bireysel varlığımız ve toplumsal dünyamız hep bu çatışkılarla yol alıyor. İnsan insanlığının tüm güzelliğini ve gücünü kendinde bir yeti olarak taşıyor. Bu hakikat insanın içini umutla dolduruyor. 

Kuran’a göre Hz. Muhammed üzerinden Allah da şöyle söylüyor: “Rahmetim gazabımı geçecektir”.