BEN’DE OLAN SEN’DE DE


Mustafa Alagöz - 17/09/2011 12:14:06 (373 okunma)



Hayat … hiçbir yere gitmeyen bir sabah yürüyüşüdür (OSHO)

BEN’DE OLAN SEN’DE DE

Kendi içimizde ne kadar derine inebilirsek o denli azaldığımızı görürüz: Bilincimizle varlığın hangi katmanına sızarsak sızalım orada donuk varlıkları değil, sadece “oluşları”, “olmakta olanı” izleriz. Bu sınırsız ‘yaratıcı-oluş’ sürecinde kendimizin sadece bir geçit, “evrensel bir ortam”, her şeyin üzerinde kalan bir “Tanık” olduğumuzu deneyimleriz.

“Azalmak” derken neyi anlamak gerekir? Kendimize “Ben” diye ayrıksı bir varlık vermenin ne denli gerçek dışı olduğunu anlarız. İnsan bunu kendi üzerinden derin bir sorgulamayla anlayabilir. “Ben” dediğimizde neyi kastettiğimizi; bu “Ben”in dayanakları neler, kalıcılığı nedir, bunların varlığında ve işlevinde irademin sınır nelerdir diye kendimize sorduğumuzda yanıt kolay bulunur…

Kendimize dönüp baktığımızda ilk önce bedenimizi görürüz; daha doğrusu onun aracılığı ile bize verilen uyarıları; açlık, cinsellik, sağlık… Bir adım ötesi bu bedensel uyarılardan kaynaklanan arzular, kaygılar, beklentiler tarafından kuşatıldığımızı fark ederiz. Birinci uyaranlar doğa kaynaklı; fizyolojik süreçlerin kendini gerçekleştirmesi, bunları yaşarız ve içimizde duyumsarız; buna “Haz” deriz. Hazzın bilincimizde yer etmesi ve tekrar hatırlanması ile arzular oluşur. 

Arzularımız bir bağlantı noktasıdır; bedenimizle dış dünya arasında; dış dünya derken doğayı ve ağırlıklı olarak toplumu anlamak gerekir. Çünkü arzular doyurulmak ister ve bunun için gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Gereksinim nesneleri dışarıda olduğu için o dışa açılan bir kapıdır. 

Bu noktada kaygılar ve beklentiler oluşmaya başlar. Uyaran içimizden gelir ama karşılığı dışarıdadır. Dışarısı içimizin gereksinimlerini karşılamaya uygun ve hazır değildir. O halde dışarıda olanlar içerinin gereksinimlerini karşılayacak şekilde dönüştürülmesi gerekir. Dönüştürücü ilişkiye girmek farklı nesnelerin ve öznelerin dirençleri ile karşı karşıya gelmek demektir. Aslında nesnelerle ilişki de ancak özneler (ötekiler) aracılığı ile olabilir, bu durumda sadece özne-özne ilişkisi söz konusudur. 

İnsan her ne kadar anı yaşamak zorunda olsa da bir geleceğinin olduğunu da bilir. Gereksinimlerin sürekli olacağı bilinci onu geleceği için kaygılandırır. Bu durumda ileride karşılaşacağı sorunların üstesinden gelmek gibi bir kaygıya kapılır. Kaygı insanı güvenlik arayışına iter, güvenlik arayışı beklentilerin oluşmasına kaynaklık eder.

Böylece varlığımızı bize duyumsatan pek çok bileşen içimizde oluşmaya başlamış olur: Gereksinimler, arzular, kaygılar, beklentiler, … Böylece bu durum, içimizi tıka basa dolduran ve bilincimizi sürekli olarak baskı altında tutan bu güçler bir “Ben”imiz olduğu düşüncesini doğurur. 

Dikkat edilmeye değer bir noktadır burası, çünkü bu söylediklerimizin içinde özgür irademizin yeri yoktur. Tümü bize verili ve kendiliğinden harekete geçen enerjiler. Bunların kendilerine göre dirençleri, hedefleri ve doyum nesneleri vardır. Bilincimiz bu uyaranların etkisiyle devinerek ona uygun şekiller almaya başlar. Bunlar hafızamızda depolanır ve daha sonraki etkinliklerimizde düşüncelerimizin akışını belirler: Hedeflerimiz, amaca uygun araçlarımız, tasarılarımız ve projelerimiz oluşmaya başlar. Bu düzeye kadar tüm varlığımız sadece dürtülerle harekete geçmiştir. 

Uyaranlar içimizden gelir, projelerimizi biz oluştururuz, araçlarımızı biz seçeriz, kendi güçlerimizi kullanırız… 

Bu nokta hem tüm mutsuzlukların ve huzursuzlukların kaynağı olan “Ben” zannının oluştuğu, hem de “evrensel bireyselliğe” dönüşmenin başladığı noktadır.

Ben” nasıl oluşur? Bu, yanıtı çok kapsamlı bir soru, ve söylenecek her söz bir sorumluluk ister; sadece zihinsel bir gözlem, sağdan soldan toparlanmış bilgi kırıntıları ile değil insanın bizzat kendi içsel yolculuğundan getirilmiş deneyimlerin ifadesi olmalı…

İnsan etkinlik yapmadan varolamaz. Etkinlikler verili uyaranların itkisiyle ve belirlemesiyle yapılır. Burada hedeflerimizi belirleriz, araçlarımızı seçeriz ve yetilerimizi kullanırız. Baştan sona kendi güçlerimizi kullanırız. 

Attığımız her adımda, her başarımızda kendi damgamız vardır. Bu noktada kendimize olan inancımız, güvenimiz ve içsel bir iktidarımız oluşur, ve bunun düşünsel çıkarımı ‘ben farklıyım’a doğru olur. İnsan etkinliklerinde dış dünyayla ilişkide olmak zorundadır. Dış gerçekliğin dirençlerini ve özelliklerini tanırken ve onları amaçları doğrultusunda dönüştürürken kendi bilinç, psikolojik ve fizyolojik güçlerini kullanır. Bunları kontrol edip yönlendiren de kendisidir. 

Yapıp-etmelerimiz bunlardan edindiğimiz deneyimler kendimizi belirleyen güçlere dönüşür. Giderek kendimizi bunlarla özdeşleştiririz. Artık bunlar bizim “onurumuz”, toplamsal varoluş dayanaklarımız, başkası karşısında kendimizin bir değer olduğumuzun, “özel” birisi olduğumuzun ölçüsü haline gelir. 

Özdeşleşme, sahiplenme ve ait olma duygusunun birliğinden oluşur. Kendimizi bu özdeşliğe hapsederiz. “Ben” (Ego) belirli bir düzeyde dondurulmuş, geçici olan şeylerle sınırlandırılmış bireyselliktir. Her özdeşleşme bir sınırlamadır, yaratıcı akışkanlığımızı dondurmaktır; ve akıcı bir gücü dondurmak mümkün değil, belki baskı uygular ya da yönünü değiştirebiliriz, göstergesi içimizdedir: Sıkıntı, tatminsizlik, ve daha fazlasına ulaşma hırsı… Bu düzey neredeyse tüm insanların içinde bulunduğu bir durum… Özgün bireysellik hala ortada yoktur; Bu gerçeği dile getiren güzel bir insandan güzel bir söylemi hatırlıyorum:

“İnsan arıyorum, özne tanımak istiyorum, ama nerdeyse herkes birbirinin tekrarı” 

Özgün özne (insan) olmak olanaklı ve her insanın içinde potansiyel olarak vardır, ama sürekli bir çaba istiyor. Bilgelerin ısrarla vurguladıkları, “arınma”, “içsel sorgulama”, “seyri süluk”, “kendin ol” diye bizlere yaptıkları uyarı aslında bizlerin kendi tohumumuzu çiçeklendirmeye yönelik bir çağrıdır. 

Ben bir gölgedir, varlığı yoktur ve varlıktan da ayrı değildir. Gölge varlığa işarettir. Sokrat’ın ünlü mağara alegorisi bu gerçeği çok güzel bir biçimde ortaya koyar. Sorun gölgenin olup olmamasından çok, gölgenin kendisini hakikat zannetmektir. Bu zannı sürekli doğuran ve besleyen kaynak bizzat içimizde bulunduğu için, tıpkı her varlığın ışıkta bir gölgesi olması gibi her bireyselliğin de onu izleyen sanal bir “Ben”i (egosu) vardır. 

Ego insanı ilişkilerde her türlü sorunun kayağı, tüm öfke ve mutsuzluğun dinamosudur, bu bir yüksek enerjidir. Diyalektik bir süreç olarak bu sanal enerji evrensel enerjiye dönüşecek olanın da bizzat kendisidir. Bir insanın egosu ne denli güçlüyse insani nitelikleri potansiyel olarak o denli güçlü demektir. Çünkü aynı yaşam enerjisinin farklı yönlere akmasıdır bunlar. Başı boş bırakılırsa aşağıya akar; çabayla, sorgulamayla, kendi üzerine dönük derin düşünmeyle yukarıya da çıkar. Aşağıdan kast edilen arzuların, hırsların ve düşük çıkarların hizmetine girmesi, yükselmesi ise evrensel değerlerin; cömertliğin, vefanın, şefkatin ve anlayışın üretilmesi demektir.

Binlerce yıldır insanın bilincinin ilgi alanı olmuş, günlük ilişkilerimizin ve içsel huzurumuzun rengini belirleyen derin bir olguya dair çok şeyler söylenegelmiş, söylenmeye de devam edecek. 

Bu satırlar sadece kendi kendiyle bir yüzleşmenin, başkalarında da olan ve olabilecek insani hallerin iddiasız bir ifadesidir. Bizzat bu amaçlar çerçevesinde bile söylenecek çok şey var, ama belki başka bir yazıda ele alınabilir: Örneğin egonun günlük ilişkilerde belirtileri, modern psikolojide değil ama kadim bilgeliğin sorunu ele alışı bir yazı konusu olabilir. 

Her şey, her zerre hem sonsuzluğun kanıtı hem de sonsuzluğa açılan bir kapıdır. Bu sonsuzluk içinde biz insanlar hem bir noktacık olarak, hem de sonsuzluğu yaşayan bir tanrısallık olarak kendi olmak sorumluluğunu üstlenen yegane varlıklarız. Bu sorumluluğu ne denli yerine getirebilirsek o denli mutlu oluyoruz; deneyimler ve olgular bunu gösteriyor. 

Alemde meşhud olan bu devran,
Tekâmül içindir, kemale doğru

Her nokta cevval, her zerre raksan,
Uçup giderler visale doğru.

Ekvan, insan koşup giderler,
Tutulmaz kapılmaz hayale doğru.


Amak-ı Hayal”