Felsefe yapmayı ne engeller?



İnsan hem eylemlerinin ürünü hem de eylemlerinin tasarlayıp uygulayıcısıdır. Bu durum insanın iki yönlü bir varlık olduğunu bize söyler. O, bir yönüyle madde bir yönüyle manadır; bir önüyle yaratılmış bir yönüyle yaratandır, bir yönüyle sınırlı nesne bir yönüyle sonsuz öznedir. Sonuç olarak insan bu iki yönlü gerçekliğin, yaşamsal enerjinin birliğidir.

Anca bu birlik kendi içinde hazır, tamamlanmış, uyumlu bir durumda bulunmaz. Bu karşıt yönler varlığında hazır bulduğu enerji odaklarıdır. Ve her bir yönün kendine göre yönelimleri, dirençleri ve hareket ilkeleri vardır.

Bu durum onu kendi içinde hep çatışmalı, parçalı ve karmaşık bir duruma getirir. İçsel çatışkı, karşıt kutupluluk onu öncelikle kendi kendini uyuma getirmek, içsel çatışkısını aşmak böylece kendi kendini inşa etmek sorumluluğu ile yüz yüze getirir, sorumluluk üstlenmek zorunda bırakır. Bu yüzleşmeyi yaşayan insan arayışta olan insandır.

Peki! İnsan neyi arar? Elbette basit bir yanıtla ihtiyaçlarını giderecek şeyleri diyebiliriz; bedensel-   fizyolojik- ihtiyaçlarını karşılayacak nesneleri. Ama bunu hayvanlarda yapıyor. O halde insanlar bu aşamada kendi hayvanlığının taleplerini yerine getirecek arayışlara yönelir. İnsanlaşma sürecinin ilk    -en alt-  aşaması.

Ancak bunun ona yetmediğini biliyoruz. En yakın kanıt bizzat kendi bireyselliğimizdir; hallerimiz, hırslarımız, tutkularımız… bunun göstergeleridir.

Doğal ihtiyaçlarımızın giderilmesi ile hiçbir ilgisi olmayan arayışlarımız, özlemlerimiz var. İşte bu mahiyetteki arayışlarımız varlığımıza mana –anlam- vermemizin, özne olmamızın, yaratmaya yetkinliğimizin karşılığıdır.

Varız, ama olmak zorundayız. Varlığımızı hazır buluruz oluşumuzu inşa ederiz. Varlığımızın donanımı ve itkisiyle harekete geçer, irademizle ona içerik yükleyip ereğe yönlendiririz; varlığımız zorunlu irademiz özgürdür. Kendimizdeki bu zorunlu ve özgür yanları uyum içinde tutmak ancak eylemle gerçeklik kazanabilir.

İnsan bu sorumlulukla yüz yüze gelmekten kaçınamaz, ama üstlenmekten kaçınabilir. Bunu üstlenip üstlenmemesinin, ne derece başarıp ne derece başaramadığının sonuçlarını kendi iç dünyasında mutlaka duyumsar. Gerginlik-huzur, anlamlı-anlamsız, coşkulu-hüzünlü biçiminde içimizde tecelli eder. Bu tecellilerden de bağışık olamayız, çünkü eylemlerimiz ve yaşam biçimimizin bir sonucu olarak mutlaka başımıza gelirler. Bu haliyle bu tecelliler bir anlamda içimizde bizden bize bir uyarı, bir çağrı, bizden bize okunan bir ezandır.

Bu ezana kulak vermek, bu çağrıya ya da en azından bunları yok saymamak bizi bize yönlendirir. Bu yönelim sonucunda diğer varoluş alanları yanında bizi felsefe yapmaya da yönlendirir –iter-. O halde felsefe bir zihinsel spor, düşünsel yollarla zaman geçirme, entelektüel oyalanma değil varoluşsal bir kaygı, varlığımıza yöneltilen ‘’anlamın nedir’’ sorusuna bir yanıt bulmaktır. Bu tür soruların yanıtı doğada bulunmaz, bedensel-fiziksel etkinliklerimiz yoluyla karşılanmaz. Felsefe yapmak bir varoluşsal sorumluluktur, varoluşsal eylemdir, varoluşsal gereksinimdir.

Peki, bu yargı kendini ne zaman hissettirir? Ben bilincinin oluşmasıyla beraber. Bebeklikten çocukluğa geçişle tohumları toprağa düşmeye başlar. Bebeklik insanın özdeşlik devridir, yani kedisiyle dış dünya arasındaki ayrımın olmadığı dönem. Bu ayrımla beraber dilde oluşmaya başlar… Aslında ikisi arasında bir zamansal sırlama yoktur.

Konuşmaya başlamak, dili kullanmak nesneyle özdeşlikten çıkıp bilincin imgesel halde suret kazanması, yani düşüncenin soyutlarla işlemeye başlamasıdır. İşte bu durum felsefenin çocukla beraber hayat alanına çocukça adım atmasıdır. İmgesel sürecin, soyutlamanın, dilin olduğu her yerde ve durumda felsefe yapmak mümkün hale gelir demektir.

Bebeklikten çocukluğa geçiş süreci insanlık tarihinde düşüncenin mitolojik evresine karşılık gelir. Buna göre mitoloji de aslında çocuksu anlamda –düzeyde- bir felsefedir.

İnsan ben bilincine eriştiğinde tinsel gereksinimlerinin uyarısıyla tinselliğinin talepleriyle karşılaşır. Bu gereksinesimler nicelik olarak sayılamayacak kadar çok olsa da sonsal ayrımda üçayak üzerine oturur, başka bir ifadeyle varlık denen bütünlüğün ayrılmaz üç yanını oluşturur: Din-Sanat-Felsefe. Bunlar tinsel olgulardır ve insan için varoluşsal gereksinimlerdir, düşüncenin varlığı irdelemesini üç ayrı yoludur ve ifade aracı ise dildir.

Bilincin olduğu yerde tinsel gereksinim, varoluşsal kaygı vardır. Bu kaygı bilinçte duyumsanır ve bilinç bu kaygısını dil üzerinden ortaya koyar, onun yoluyla kendini gerçekleştirip geliştirir. Dolaysıyla bu tinsel etkinliklerden ve yaratımlardan aciz hiçbir dil yoktur, sadece yapısına göre yetkinlik dereceleri olabilir.

İnsanın kendine yönelttiği ‘’ben kimim’’ sorusu aynı zamanda ‘’bu sonsuz evrende benim yerim nedir’’, ‘’varlığımın anlamı nedir’’ sorusudur. Bu soru varoluşsal bir dürtüden doğar ve insandan yanıt bekler. İnsan kendi özünü tanımak isteğiyle bu yanıtı bulmaya çalışır. Bunun için içsel ve dışsal dünyayı birer nesne olarak bilincinin önüne koyar. Böylece onu bilinen bir olguya çevirip kendine katmak ister. Ancak nesneleri tanıyıp bilince taşımak gereksinimi onları dönüştürmeyi gerektirir. Bu dönüştürme eylemi yoluyla birey kendi özünü ortaya koyup onu da tanıyıp bilincine yükseltmek ister. Kendi içinde olanı, kendini tanıdığı ölçüde buna bir gerçeklik verip dışsal görünüşe çıkarır. Kendisi için bir bilgi nesnesi haline getirmiş olur.

Böylece nesnesi yoluyla kendisini öteki bilinçlerin sorgulamasına açık hale getirmiş olur. Bu yolla bir yandan kendi doyumunu bulurken diğer yandan öteki bilinçlere de bir uyarı göndermiş olur. Hem sorgulanmaya, anlamlandırmaya bir çağrı hem de onları tetikleyip kendi özlerini de fark etme yönünde bir itkidir; tarihsel boyutu da olan tinsel ve döngüsel bir süreçtir. Anlama ve anlamlandırma etkinliği olarak da felsefe yapmaktırBütün diller bunu yapmaya yeteneklidir.

İnsan bir anlam varlığıdır ve anlam doğada yoktur. Anlam insan tarafından yaratılan bir dünyadır. Bireysel düzeyde bakarsak anlam bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştirmek etkenlikle, eylemle olur.

Peki, birey neyi gerçekleştirir? Doğuştan getirdiği yetilerini. Burada şu soru ortaya çıkar: bireyin kendini gerçekleştirmesinin anlamlı olup olmamasının ölçüsü nedir? Bu soruya anlamlar anlamı ya da en yüksek anlam olan özgürlük ölçüsüyle yanıt verebiliriz. O halde bir eylem, eylemi yapanın yaşamına özgürlük kattığı, güven oluşturduğu, kendi yeteneklerine ne kadar yol açıcı olduğu ölçüde anlamlıdır. Toplumsal olarak da başkasının yaşamına getirdiği kolaylık, güven ve özgürleştirici etkisi ölçüsünde anlamlıdır.

Anlam özgürlükle bağıntılı, düşünsel kaygı ve sorumluluk üstlenip eylem yoluyla gerçeklik kazanan bir yaşamdır.

Düşünsel yetkinlik anlam yaratıcı eylemin ruhudur. Düşüncenin kendi eylemi üzerinden kendini sorgulaması, kendini kendine konu edinmesi felsefi etkinliktir; her dil buna yeteneklidir.

Felsefi etkinlik tinsel yaşamı özgürleştirir ve anlamlı kılar. Çünkü hiçbir olguyu, anlayışı, yaşam biçimini kendi halinde olduğu gibi kabul edip onaylamaz, suçlayıp dışlamaz da, ama sorgular. Bu sorgulama doğası gereği özgür ve özgürleştiricidir. Tersi de doğru: özgür ortam ve özgürleştirici toplumsal yapılanmalar felsefi etkinliği ve sorgulamayı besler.

 

Felsefe yapma, felsefi etkinlik gösterme nasıl engellenir?

Felsefenin aracı kavramlar, nesnesi de kavramlardır; sorgulama işlevi, getirisi düşüncenin duyarlı, enerjik ve yetkinliğini keskinleştirmek, ereği yaşamın daha da özgür kılınmasıdır.

Ancak düşünme özgürlüğü ile düşünce özgürlüğü aynı şey değil. Düşünce özgürlüğü tinsel üretkenliğin engelsizce gerçekleştirilmesiyle ilgilidir. Bu bağlamda düşünce ancak dışarıdan kısıtlanır; gelenekler, yaşam biçimleri ve politik iktidarlar tarafından. Onun için düşünce özgürlüğü politik özgürlüklerle doğrudan bağlantılıdır. Politik özgürlük mücadelesinin çekirdeğini de düşünsel sorgulama oluşturur.

Düşünme özgürlüğü ise daha çok bireysel, içsel bir sorundur. Bireyin kendi düşünsel yetkinliğini gerçekleştirme, hayatı ve kendini sorgulama etkinliği gösterme sorumluluğudur. Kendi iç dünyası da dâhil her şeyi kendine konu edinme kudretini harekete geçirme cesareti gösterebilmesidir.

Bu anlamda birey kendi düşünsel sorgulama yöntemini belirleme, neleri kendine konu edinme, idrakini ve anlayışını oluşturma kudretine sahiptir; çünkü düşünce gücü vardır.

Potansiyeli harekete geçirme gayreti gösterme, yöntem oluşturma, seçme ve kullanma sorumluluğu kendisine bağlıdır. O halde bireyin düşünme özgürlüğü dışardan kısıtlanamaz, kısıtlama kendi içinden olur.  Geleneklere sorgusuzca bağlanmak, donuk inançlar ve ideolojik yöntemler yoluya düşünme kendi özgürlüğünü yok eder. Bu yöntemsel biçimleri tek kavramla ifade edersek ‘’aklın ideolojikleşmesi ’’ diyebiliriz.

İdeolojikleşmiş bir akıl sınırları belirlenmiş, kendine konu edindiği her soruna karşı hazır cevapları olan, kalıplaşmış bir akıldır.

Elinde hazır tuttuğu düşünsel kodlarla her şeyi anladığını ve her şeyi anlamaya kudreti olduğunu varsayar. Kendi doğrularını mutlak kabul eder. Bu mutlak kabulden dolayı her türlü eleştiriye ve farklı düşünceye karşı hoşgörüsüzdür. Kendini mutlak doğrunun temsilcisi olarak gördüğü için kendisinden olmayan herkesi ve her düşünceyi de ‘’yanlış’’, haksızlığın ve kötülüğün temsilcisi olarak görür.

Her konuda en doğruyu ve haklıyı temsil ettiğini ileri süren bir kakıl tipinin dili de tehditkâr, uygulamaları despotça olur.

Farklı fikir ve düşünceler, kendisinin temsil ettiği mutlak doğrularla uyumlu olmadığı için ya ‘’aptal’’ ya da ‘’hain’’ olarak görülür; ‘’hainler’’ ve ‘’düşmanlar’’ ya yok edilmeli ya da baskı altına alınmalıdır.

İdeolojikleşmiş akıl tipi doğrularında emin, niyetinde sahici olduğu ölüde potansiyel ve pratik bir despottur.

Böylesi bir aklın hangi alanda ve düzeyde gücü ele geçirdiğine bağlı orada özgürlüğün atmosferi o ölçüde kirlenir.

Elbette insanın sorgulama yetkiliği, düşünmelerinin enerjisi yok edilemez. Çünkü bu onun varoluşsal bir dürtüsü, tinsel gücüdür.

Yaşam konfordan ibaret değildir, içgüdüsel dürtülerce sürüklenmek, nefsani hırsların, egemenlik heveslerinin, otorite tutkusunun doyurulması da değildir.

İnsan aklın, iradenin ve vicdanın birliğiyle kendi olur, ‘’eşrefi mahlûk’’ olmanın onurunu taşır. Bunun sorumluluğu kendisinde, ancak bunu gerçekleştirilmesi koşullara bağlıdır. Düşünme kudret, düşünce iradedir. Bu kudretin iradeye dönüşmesinin yolu sorgulamadan geçer. Sorgulama bizi anlama götürür.

İnsanlığın en büyük öğretmenlerinden Sokrat’ın ‘’ sorgulanmamış hayat hayat değildir’’ kelamı ölümsüzdür, çünkü o bir hakikattir. Hakikatler ölümsüz ve zamana aşkındır. Ancak insanın emeğiyle ve sorumluluğuyla işlevli olabilirler. 

Sorgulama yapmak felsefi etkinliktir, felsefe yapmaktır. İnsanın olduğu yerde, ben bilinci vardır. Bunların olduğu yerde dil, dilin olduğu yerde de felsefe. O halde Türkçeyle de felsefe yapılır, hem de hiçbir koşula bağlı olmadan.

 

‘’Hakka kulak ver artık, zoru unut büsbütün.

Şu âdeti koydu zira Zeus insanlar için:

Balıklar, karadaki hayvanlar, uçan kuşlar

Yiyecek birbirini, hak yoktur aralarında çünkü

İnsanlara ise hak yolladı, odur nimetlerin en büyüğü.’’

                                                 (HESİODOS: İşler ve Günler)