“GEZİ”nin tuttuğu ayna


                                              “GEZİ”nin tuttuğu ayna 

 

Olgular nesneldir; yani her öznenin gözlemine ve değerlendirmesine açıktır; ortaya çıkışı, varlık süreci ve etkileri tüm doğallığı ile insanların yaşamında kendini gösterir. “Doğallığı ile” derken kastedilen; hiç kimsenin keyfine, beklentisine, inancına ve politik kimliğine bakmaksızın kendini ortaya koymasıdır. Ancak olguların algılanması, anlaşılması ve yorumlanması nerdeyse ona ilgi gösteren insan sayısı kadar çeşitlidir. Gezi parkı direnişi ile tüm ülkeye yayılan protesto eylemlerinde bu gerçeği bir kez daha deneyimlemiş olduk.

Bu eylemler üzerine yapılan tüm gözlemlerde hemen herkesin birleştiği bir gerçek var; ideolojik, dinsel inanç eksenli, belirli bir politik kimlik, ekonomik talep… vb. dinamiklerin belirleyici olmadığı… Bu gerçeklik eylemlere özel bir nitelik ve önem kazandırıyor. Şimdiye kadar alışık olmadığımız, eşine pek rastlanmayan türden bir kitlesel direniş pek çok ezberi bozdu. Öncelikle genel anlamda teorinin ve mekanikleşmiş politik zihniyetlerin kuru yapısının yaşamın canlılığı karşısında ne denli yetersiz kaldığını gördük.

Toplumsal yaşamı daha demokratik, daha insancıl ve özgür kılmak için ruhunu kaybetmiş geleneksel anlayışlara mı bel bağlayacağız, yoksa insanların varoluş köklerinden filizlenip gelen canlı taleplerine mi?

Özgürlük insanın onurudur, varlığının merkezinde bulunur; bunun için denmiştir ki; “özgürlük zorunludur.” Bunun anlamı özgürlük bir ideadır .–hakikattir.-  Ancak idealar birer tohum gibidirler, filizlenip çiçek açması gerekir. Özgürlük zorunluluktur, ama edimseldir de; yani insanların bilinçli, iradi ve eylemli çabalarıyla gerçekleştirilir. Ve bunun bir sonu yoktur, yoktur çünkü o varoluşsaldır ve hayatın devinimi içinde kendini sürekli üretip yapılandırır.
 

Güvenlik-özgürlük diyalektiği insanın eylemlerinin temel dinamiğidir. Tarihsel akış bu gerilimden ortaya çıkan toplumsal enerjiyle gerçekleşir. Bireyin kendisini bu akış içinde konumlandırması koşullara bağlı olarak mümkün olur. Yüzyıllardır, hatta binyıllardır insanlar kendilerini aidiyetleri aracılığı ile ifade ettiler; güvenliklerini ve özgürlüklerinin güvencesini buralarda yaşadılar. Politik yaşam; yöneten-yönetilen, devlet-yurttaş ilişkisi de doğal olarak bu koşullarca belirleniyordu. Bireyler kendilerini, kendilerinden çok yukarda ve çok daha güçlü dünyanın; ulus, ideoloji, inanç sistemi, örgüt, gelenek… vb. koruması altında ifade ediyorlardı.

Ancak ait olunan dünyanın kendine göre bir sınırı ve birey üzerinde yaptırımcı, sınırlayıcı bir gücü vardır. İnsanın özünde bulunan güvenlik-özgürlük diyalektiği aidiyet dünyasında kendini otorite-birey diyalektiği biçiminde gösterir. Bireyin ortaya çıkışı ise otorite-birey çelişkisini daha da derinleştirdi.  

Bireyin kendi biricikliğini yaşama isteği, kendi potansiyellerini bir otoritenin denetimi veya izniyle değil özgür iradesiyle gerçekleştirme gücüne erişmesi devlet yapılanmasını, hukuksal düzenlemeleri, yöneten-yönetilen, devlet-yurttaş ilişkilerini de dönüştürdü.

 

  

             *  *  *

Aidiyet koşulları güçlü olduğu ölçüde politik yaşama ideolojik açıdan bakış da o ölçüde güçlü olur. Toplumda örgütlü güçlerin birbirine karşı dışlayıcı, dayatmacı ve farklılıkları kendileri için bir tehdit olarak görmeleri kaçınılmaz olur. Çünkü ideolojik eksenli düşünce ve örgütlü güçlerin anlayışında farklılıklardan yeni bir renk, yeni bir uyum ve gelecek için mutabakat arayışına yönelik bir doğrultu oluşturmak yerine, gücü ölçüsünde kendini ötekine dayatma vardır. Bu durum kaçınılmaz olarak politik ortamın gerginleşmesine ve insanların farklı düşüncelere karşı hoşgörüsüzleşmesine yol açar.
Bu koşullarda toplumsal sorunları ufuk açıcı fikirlerle değil sayısal çokluğa dayanarak çözüm yolları aranır. (Yüzde 50 vurgusu). Toplumu evrensel insani değerler ve haklar doğrultusunda hareketlendirmek yerine kendi ideolojik ya da en azından kategorik söylemleri çerçevesinde dönüştürmeye çalışır. (Örnek; “dindar gençlik yetiştireceğiz.” Vurgusu)

 Demokraside halkın iradesi elbette serbest seçimlerde kendini yansıtır. Uygulanagelen yöntemle çoğunluğu sağlayan politik güçler, yönetim yetkisini kullanır. Ancak sıkça vurgulandığı gibi çoğunluğu sağlayan çoğulcu davrandığı müddetçe demokratik yönteme bağlı kalmış demektir. Sadece çoğunlukçu anlayış kaçınılmaz olarak dayatmacı, kendi anlayışını farklı kesimler üzerinde baskıcı bir biçimde uygulamaktan geri duramaz. Ve uygulamalarının özünü güce dayalı anlayış oluşturur. Güç konumlarından davranan herhangi bir yetki sahibi dayatmacılığa düşecektir.

 Farklı olana tahammül ve azınlığın hakkını korumak, öncelikle onların kendi doğal haklarına saygı duyulmasını, aynı zamanda kendi yaşam biçimlerini ve anlayışlarını demokratik zeminde güvence altına alınmış olarak özgürce yaşayabilmelerini sağlamakla mümkündür. Öte yandan sadece saygı duymakta yeterli değildir, “azınlık”, “farklı” ya da “öteki” olarak görülen kesimler ve güçler kendi demokratik haklarının ve varlıklarının yasal ve örgütsel güvencesine ermiş olmalıdır.

Bunun anlamı; sadece “demokratçılık” oynamak değil, gerçek demokratik yaşam biçiminin ancak bu yolla oluşturulabileceğidir. Farklı renklerin ve anlayışların karşılıklı etkileşiminden daha üst düzeyde, daha evrensel ve özgür bir politik atmosferin bu zeminde yeşereceğidir.

“Daha üst düzeyde” derken, sadece toplumsal kesimlerin değil, her bireyin kendi tasarımlarını, kararlarını, fikirlerini oluşturup bunu özgürce hayata geçirebilme olanaklarına erişmiş olmasını ve bunun yasal güvenceye kavuşturulmasını kast ediyorum. 

Çağdaş yaşam olanakları insanların böyle yaşamasının yolunu açmaktadır. Yeni yaşam olanakları yeni yaşam düzeneklerinin oluşturulmasını dayatır. Politik yapılar, yöneticiler, hukuksal düzenlemeler, geleceğe dair projeler bu gerçeği göz önüne almadan adım atamazlar. 

Günümüz dünyasında her bireyin “özne” olma boyutları ve olanakları oldukça yüksektir. Yani her birey kendi yaşamına dokunan her konuda kendi biricikliğini koruyarak, kararlarının iradesini kendinden oluşturarak inisiyatif kullanmak istiyor.

Ülkemiz de bu nesnel olanakların yerleştiği coğrafi bölgelerden birisidir. “özgürlük zorunludur” önermesine geri dönersek; “Gezi Olayları” bize bunu çarpıcı biçimde gösterdi. Dipten gelen yeni nitelikli özgürlük talepleri –bireysel yaşamın başkası tarafından düzenlenmesine tepki-  üstteki kurumları ve yerleşik anlayışları sarstı, deyim yerindeyse gelenekçi anlayış sahiplerini şaşkına çevirdi.
 


“Gelenekçi Anlayış” derken bizim “demokrasi” tarihimize yer etmiş olan müdahaleci anlayışı kastediyorum; yöneticilerin her şeye ve herkese, kendi çizdiği sınırlar içinde ve politik görüşleri doğrultusunda çeki düzen verme otoriterliğini dile getirmek istiyorum.
 


“Demokrasi geleneğimizde” farklı olanların kendilerini özgürce ortaya koymalarına izin verilmedi. Devlet gücünü elinde tutanlar neyin konuşulacağını, toplumun nasıl şekillendirileceğini, insanların nasıl ve neyi düşüneceğini tayin edip bunu topluma dayatageldiler.
 

Deyim yerindeyse, belirli bir oyun alanı belirlenip burada oynamaya da “demokrasi” deniyordu. Bu zihniyet bizim politik dünyamızın mayası olmuştu. “Gezi Olayları” bu zihniyetin hala egemen olduğunu ortaya çıkardı. AKP hükümeti de bu geleneksel zihniyeti uygulayan bir anlayışla olayları algıladı ve ona göre tavır belirledi.
 

Tepkiye dayalı tüm tutum ve anlayışlar eğer kendilerini bu düzlemde tutarlarsa tepki duydukları karşıtlarının düzeyine düşerler. “Karşıt bağımlılık” olarak ifade edilen bu anlayış “mazlumluğuna” dayanarak “zalime” karşı koyabilir, giderek “zalimleri” alaşağı edebilir, ama genel olarak “mazlum-zalim” döngüsünden çıkmazsa giderek kendi karşıtının anlayış ve yöntemlerini kullanır duruma gelir. 

                                                                  * * *

Türkiye’de onlarca yıldır “birlik-beraberlik”, “dış güçler, içerideki işbirlikçiler”, “arkalarında gizli odaklar var” türünden sakız olmuş boş sözler duyageldik. Bu söylem tek parti döneminden kalma “sınıfsız, ayrıcalıksız kaynaşmış kitleyiz” demagojisinin günümüz versiyonudur. Ne zaman bir toplumsal muhalefet yükselse, demokratik bir hak arayışı kendini gösterse bu durum karşısından sıkışan iktidarlar aynı çürük sakızı çiğneyip durdular.
 


Elbette toplumsal sorunlar büyüyüp gerilimli ortam oluşsa bu durumdan kendilerince faydalanmak isteyen güçler olacaktır. Bu toplumsal yaşamın doğasında vardır. Ancak kötü “niyetliler”, “kışkırtıcılar” vardır diye bir demokratik talebin gerçekliği ve haklılığı ortadan kalkmaz.
 

Tarihsel olarak ortaya çıkmış toplumsal sorunlara, demokratik ve hakkaniyet çerçevesinde çözüm önerileri ve eylemlerin arkasında “görünmeyen, kışkırtıcı… vb. güçlerin” olduğunu söylemek sadece bir çaresizliğin dışavurumudur; adaletsiz, demokratik olmayan uygulamaları insanlara dayatmaktır. 

Yükselen adalet ve özgürlük talepleri karışlanamadığı zaman iktidarların başvurdukları şey şiddet olagelmiştir. Bu şiddeti haklı göstermek için ise taleplerin özünü gözden uzak tutup, kamuoyunun dikkatini tek tek olaylara çekmeye çalışmaktır. (örnek: camiye ayakkabılarla girdiler, orada içki içtiler…)

Olaylar bize şu gerçeği bir daha göstermiş oldu: iktidarlarca kırmızı çizgili alanlar çizip bu alanda demokrasicilik oynamak artık işe yaramıyor. Bunun yerine ne kadar toplumsal renk varsa bunların kendilerini özgürce ortaya koymalarından ortaya çıkan daha dinamik, kendini yenileyebilen, kendi kendine yeterli bir demokratik ortam yaratılmalı. Türkiye toplumu bu olgunluğa erişmiştir, dünya koşulları buna uygundur.
 

“Çözüm Süreci” gibi devasa bir konunun gündeme gelebilmesi, yeni ve sivil bir anayasanın gerekliliğinin kendini dayatmış olması ve nihayet “Gezi parkı direnişi” ve gelişen olaylar bu olgunluğun kanıtlarıdır.