GÖNÜLSÜZ YENEN AŞ


                                                         

Çözüm süreci ya da demokratikleşme bir ve aynı olgunun farklı ifadeleri; demokratikleşme ülkenin tüm hayatını kapsayan hakkaniyet arayışı, Kürt Sorunu bu arayışın belirleyici ekseni. Yıllardır yaşayageldiğimiz hukuksuzluğun, iktidarlara hesap sorulamazlığın, farklı inanç ve etnisitelerin baskı altında tutulabilmesinin temeli Kürt sorununun çözülememiş olmasına dayanıyor. Bu sorunun çözümünün yaratacağı özgür ve demokratik ortam ülkemizde yaşayan herkesin daha temiz, güvenli ve özgür bir politik atmosferi solumasına yol açacak.

İster bireysel, ister toplumsal, ister politik düzeyde olsun bir sorunun çözümü onu nasıl algılayıp nasıl ele alındığına bağlıdır.

Bir sorunu ele alırken genel olarak şu yaklaşım biçimlerini görürüz:

-sorunu kabul etmek,

-sorunu reddetmek –karşıtına geçmek,

-sorunu yok saymak,

-sorunu sulandırmak.

Türkiye’nin en temel demokratikleşme konusu olan Kürt Sorunu yıllarca yok sayıldı. Ama bu anlayış şu veya bu biçimde de olsa aşıldı; yıllarca inkâr edildi olmadı. Kürt Halkının kendi hakları için ayağa kalkmasının önüne geçilemeyince bu sorun kaçınılmaz olarak kabul edildi.

Sorunun bu şekilde kabul edilmesi onun ele alınış biçimini de belirliyor. Bir özdeyişimiz var şöyle: ‘gönülsüz yenilen aş ya karın ağrıtır ya da baş’.

Kürt Sorunu tarihsel bir olgu, toplumsal bir gerçek, politik olarak kabul edilmesi nesnel bir zorunluluk olarak algılanmayınca,  buna karşın yok ta sayılamayacağı anlaşılınca, Kürt Halkının taleplerinin önlenemeyeceği görülünce AKP iktidarı ve devlet bu ‘’baş ağrıtan’’ aşı yemek durumunda kalıyor.

Zorunda kaldığı içinde önce ‘’Kürt Açılımı’’ diye çıktığı bu yolda yalpalayıp duruyor, sorunu sürüncemeye bırakmak istiyor. Hatta belirli sınırlar içinde eritip kendi ideolojik-politik duvarları arasında eritebilmenin hesaplarını yapıyor.

AKP iktidarının bu en önemli sorunda sergilediği tavır ‘’Kürt Gerçeğini’’ algılama-yorumlama biçimine bağlı. ‘’Kürt Sorunu yoktur Kürt yurttaşlarımızın sorunları vardır’’ söyleminin anlamsızlığını ortaya koymak için uzun söze gerek yoktur. Bu durumda şu soruya yanıt verilmelidir: bu insanlar yurttaş olduğu için mi sorun yaşıyorlar, yoksa Kürt oldukları için mi?

Aslında sorunu yok sayma kaçamaklığının bir ifadesi olan bu yüzeysel söylemin amacı belli; ‘’PKK elinde silah bulunduruyor, işte Kürt Yurttaşların sorunu bu’’. PKK silah bıraktığında artık Kürt Yurttaşların sorunu da çözülmüş olacak, demeye getiriyor.

AKP iktidarı bu yolla sorunun özünün bir halkın varoluşu ve onun varoluşsal haklarının tanınıp yasal güvence altına alınması yerine, artık yasaklamanın mümkün olmadığı ve direnerek kazanılmış hakların teslim edilmesinden ibaret olan sınırlar içinde tutmak istiyor.

AKP, Kürtleri bir halk olarak kabul etmeyip her vesileyle ‘’ Kürt kökenli yurttaş’’  diyerek sorunu bireysel, tek tek kişilerin yerel, geçici sorunları olduğu anlayışıyla örtmeye çalışıyor.

Bunun göstergesi nedir? Bu zamana kadar resmi ağızlardan ‘’Kürt Halkı’’ söylemi duyulmamıştır. İktidar böyle bir söylemde bulunsa kendini farklı biçimde bağlamış olacaktır. Her şeyi tekleştirerek özellikle ‘’tek millet ‘’ vurgusuyla konuyu nasıl ele aldığını ortaya koyuyor.

Anlayış bu olunca muhatabını da (Kürt Halkının temsilcilerini) eşit haklı, ortak bir vatan için eşit sorumluluk taşıyan insanları değil, kendilerinin çizdiği sınırlar içinde kalması gereken, oyun bozanlık yapan bölücü, kamu düzenini tehdit eden haddini bilmezler olarak görüyor.

Kürt Sorununu demokratik bir biçimde çözmek Türkiye’nin en önemli gündemidir. Bu sorun ülkemizin demokratikleşmesinin kaderi hatta garantisidir; çünkü bu yolla tüm inanç gurupları, kültürel zenginlikler, farklı etnik kökene mensup yurttaşlar demokratik bir ortamda yaşama olanağına kavuşacaklardır.

Toplumsal sorunlar kendilerine özgü süreçlerden geçerek olgunlaşarak ortaya çıkarlar. Olgunlaşmadan kasıt, artık çözümü ertelenemez bir düzeye gelmiş ve bunun için koşullar da ortaya çıkmış demektir. Tarihsel sorunların çözümü tarihin ilerlemesi anlamına da gelir. Peki, bunun ölçüsü nedir? Tarih dediğimizde temel birim olarak insandan söz ediyoruz demektir. O halde tarihsel ilerleme özünde özgürleşme yolculuğudur. İnsanların kendilerini gerçekleştirme; yetilerini ve düşüncelerini insanca yaşayıp ifade etme olanaklarının genişlemesi, bunun herkes için bir hak olarak kullanılmasının güvence altına alınmasıdır. Yasal olarak kazanılan haklar kurumlar yoluyla korunur ve desteklenirler. Bu anlamda demokratikleşme ve özgürleşme adımları kendini kurumsal güvenceye kavuşturduğunda bir tarihsel ilerlemeyi gerçekleştirmiş demektir.

Sorunlar tarihseldir ama bunları özneler, politik aktörler çözerler. Bir sorunun çözümüne yönelik görüşler farklı olur elbette, ancak bu görüşler her ne kadar farklı olursa olsun bir toplumsal sorunun çözüm yolu bizzat o sorunun doğası içinden gelir. Özneler ya da politik aktörler kendi kaprislerini egemen kılabilirler, ancak bu bir sorunun çözümü anlamına gelmez, sadece ertelendiğini gösterir.

 Marks bir yerde şöyle der: ‘’her sorun kendi çözüm koşullarını beraberinde getirir’’. Bu durumda politik aktörler, nesnel olarak ortaya çıkmış bir sorunun çözümünü bizzat bu sorunun dayatmaları içinde aramalıdır. Bu arayış bizi bilimsel tutuma götürür. Toplumsal alanda bilimsellik kendini hak olarak gösterir. Hak ise farkların olduğu yerde ortaya çıkar. O halde hak üzere olmak farkların varlığını kabul etmek ve bu kabul üzerinden sorunu çözmek demektir. Bu noktada kimsenin kimseye bir lütfundan, bağışlayıcılığından, hoşgörülü üstenciliğinden söz edilemez. Kimse bir başkasına kendisini nasıl gördüğüne ve nasıl ifade edeceğine karışamaz.

Burada genel bir ayrım yaparsak toplumsal sorunların çözümünde iki anlayış olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi ideolojik; ikincisi bilimsel. İdeolojik anlayış doğası gereği dayatmacı, baskıcı ve belirli sınırların ötesine geçemeyen çıkmaz yoldur, sınırlarının zorlandığı yerde despotlaşır. Çünkü ideolojik anlayışın kendi düşünsel kalıpları vardır. Çözüm yollarını ve kurumsallaşmasını toplumsal-tarihsel yasallığa göre değil kendi politik ön kabullerine göre oluşturur.

Bunun açık göstergesini Erdoğan’ın ve hükümet yetkililerinin söylemlerinde görmek mümkün. ‘’ ne Kürt Sorunu, yok böyle bir sorun, … Daha ne istiyorsunuz; bu ülkede cumhurbaşkanı, başbakan, …  oluyorsunuz’’ gibi yıllardır duyduğumuz bu bayat, inkârcı söylemlerle ‘’Kürt sorununu’’ nasıl algıladıklarının bir işareti.

Böylesi bir anlayış kendinden farklı olanların en az kendileri kadar hak sahibi olduğunu içine sindiremez. İster istemez güç konumlarından konuşacak, demokratikleşme yolundaki adımları kendilerinin lütfu, himmeti olarak göreceklerdir. ‘’Çözüm sürecini biz başlattık, bu sorunu biz çözeriz, güvencesi biziz’’, türünden söylemlerde dile gelen anlayış, eşit muhataplığın reddidir.  Kürt Halkının ve diğer etnisitelerin, inanç guruplarının ortak inisiyatifi ile demokratik bir yaşam inşa etme iradelerinin yolunu açmakta bocalamalarının nedeni demokratikleşmeden korku, ideolojik anlayış ve güç konumlarından hareket etmekten kaynaklanıyor.

Artık bu tarz anlayış ve yöntemler toplumsal sorunları çözemiyor, çözememesinin ötesinde daha çok sorun üretiyor. Tekçi anlayış her şeyi, herkesi kendine benzetmek ister; başkalarının rızasını umursamadığı için dayatmacı olmak zorunda kalır. Ancak küreselleşmenin tarihsel bir olgu olduğu günümüzde durum tamamen değişmiştir. Her inanç, yaşam biçimi, etnik halk kendi özünü engelsizce yaşamak istiyor. Bu isteğin önüne geçilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak tekçi anlayış dönemi miadını doldurmuştur; çünkü herkesin enerjisini eşit haklılık temelinde toplumsal yaşamın inşasına katamaz, demokratik bir ortamı gereği gibi olgunlaştıramaz.

Genel söylemler ve düşünsel belirlemeler somut sorunların çözümü için yol bulma çabasıdır. Arayışlar, düşünceler, öneriler farklı olmak zorundadır. Ancak eylem tektir. Bununla anlatmak istediğim somut durum karşısında bir tutum ya yerine getirilir ya da getirilmez. Ne dersek diyelim önümüzde bir seçim var. Bu seçim ülkemizin kaderinde belirleyici dönüşümlere yol açması gereken gerilimlerle yüklü. AKP’nin giderek otoriterleşmesi, tekçiliğe yoğunlaşması demokratik bir yaşam için tehlikedir.

Çoğulculuk tekçiliğin karşıtıdır. Bu durum küreselleşen dünyanın ve buna bağlı olarak ülkemizin de bir gerçeğidir. Türkiye’de yaşayan herkesin kendini özgürce ifade edebilmesinin, ülkenin demokratikleşmesinde sorumluluk üstlenmesi; herkesin doğal haklarını kullanmaları onlara sunulan bir lütuf değil, kabul edilmesi ve saygı duyulması gereken insani değerleridir.

Seçimlerde bu değerlere sahip çıkan, koruyan ve yasal güvence veren güçlerin iradesinin ağırlık kazanması önemlidir. İrade kendini projeleriyle, ilke edindiği evrensel değerlere bağlılığıyla ve bu evrensel değerleri Türkiye gerçeğine uyarladığı ölçüde bir umut olur, giderek özlenen barışçı ve demokratik bir yaşamın temellerini sağlamlaştırabilir.

Görülen o ki HDP bu tarihsel sorumluluğu yerine getirecek iradeyi taşıyor. Ayrıca Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni koşullar HDP’yi bu tarihsel sorumluluğu üstlenmekle yüz yüze getirmiştir.

Kutuplaşmaktan, gerilim üretecek söylemlerden ve karşılıklı suçlama düellosundan uzak durarak esneklik ve olgunluk içinde olmak hayati önem taşıyor.

Demokratikleşmenin önündeki tüm sorunların çözümüne içtenlikle ve inandırıcı bir biçimde sahip çıkmak kamuoyunun özlemlerine de uygun düşecektir. Bu anlayış Türkiye’nin bütün renklerini, onların kendi özlerini koruyarak barışın ve demokratikleşmenin eşit haklı bileşenleri haline getirecektir. Hiç kimsenin kendini yabancı hissetmediği, korkusuzca yeni bir yaşamın inşası için sorumluluk üstleneceği ortamın oluşmasının yolunu açacaktır.