İDEOLOJİK YÖNTEM NEREYE KADAR


İnançların, ideolojilerin ve insanları aidiyete çağıran tüm organizasyonların onlar üzerinde çekici bir etkisi vardır. İdeoloji ve benzeri düşünsel, politik ve inançsal sistemler kendi içlerinde bütünsel, sistematik bir yapıya sahiptir.

Bununla anlatılmak istenen nedir? Bütünsellikten kasıt; topluma, yaşama ve evrene dair kendi içinde uyumlu; tüm olgulara ve süreçlere dair kesin, tamamlanmış değişmez çözümlerinin ve açıklamalarının olduğunu iddia etmesidir. Sistematikten kasıt ise hayatın her alanını; ekonomik, kültürel, politik boyutlarını içeren birbiri ile her zaman uyumlu önerme ve ilkelere sahip olması, bu yolla ortaya çıkabilecek sorunları da çözmeye hazır olduğunu ileri sürmesidir.

Kendi içinde göreli bir özgüveni olan ideolojik dünya insanlara güven verir. Böylece kendine göre bir aidiyet ortamı yaratır. Her durumda ve her sorun karşısında kendisini tam yetkin gören ideolojik anlayış ‘tüm doğruların’ sahibi ve tüm hakların koruyucusu olduğuna inanır. Kendisini daha baştan ‘haklı’ ve doğru gören bir düşünce, politik anlayış kendi dışında olanları ‘kötünün’, haksızın temsilcisi olarak görür. Farklı düşünceler aptalca, farklı politik sesler ise kolayca ‘hainlikle’ damgalanır.

Bu söylediklerimizi insanlığın yaşadığı ‘büyük ideolojik’ güçlerin yarattığı felaketlerden ve acımasızlıklardan görebiliriz. İdeolojik anlayışlar özellikle iktidar olmanın olanaklarını kullanmaya başladıkça otoriterleşmek zorundadır kalırlar. Kendilerine karşı muhalefetler güçlendikçe de tutuculukları ve zorbalıkları ortaya çıkmaya başlar.

Bir politik hareket, iktidar ya da birey ne kadar ideolojikse o ölçüde geleceği sabitler; yaşamın doğal akışına, onun iç dinamiklerinin enerjisine güvenmez, buradan doğan talepleri de önemsemez. Çünkü ideolojik anlayış daha baştan kendini yaşamın doğal akışının canlılığına uyduramaz. Önceden kendine kılavuz edindiği ilkesel referansları ve topluma giydirmek istediği yaşam modeli buna izin vermez. Çerçevesi belirlenmiş projelerini topluma dayatmaya çalışır, hayatı kendi önkabullerine göre biçimlendirip yönlendirmek ister.

Birey olgusunun tam olarak ortaya çıkmadığı dönemlerde ideolojik tutum belirli ölçüde işlev gördü. Birey kendi için yaşamına ait planlarını, fikirlerini ve yaşam biçimini hayata geçirmesinin toplumsal koşulları yoksa bunu aidiyetler yoluyla yapar.

Her ideolojik duruşun kendine göre bir kimliği ve iç disiplini vardır. Aidiyetlerin, ideolojik anlayışın ve bu anlayışın oluşturduğu kurumların insanlara dayattığı yaşam tarzı özünde despottur. Bunu ne zaman görürüz? Farklı sesler, farklı anlayışlar, farklı yaşam biçimi talepleri ortaya çıktığı zaman. Bu farklı sesler ve talepler ne denli ısrarlı olursa ideolojik anlayışın baskıcı ve zorbaca tutumları da o ölçüde kendini gösterir.

Türkiye’ye yaşananlara baktığımızda bu görüşlerin ne derece gerçekçi olduğu test edilebilir.

AKP uzun yıllardır tek parti iktidarıyla ülkeyi yönetiyor. İktidarlarının ilk yıllarında Türkiye ve Dünya kamuoyunun sempatiyle baktığı ve onayladığı adımlar attı. Bu süreçte Türkiye’nin tabu kabul ettiği ve tartışılmasının bile yasak olduğu pek çok konunun üzerine gitti. Bu yolculukta ideolojik tutumları genel demokratik sınırların genişletilmesi ile bir paralellik gösterdiği için yukarıda sözünü ettiğim sempati ve onayı sağladı.

Ama artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: AKP attığı adımlarını geleneksel dinsel referanslı değerler doğrultusunda dayatmacı ve despotça yöntemlerle atıyor. Bunların neler olduğunu sayıp dökmeye gerek yok, çünkü yazılı ve görsel medyada bolca örnek bulmak mümkün. Ama şunu da söylemek gerekir: AKP bırakın hukuksuz tutumları, dayatmacı anlayışları, politik ahlaki değerlerini bile geniş ölçüde yozlaştırmıştır.

Öyle gözüküyor ki bu despotik politikanın uygulaması ve yozlaşan, ahlaki olarak çürüyen bir iktidarla birlikte bir süre daha yaşayacağız. Herhangi bir karamsarlığa ve umutsuzluğa bir yer olmamalı. Çünkü beraberinde gelişen, evrensel değerler doğrultusunda sahici taleplerle ortaya çıkışlarda o ölçüde yaygınlaşıyor.

İdeolojik eksenli politik yöntemler nasıl kendi içinde otoriterliği taşıyorsa, sadece tepkiye dayalı çıkışlar da bir o kadar kısır kalır. Özünde tüm tepkisel tutumların doğası budur; tepki duyduğu karşıtının düzeyinde kalmak. ‘Karşıt bağımlılık’ denilen bu tutum, kendisini karşıtı üzerinden belirler; çıtayı yükselterek yeni ve ufuk açıcı önermeler ve ilkeler koyamaz.

Politika, olgu ve varoluş dayanağı ile özünde kutsal bir nitelik taşır. Çünkü koskoca bir halkın ve ülkenin yaşamına biçim vermek, insanlara daha mutlu ve refah bir yaşam biçimi kurma işlevi ve sorumluluğuyla yüklüdür. Ancak özüne uygun şekilde toplum sahnesinde etkin olabilmesi, insan yaşamının kutsal değerlerini kendisine ilke edinmesiyle mümkündür. Kutsal değerlerin odağında özgürlük vardır. İnsani ve toplumsal yaşamdaki tüm değerler ancak özgürlük kavramının hayat suyundan beslendiklerinde yaşayabilir ve gerçeklik kazanırlar.  Bu yolla evrensel değerler ışığında toplumsal yaşama biçim vermek, insanın insan olmaktan ileri gelen evrensel hakları güvenlik altında olabilir.

Bunlar genel ve soyut söylemlerdir. Evrensel ilkeler kendi başlarına yaptırım anlamında etkin ve somut değildirler; ama yaptırımcı, dönüştürücü fikir ve eylemler ancak bu evrenseller yoluyla üretilebilir ve denetlenebilirler.

Somutu dillendirmek gerektiğinde bunun ölçütü neler olmalıdır? Daha açık bir ifadeyle, bir yurttaş olarak diyelim ki hukuksal, politik, ekonomik …vb. konularda iktidarlar bir düzenleme yaptığında tavrımı neye göre belirleyebilirim?  

Cevap için bir zemin olması bakımından öncelikle şu evrensellikten hareket edilmesi gerekir: Özgürlük, hakkaniyet –adillik- , uygulanabilirlik, başka bir ifadeyle gerçekçilik kalkış noktası olursa ‘tutum belirleme’ kolaylaşır.

Birinci ölçü; bireyin özgürlüğü konusunda ne öneriliyor? İkinci olarak; farklı inanç, düşünce, kültürlerin ve yaşam anlayışı olan kesimlerin kendilerini engelsizce ifade etmelerine ne derece alan açılıyor? Üçüncü olarak; bunların güvenliği hangi mekanizmalarla nasıl korunuyor olacak?  Dördüncü olarak da; tüm uygulamaların şeffaflığı nasıl sağlanacak, hesap sorulabilirlik yolları nasıl işletilecek?

Bu ilkelerle soruna yaklaşım doğrudan yaşamın kendi içinden doğup gelen taleplerle ilgili olduğu için daha sahici, dolayısıyla daha inandırıcı olacağını düşünüyorum. Sözünü ettiğim bu ilkesel yaklaşım kendisini kanıtladı. Ne zaman? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde.

                                               ______________ 0 _____________

Bunun yanında bu süreç bize Türkiye politik yaşamında etkin, gerçek ve dinamik bir muhalefet gücünün HDP olduğunu da gösterdi.

Türkiye’de demokratikleşme demek Kürt Halkının tüm haklarının tanınması ile neredeyse eş anlamlıdır. Öte yandan Kürt Siyasal Hareketi Türkiye’nin demokratikleşmesinin en dinamik ve sahici gücüdür. Bu durum onu Türkiye’nin demokratikleşmesinin umudu olma yolunu da açmıştır.

Türkiye’de politika daha çok aidiyet anlayışının değerleri ile yapılageldi. Partiler iktidarı talep ederken özünde daha özgür, daha demokratik, daha şeffaf bir toplum ve devlet yapılanmasını oluşturmak için değil, iktidar olmanın ekonomik siyasi nimetlerinden nemalanmak için varlık gösterdiler. Değerler değil çıkarlar; özgürlükler değil statükonun olanakları politikalarının özünü oluşturdu.

İnsanın-bireyin merkeze konduğu politik bir duruşun kendine güveni ve sahiciliği HDP’ de var. Öncelikle Kürt Sorunu gibi bir yaraya gerçekten merhem olmak gibi bir amacı var. Bu sorun doğası gereği Türkiye’nin demokratikleşmesiyle özdeş duruma gelmiştir ve Kürt Hareketi bunu organik bir bütünlük olarak ortaya koyduğunda olumlu sonuçları kendini gösterdi; cumhurbaşkanlığı seçimlerinde.

Selahattin Demirtaş’ın söylemleri Türkiye’de yaşayan vicdan sahibi her insanın kabul ettiği, onayladığı ya da onaylayacağı fikirler ortaya koydu.

Peki, bunun gerisinde yatan neydi? İlk önce tüm sorunları evrensel değerler ışığında anlama ve bu yolla çözümler üretilebileceğini öne çıkarmasıydı. Her türlü ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve adaletsizliğe bu içerikle bakıp karşı çıkmasıydı.

İkincisi ise birliğe yönelik vurgularıydı. Türkiye Halkına karşı yıllardır empoze edilen ‘bölücü’, ‘bayrak ve vatan düşmanı’ gibi suçlamaları bertaraf eden söylemleriydi. Bu nokta özellikle önemli. Zaman zaman provakasyon biçiminde, zaman zaman ölçüsüz tepkiler biçimindeki eylemler Türk Halkının endişelerini tekrar canlandırıyor.

Bu söylediklerimin yeni şeyler olmadığını biliyorum. Ancak politik yaşamımızda geleneksel yöntemler yaşatılmaya devam ediyor. En temelde insanın devlet karşısında haklarını koruyup güvence altına almak yerine genel olarak güvenlikçi, halka güvenmeyen, şeffaflığa yanaşmayan, iktidarın ve güvenlik güçlerinin işlediği suçları örtbas etme gibi geleneksel anlayış olduğu gibi korunuyor.

AKP iktidarı aracılığı ile de sürdürülen bu geleneksel tutuma karşı gerek örgütsel yapılanmasıyla, gerek demokratik bir toplum projeleriyle, gerek devletin hukuksal ve yönetsel açıdan yeniden yapılandırılması konusunda ortaya koydukları fikirlerle HDP Türkiye’nin sahici ve dinamik politik bir gücü olmuştur.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçları bize bunu gösterdi.

Maksadım bu kadar aradan sonra cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını değerlendirmek değil. Anlatmaya çalıştığım şey politik uğraşın aslında insanın yaşamına adalet ve özgürlüğü egemen kılma; her türlü fikir, inanç ve kültürün kendini istediği gibi ifade etme ve yaşama güvencesine kavuşturmayı amaçlaması gerektiğini dile getirmek… Kim bu evrensel değerlere bağlı olarak somut fikir ve proje üretirse erdemli ve değerli bir varlık göstermiş demektir. ve bunun politik ve insani karşılığı er ya da geç kendini mutlaka gösterir.

Özgürlük ve adaletli yaşam istemi öznel bir seçim değil, insanın doğasının, son zamanların söylemi ile ‘fıtratının’ bir gereğidir. Bunun için söz konusu değerler mutlaktır ve tarihin devindirici tinsel güçleridir, evrensel insani değerlerdir.

İktidarlar, bireyler ya da farklı otoriteler ne yaparsa yapsın sonuçta adaletin ve özgürlüğün kendini gerçekleştirmesine hizmet ederler. Olumsuz yönden bile olsa bu zorunlu, varoluşsal tarihsel yasalılık kendine yol açar.

Toplumsal yaşamın politik alanı da kendine özgü yasalarla devinir. Doğada doğa yasalarına aykırı bir tutum karşılığını anında görür. Toplumsal politik alanda da bu karşılık yanlış yapana verilir, ama doğada olduğu gibi hemen olmaz. Çünkü insan özgür irade sahibidir ve bu yetisiyle yanlışı da seçebilir.

Keyfilik, şımarıklık, bireysel kaprisler toplumun kaderi üzerinde yetki kullanacakları gücü ele geçirebilirler. Bu arada ‘bir takım yeşil yapraklar çiğnenebilir’, er ya da geç yeniden canlanmak üzere.

‘Birbirleri ile çatışanlar tikellerdir ve bunların bir bölümü yitip gider. Karşıtlıkta ve kavgada kendini tehlikeye atan evrensel idea değildir; us kendini arkatasarda saldırıya uğramamış ve zarar görmemiş tutar. 

Eğer bir Devletin evrensel ereği yurttaşların kişisel çıkarları ile uyum içinde ise, eğer biri ötekinde doyumunu ve edimselleşmesini buluyorsa, o Devlet bu bakımdan iyi kurulmuştur ve kendi içinde güçlüdür. …’  (HEGEL; Tarih Felsefesi)