İLKELER EVRENSELSE YA DA DEĞİLSE



İte kaka sürdürülen çözüm sürecinin bitmesinin acısını tüm halk ve ülke olarak çekiyoruz. Büyük umutlarla ve heyecanlarla karşılanan, halktan geniş destek gören, büyük beklentiler doğuran bu yolculuk şimdilik tıkanmış durumda; yerini ölümler ve yıkımlara bırakarak.

Türkiye’nin en önemli sorunu sayılan ‘’Kürt Sorunu’’ demokratik bir toplum haline gelebilmemizin olmazsa olmazı olduğu açıktı. Ancak tarihsel ve toplumsal durumumuz demokratikleşme olgusunu daha da kapsamlı ve olgun bir düzeye çıkardı. Genel olarak demokratikleşme zorunluluğu Kürt Sorununu da kapsayacak duruma geldi. Bu anlamda çözüm bekleyen pek çok insani ve demokratik sorun bir bütün halinde kendisini dayatmış bulunuyor.

Olgular kendi süreçlerini yaşarlar. Bu süreçte eskinin dirençleri ve yeni olanakların yeni talepleri de kendilerini belli ederler; talep demek çözüm bekleyen sorun demektir. Tarihsel sorunlar, adı üzerinde tarihsel olarak oluşup ortaya çıkarlar, yani tek tek insanların iradesine bağlı olarak var olmazlar. Çünkü tarih de,  ekonomi de, politik olgular da rast gele, keyfi değil kendilerine özgü yasalarla devinirler.

Ancak bu sorunların çözümü bilinçli ve iradi bir müdahaleyi gerektirirler. Sorunlar toplumun-tarihin kendi doğal akışı içinde ortaya çıkarlar, ama kendiliğinden doğal bir akış biçiminde çözülemezler. İşte bu durumda politik aktörler ortaya çıkar. Aktörler (kişiler, partiler, hükümetler, …) sorunu farklı algılayabilirler ve bu algılama, yorumlama ve niyetlerine bağlı olarak çözüm projeleri ve yöntemleri oluşturabilirler.

Proje oluşturmak, çözüm için yöntem geliştirmek geleceğin bir ütopyasını sunmaktır, bunun için bir niyet beyanında bulunmaktır. Niyet şimdidedir ve bir başlangıçtır. Başlangıcın, üzerine oturduğu zemin hedefe giden yolun ve izlenecek yöntemin nasıl olacağını belirler.

Çözüm sürecinin başlatılması cesur; sorumluluk üstlenme iradesi gösteren, başka bir ifadeyle bu cesareti gösterenlere bedel de ödetebilecek bir yola çıkıştı. Böylesi büyük bir sorunun üstesinden gelmek için en büyük tehlike yolda bocalamak, hedefi günübirlik kaygılarla sulandırmaktır. Bu tehlikenin ortaya çıkmasının en önemli belirtilerinden (sebeplerinden) birisi muhatapların birbirini eşit haklı görmemesi -ki AKP ve hükümetin tutumu bu oldu-  ve buradan kaynaklanan güvensizliktir.

‘’Çözüm Süreci’’nin iki taraflı aktörleri belli; politik olarak AKP, irade olarak hükümet ve sorumlu kişi olarak Erdoğan, diğer taraf ise ‘’Kürt Özgürlük Hareketi’’ ve birey olarak Abdullah Öcalan’dır.

Bu sürecin yönlendirilmesinde, yolun temiz tutulmasında, güven ortamının sağlanmasında birincil sorumluluk hükümete düşer; çünkü iktidar olanağı onda: hakların onanması, yasal ve yapısal güvencelerin oluşturulmasının gücü hükümetin elinde.

Sürecin bu hale gelmesi ve bundan sonra neler olması gerektiğine dair pek çok şey söylendi. Özgürleşmeye dönük böylesi bir hamlenin tıkanmış olmasını kimin ne yapıp ettiğini sayıp dökmek yerine bu süreci tıkayan engellerin tarafların kendi içsel yapılarından, politik hedeflerinden, sorunları ele alış biçimlerinden kaynaklanan yanlara da dikkat çekilmesi gerekir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: önceden belirli, sınırları kesin, sınırlı biz zemine oturarak yola çıkmak hiçbir tarihsel-politik sorunu çözemiyor. Bu tarz politik aktörler iktidar olma olanağını ele geçirseler bile eninde sonunda zorbalığa, zulme, dayatmacılığa düşmek zorundalar. Sebebi kendilerini daha baştan dar, sınırlı ve değişmez saydıkları ilkelerle bağlamış olmalarıdır.

Baştan sınırlı demekle kast edilen; bir etnisite, bir inanç biçimi, bir ideoloji, bir gelenek ve gerçekle buluşması mümkün olmayan bir ütopyadır.  Belirli durumda inançları, aidiyetleri, yaşam biçimleri, etnik kökenleri açısından mağdur olan insanlar bu mağduriyetten dolayı kolayca sözünü ettiğimiz bu dar sınırlara girmeye, ideolojik ve inançsal kalıplara sığınmaya yatkın hale gelebilirler; çünkü bu söylemler onlara bir kurtuluş umudu verir.

Ama bu durum daha baştan anlayışsızlığı, dayatmacılığı ve zorbalığı da kendi içinde taşır. Çünkü duruşu evrensel değerlerle değil, yerel, geçici, sınırlı amaç ve değerlere bağlıdır. Mağduriyet yaşayanlar kendileri gibi olmayan diğer mağdurlarında haklarını dile getirip demokratik, hoşgörülü, eşitlikçi görülürler, bu birazda doğaldır; çünkü mağduriyete uğrayanlar inanç, etnisite, yaşam biçimi ve ideolojik olarak ne kadar farklı ve çeşitli olsalar da mağduriyete yol açan güç tektir. Bunun için mağdur olanlar mağdur kaldıkları sürece demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi olurlar; ancak iktidar oluncaya kadar. Gücü ellerine geçirdiklerinde durum değişir. Kaçınılmaz olarak dayatmacı, baskıcı ve zorba olurlar. Çünkü olayları kavrayışları, yorumları, projeleri evrensel değerler üzerine değil sınırlı, tekçi anlayışlar üzerine kuruludur. İnisiyatifi ele aldıklarında kendi öznelliklerini herkese dayatmaya başlarlar; bunun için her karşı çıkışı, farklı görüşleri tehdit olarak görmeye başlarlar.

AKP’nin ve Erdoğan’ın düştüğü durum tamda bu. AKP hükümetlerinin ve Erdoğan’ın Kürt Sorunu hakkındaki sınırlılığı daha konuyu isimlendirme aşamasında kendini gösteriyordu: hiçbir zaman ‘’Kürt halkı’’ diyemediler, hep Kürt Kökenli vatandaş ifadesini kullandılar. Çünkü böylesi bir belirlemede bulunmaları onları aşan yasal hakların ve demokratik adımların atılmasını gerektirecekti. Kürt Halkını ve onun temsilcilerini eşit haklı muhatap olarak almak zorunda bırakacaktı. Böylece sorun bir halkın halk olmaktan doğan evrensel insan haklarına dayalı taleplerini kabul etmeyi de beraberinde getirecekti.

AKP sorunla yüz yüze gelince kendi asli yapısına; dinsel görünüm altında ideolojik nitelikli dünya görüşünün ve projelerinin sınırına döndü. ‘’Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz’’dan, başlayıp kendini eleştiren herkesi hain ilan etmeye varan bir gerici-baskıcı özün ortaya çıkışını gördük.

Kürt açılımı söylemiyle başlayıp, ‘’milli birlik ve kardeşlik projesi’’ne varan bir çark edişle sonuçlanan aslına ‘’rücu’’ kendini gösterdi ve ‘’Kürt Sorunu yoktur’’ diyerek onlarca yıldır söylenegelen inkârcı politikayla karşılaştık.

Aslında 13 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin halka söyleyecek sözü, Türkiye’yi daha demokratik ve özgür bir ülke haline getirecek, açılım sunacak enerjisi kalmamıştır. Toplumsal-politik yasalılık bir kez daha kendini göstermiştir. Evrensel değerlerle yola çıkmayan hiçbir politik güç-örgüt baskıcı, dayatmacı ve saldırgan olmaktan kurtulamaz.

Bunlar sürecin bir ucu, diğeri ise PKK’nin eylemleri ve HDP’nin durumu. PKK’nin eylemlerine dair çok şey söylendi ve söylenebilir. Lafı uzatmama adına, bu sitede yazılmış bir yazıya dikkat çekmek istiyorum; sevgili Levent Gültekin’in ‘’PKK Kürtleri niçin öldürtüyor/öldürüyor.’’ Son derece açık,  aklı başında ve yerinde tespitler ve sorular içeriyor. PKK’nin eylemlerindeki temel hedef daha çok, daha çok asker ve polis öldürmek, daha çok daha çok tahribat yapmak. Hiçbir sonuç alınması mümkün olmayan akla ziyan cinayet işlemek ve yıkımlar yapmak.

Asıl üzerinde durulması gereken HDP’nin varlığı, inisiyatifi ve onun Türkiye’nin geleceği için ne anlam ifade ettiğidir. HDP’ ye yönelik değişik cephelerden gelen eleştirilerden birisi de terörle, PKK ile arasına mesafe koyması…

HDP kendine rağmen günümüz tarihsel koşullarına uyumlu bir politik yapılanmanın zemin olmuştur. HDP olmasa bile artık politik uğraş eski biçimlerle olmuyor, olamaz. Bu konuda yine bu sitede yayınlanan Zülfü Dicleli’nin yazıları bu gerçeği oldukça bilimsel argümanlarla ortaya koyuyor.

HDP kendini bir Türkiye partisi, ilkelerle politika yapan, evrensel değerlerle demokratik bir yöntem izleyeceklerini ve izlediklerini söylüyorlar. Bu söylemleri toplumda bir karşılıkta buldu. İşte bu noktada sorunlar çıkmaya başladığını düşünüyorum. Şöyle ki; ilke olarak Barış-Adalet-Demokrasi’yi savunduklarını söylüyor. Elbette bunlar güzel çünkü evrensel değerlerdir. Bir değerin evrenselliğinden söz etmek onun bütün değerlerde içkin olması demektir. Bunları vazgeçilmez değerler olarak kabul edip politik mücadelede yer alan bir parti o zaman diğer tüm politik eylem ve söylemleri bu ilkeler üzerinden değerlendiriyor demektir. Bu ilkeleri felce uğratacak her eylem ve söylemi nereden gelirse gelsin bu anlayışla ele almak, tavır belirlemek durumundadır. Örneğin AKP’nin ve hükümetin bir terörüne, cinayetine karşı çıktığı gibi PKK’nin de akıl almaz şiddet eylemlerine de karşı çıkması beklenir.

Elbette bu kolay olmayabilir, ama kamuoyu önüne çıkıp kendi misyonunuzu, hedef ve amaçlarınızı ortaya koyduğunuzda ve bu konuda size güvenip oy verenlere karşı sorumluluğunuzu nasıl yerine getirmiş olacaksınız?

Önemli bir konu HDP’de kendilerinin de kabul ettiği emanet oyları var. Somutlarsak emanet oylar kime ait. Kısaca söylersek; AKP’nin diktatoryal tutularından tedirgin olan, ülkenin adım adım tek sesliliğe ve karanlığa sürüklenesinden endişe eden kesimler. Bu kesimler geleneksel olarak PKK’ya sempatisi de olmayan demokrat, özgür düşünceli seçmenlerdir. Peki, HDP’ye oy veren ancak PKK’nin sadece daha çok asker ve polis öldürmeye, her fırsatta tahribat yapan eylemlerinden rahatsız olan bu seçmenlere karşı ne denecek. Çevremden de biliyorum ki bu durumdan rahatsız olan ve HDP’ye tekrar oy vermekten çekinen ‘’emanet oy’’ sahibi insan biliyorum.

Önemli bir bariyerin aşılmasında çok önemli bir umut ve şans olan HDP’nin varlığı ve güçlenmesi Türkiye’nin yaşanılır bir ülke haline gelmesi için çok değerli. Ancak kendi içinden yine kendi ilkelerine son derece ters toyca tepkiler bu değere zarar veriyor. ‘’ PKK sizi tükürüğü ile boğar’’, ‘’biz gücümüzü PYD’den, YPG’den alıyoruz’’, ‘’bu kalaşinkofları size çeviririz’’, gibi söylemler ne anlama geliyor. Bütün halklar bu ülkede bu vatanda birlikte yaşayacağız deniyorsa Erdoğan’ın mantığıyla söylersek; ‘’Türk kökenli yurttaşların’’ duyarlılığına saygı duymak gerekmez mi? Evet bu toyca sözleri sarf edenler özürlerini bildirdiler, ancak yerli yersiz ‘’özerklik’’ söylemleri, PKK’nin öldürmeye ve tahribata dayalı eylemleri karşısında ilkeleri esneterek değerlendirme yapmak ‘’emanet oy’’ları da endişelendirmiyor değil.

Görülen bir gerçek var; PKK’nin eylemleri HDP’ye zarar veriyor. PKK kendini HDP karşısında bir ağabey olarak  görüyor, gizli veya açık ‘’sende ne oluyorsun, bulunduğun yere bizim sayemizde geldin haddini bil diyor’’ ve kendisine rağmen HDP’nin inisiyatif kazanmasını istemiyor.

Kürt Halkının varlığının inkâr edilemez duruma gelmesi PKK’ yıllardır sürdürdüğü mücadele sayesinde olmuştur. Ama artık  bu aşama tamamlandı. Fırtınalı nehirlerden, çalkantılı sulardan sandalla geçilip karaya çıkıldı. Artık karada yürümek gerekiyor, sandalla karada yürünmüyor.

Her şeye rağmen evrensel olan değerler yaşamın içinde vücud bularak yaşayacaktır. Varlığın özü, insanın aslı özgürlükle yüklüdür. Her inanç, politik merkez ve insan her ne yaparsa yapsın eninde sonunda özürlüğün, adaletin ve demokrasinin gerçekleşmesine hizmet eder; içinde taşıdığı olumsuzluklara rağmen. ‘’kötülük iyiliğin gübresidir’’, sahte para bile aslını gösterir, yani hakikisini aratır. Bu yolda biraz külfet, acı, sıkıntı yaşanıyor; bu da hayatın bir gerçeği her doğum kendine göre sancılarla gerçekleşiyor.