İRFANSIZ İLİM NE ÜRETİR?

Mustafa Alagöz - 19/05/2007 15:12:53 (497 okunma)

İRFANSIZ İLİM NE ÜRETİR?

Düşüncenin eşlik etmediği hiç bir etkinliğimiz yoktur. Düşünce en yüksek eylem olarak kendinde özgürdür. Ancak “en yüksek eylem” diyebildiğimiz etkinlik hangi merkeze oturacak, başka bir deyişle ereği ne olacak. Erek son gibi gözükse de aynı zamanda başlangıçtır da. Niyetimiz tüm davranışlarımızın ruhu, yönlendirici enerjisi olarak işlev görür. Beklide biz insanların tanrısal bir varlık olmamızın en açık kanıtı budur diye düşünüyorum: Niyet oluşturabilmek. Hiçbir güç hiçbir insandan bu yetiyi alamayacağı gibi hiçbir insanda kendindeki bu yetiyi bir başkasına devredemez, yani hiç kimse bir başkası yerine niyet oluşturamaz. 

Varoluşumuzda verili olarak bulunan yaşam enerjisi bir biçimde dışlaşır, etkin olarak kendini gerçekleştirir. Alışılagelmiş bildik bir önermeyle anlatırsak, bir yanımız doğa (beden, biyoloji gereksinimler) bir yanımız tinsellik olarak birlikte bulunur. Bunun çelişik birliği, bütün yapıp etmelerimizin kaynağını oluşturuyor. Ancak bu iki kutuptan hangisinin baskın olacağı, eylemlerimizi sürükleyen, belirleyen enerji olacağı kendi irademize bağlıdır. Her şeyi kendiliğindenliğe bırakırsak kaçınılmaz olarak içgüdülerin, toplumsal dürtülerin, tarihten gelen ve içinde yaşadığımız kültürden aldığımız önyargıların yönlendirmesi altına girmekten kurtulamayız. Bu yolda her ne kadar yetkin adımlar atsak da özünde özgür olmadığımız açıktır; çünkü dıştan belirleniyoruz. Bu durumda duyuların, içgüdülerin, önyargıların yönlendirdiği; anlayışsız, saldırgan, egemenlik kurmaya yönelik, kendinden farklı olanı kendi varlığına yönelik bir tehditmiş gibi algılayan zanlar türemesi kaçınılmaz hale geliyor. Bunun en belirgin göstergesi “Ben”kaygısından doğan tepkilerde görülüyor. Dilim varmıyor ama söylemeden edemeyeceğim, en özgür düşünceli olanımız bile Kadim Kültürümüzdeki zenginliklerden ne kadar da uzağız. Örneğin ‘Tasavvuf’ diye sadece sözcüğünü duyduğumuz bu kavramın; bu yaşam biçiminin, varlığı ele alış biçiminin (vahdet-i vücut) ne denli zenginlikler taşıdığına ne denli vakıfız? (Türkiye aydını, Türkiye düşünürü, Türkiye sanatçısı,…olarak) Günlük yaşantımızda iç dünyamızı azapla dolduran “Benlik” kaygısının insanın kendi gerçekliğinin ayırdına varmasının önünde, kendini dönüştürmekte ne denli büyük bir bela olduğunu yüzlerce yıldır, yüzerce eser aracılığı ile, yüzlerce bilge insanlarla,…önümüze koymuşlarda, bakmadan geçmişiz. Tüm söylediklerimi öncelikle kendime yöneltiyorum, “biz” çoğulunu kullanırken kendimi sakınıyorum; kimseye bir çağrı yapaya, uyarıda bulunmaya ne niyetim var, ne de yetkinliğim, ne de hakkım var. Ancak şunu söylemekle hiç kimseye haksızlık etmediğime inanıyorum; insan her sözcüğünün, her önermesinin, kullandığı her kavramın hesabını kendine vermelidir. Çünkü ancak bu yolla bir başka bilince ulaşmak, ötekini anlamak mümkün oluyor. Tartışmak, fikir üretmek, düşünsel değerlendirme yapmak başkası üzerinde egemenlik kurmak değil, deyim yerindeyse aklı parlatmak için emek harcamaktır. 

Yazıyı uzatmak istemiyorum; ancak bu sitede karşılaştığım bir yazıyı ( Sn. Özlem Ateş’in) okuyunca heyecanlandım; çünkü bir başkasının sesine kulak vermeyi, kendini kabul ettirme kaygısından çok anlamayı ilke edinmiş olarak algıladım. Bu algımda yanılmış olabilirim, bu önemli değil; ama önemli bulduğum bir gözlemimi dile getirmek istiyorum. Hani Mevlana’nın güzel bir özdeyişi vardır; “Dün dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Acaba bu sıradan bir öğüt mü diye düşündüğüm olmuştu; fakat şu yaşadığımız ortama baktığımda, birbirleri ile ayrı fikirlere sahip olan insanların tartışmalarına tanık olduğumda bu durumun mutlaka aşılması gerektiğine inanıyorum. Yeni koşullar ortaya çıktığında (ki hiç kimse bunun önüne geçemez) yeni fikirler üretmekten başka çare yok; eğer üretilemezse bile yeni şeyler söylendiğinde en azından ne demek istediğini anlamaya çalışmak çok mu zor diye kendime soruyorum. Hayatın getirdiği yeni koşulları kavrayacak fikirler üretemeyen akıl kaçınılmaz olarak eskiye sığınıyor, korku üretiyor, saldırganlaşıyor, … kan döküyor. 

Ama “her şeyde bir hayır vardır.” Marx’ın, hiç aklımdan çıkmayan bir önermesi ile yazıyı bitirmek istiyorum. “Her sorun kendi çözüm koşullarını da beraberinde getirir.” Niyazi Mısri’ nin dediği gibi:
“Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş
Bürhan aradım aslıma, aslım bana bürhan imiş.”

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…