Kaygan zemin

 Mustafa Alagöz - 26/05/2009 12:32:51 (482 okunma)


Kaygan zemin

Olmak” zorunda olmak insanı gerdirir. Gerilim, içimizdeki kuşkunun duyumsanmasıdır. Bu varoluşsal sorun düşünce tarihinin en önemli konularından biri olarak dirimselliğini sürdürür, sürdürmeye de devam edecektir. Öyle ki varlığımızın kanıtı bile kuşkunun bilinci yoluyla ileri sürülmüştür. Descartes her şeyden kuşkulanarak düşünmesini harekete geçirdi, ancak kuşkulandığından kuşkulanamayacağını gördü ve bu noktada “düşünüyorum o halde varım” dedi. 

Aslında bir ikilikten söz etmiyordu. Varım bunun kanıtı ise düşünmem değil; düşünüyorum demek ki varım biçiminde de değil; düşünmek doğrudan varlığımızın kendisidir denmektedir. 

Kuşku ikilemin olduğu yerde vardır. Peki bizim ikilemimiz nedir? İnsan hariç her canlı dünyaya geldiği gibi gider. Bunu söylerken her canlının beslendiğini, büyüyüp ürediğini ve öldüğünü bilerek söylüyorum elbette. Diğer tüm canlılar doğalarındaki program ne ise onu açarlar, türlerinin özelliklerini gerçekleştirerek ölürler. Bir kedinin kedi olarak nasıl yaşayacağı, ne yapacağı bellidir. Bir bitki de aynı şekilde. Tohumundaki program ne ise onu değiştirmeksizin olduğu gibi gerçekleştirip sonunda ortadan kalkar. İnsan dışında hiçbir canlının kendini varetme kaygısı yoktur, hatta onlar kaygı diye bir şey bilmezler. 

Bilinç bir anlamda seçim yapma yetisidir, tersinden söylersek seçim yapmak bilincin bizzat kendisidir. Aslında seçim kimyasal süreçlerde, bitkilerde, tek hücreli organizmalarda ve hayvanlarda da var. Buna rağmen onlarda kuşku bulunmaz; varoluşsal boşluk olgusu onlarda yaşanmaz. Kimyasal süreçlerde bir element bir başkasıyla birleşirken seçicidir, canlı organizmalar yaşamsal işlevlerini gerçekleştirirken seçicidirler. Onların tüm davranışları programlıdır, verilidir. Bu zorunluluğun dışına çıkamazlar. Başka bir deyişle özgür iradeleri yoktur. İnsan özgür irade sahibi olmakla ayrıksıdır. Özgür irade sahibi olmak demek aynı zamanda seçim yapmama, vazgeçme yetisine de sahip olmak demektir. Burası biz insanların ikileminin kökünü oluşturur. Seçim yapmamakta bir seçimdir ve seçmediklerimizde seçtiklerimiz gibi kendilerine uygun eylemi gerektirirler. Ruhu seçim (düşünce, irade) olan eylemlerimiz bizim varlığımızı oluşa devindirdiğimiz akışımız; kendimizi yarattığımız sürecimiz, yazdığımız kaderimizdir. Bu akışı durduramayız, ama yönlendirebiliriz, tasarımlayabiliriz, ilkeler belirleyip programlayabiliriz. 

İnsan hem bir SORU, hem de SORUNDUR. Sorudur, çünkü dönüştürücü bir güçtür; sorundur çünkü kendi kendini tanımak, kendini sonsuzca yeniden ve yeniden üretmek, geliştirmek ve en önemlisi tüm bu yapıp etmelerini anlamlandırmak zorundadır. Soru ikilemin olduğu yerde doğar, sorun ise bu ikilemin sürekliliğidir. (ilk soruyu Havva sormuştur: Yasaklanmış ağacın meyvesini yemeli yememeli mi? Adem’le beraber yedi ve sorun başladı: ekmeğini topraktan sen kazanacaksın, acı çekeceksin ve öleceksin, tanrısal emir böyle) Bir ikilem çözülür yenileri gelir ve bu sonsuzca sürüp gider. 

Gereksinimlerimiz vardır ve bu başlangıçta bir yoksunluktur. Bu yoksunluğun bilinci bizde istek olarak ortaya çıkar, istekler ise giderilmek üzere bizi seçimlere zorlar. Gereksinim verilidir, istek bilinçlidir, seçim yapma(ma)k zorunludur. O halde istek, varlığımızda taşıdığımız iki kutbun buluşması, birbiriyle örgün hale geldiği noktadır. İsteğimizi tek tek nesnelere, olaylara vb. yöneltebiliriz hiç kuşkusuz. Peki, bütün bunları kapsayan ve aşan genel bir istekten söz edebilir miyiz? 

İsteklerin isteği var mıdır? En kapsamlı istek hangisidir? Sonuç olarak şu ilkesel soruyu sorabiliriz: İNSAN NEYİ İSTER?

Bu soruya yanıt olarak sonsuzca yanıt verilebilir; yaşamayı ister, iktidar ister, para-pul ister, şöhret ister, sağlık ister, … Bunların tümü belirli bir gereksinime ve nesneye-olanağa yönelik olarak ortaya çıkarlar. Daha çok, insanın hayvani-toplumsal ve bu ikisi arasında ortaya çıkan kişisel diyebileceğimiz arayışlarına karşılık gelir. Yani hiç birisi tam olarak kapsayıcı olamaz. Dolayısıyla bu istekler sınırlı, koşullara bağlı ve geçici olarak ortaya çıkar ve kaybolurlar. Peki zamana ve koşullara aşkın, ortaya çıkmasını engelleyemediğimiz, gerçekleşmesi için kendimizi durduramadığız sonsuz bir isteğimiz var mı? Evet var: İSTENMEYİ İSTEMEK. 

İnsanlaşma süreci burada başlar. İnsan bir yok varlıktır; donanımı ile varlık, anlamı ile yokluk. Bu donanımla potansiyel varlığını gerçek varlığa dönüştürmek zorundadır. Bu anlamda her anımızda hem varız hem yokuz. Varkıldığımız her şey artık bir potansiyele, olanağa dönüşmüştür ve bu olanakla yeniden varolma serüvenine girmek zorunda kalırız. Bunun için denir ki sadece insanın tarihi vardır, doğanın tarihi yoktur. (?)

İstemek düşünmektir, istenmekte düşünülmeye istemektir. O halde burada insandan insana gidip gelen varoluşsal bir enerji akışı, düşünsel bir iletişim vardır. Bunun anlamı şudur: Birbirimize muhtacız. Bu son derece açık; çünkü benim herhangi bir gereksinimim ötekinin yaşam kaynağıdır, aynı şeklide benim insani her eylemim bir başkasının yaşamasına hizmettir. Ekmek yiyeceksem fırıncıya mutacım, elbise giyeceksem terziye… 

Varlığımızı biliriz, ama kim olduğumuzu başlangıçta bilmeyiz. Onu toplumsal ilişki içinde oluştururuz ve bununla kabul görmek isteriz. Kimliğimizi ve varolduğumuzu deneyimlemek isteriz, bu ancak ötekiler ile ilişki içinde mümkün olabilir. Ötekilerin bizi nasıl gördüğü bundan dolayı bizi çok ilgilendirir. Çoğunlukla her türlü yapay, otoriter, gösteriş gibi sevimsiz davranışların nedeni olsa da yine de ötekilerin hakkımızda ne düşündüklerini, bizi nasıl anladıklarını ve anlamaları gerektiğini kendimize dert ederiz. Kendi özümüz olan bireyselliğimizi tatmak, verili olan yaşam enerjimizi gerçekleştirmek ve kendimizi anlamlı bulmak gibi önüne geçilmez dürtülerimizi ancak ötekilerle ilişki yoluyla yaşayabiliriz. 

Her insan bu isteklerle kendini ortaya koyar. İsteklerinin yoğunluğu ve nesnesi ne kadar farklı olursa olsun tüm bu isteklerin ortak paydası başkaları tarafından kabul edilmektir. Burası kaygan bir zemindir, başka bir deyişle hak olana yönelmekle, sahte olana yönelmek iç içe bulunur. 

Başkası olmadan birey olmaz, birey olunmadan başkası için değerli olunmaz. Değerimiz birbirimiz üzerinden ve birbirimiz aracığı ile yaratılır ve yaşanır. Bunun başka yolu yoktur. Onun için “İnsan özgürlüğe mahkumdur” denir. Çünkü özgürlük tüketmek değil yaratmaktır, değer hazır bulanan değil bulunanı ereğe doğru işlevli kılmaktır. 

İnsan, bireyselliğinin varlığını ve kişiliğinin somutluğunu ötekiler üzerinden üç yoldan yaşayabilir.

-Ötekiler tarafından fark edilmek,

-Ötekiler tarafından otorite ve umut olarak görülmek,

-Ötekiler tarafından sevilmek.


Fark edilmek bizi toplumun kabul edilir, en azından dışlanmayan bir bireyi haline getirir; otorite ve umut olmak; egemenlik arzusunu ve başkasına hükmetme hırsının arayışına sürükler; Sevilmek ise özgürlük ve güvenlik getirir. Her üç eğilimde hepimizde bulunur. Birey kendi iç dünyasında bunu kendisi fark edebilir, fark ettiği ölçüde de nasıl tutum alacağına kendisi karar verir ve sonuçlarına da kendisi katlanır. Ama burası içten, kararlı ve süreğen bir sorgulamayı gerektirir. İnsan kendini kolayca aldatabilir. Kendi kuyusundan dünyaya bakan birisi gökyüzünü ancak kuyunun ağzı kadar görecektir. Onun için alternatifli düşünme, önyargılardan ve şartlanmalardan arınmış bir düşünsel tutum, sadece “neden” sorusuna yanıt arayarak değil “ne için” arayışına da girerek içimizdeki ego cambazının numaralarından yakayı kurtarabiliriz, ben böyle düşünüyorum…