KENDİNDE KALARAK YABANCILAŞMAK.


Doğa verilidir, kendi iç yasalarının hükmü altındadır. Oysa insan bir yanıyla doğal bir yanıyla doğaya aşkın varlıktır. Doğaya aşkınlığımız onun güçlerini onun değişmez yasalarına bağlı kalarak kullanmamız anlamına gelir. Doğada hazır olarak bulunmayan ancak onun olanaklarıyla yeni bir ‘’doğa’’ oluşturup yaşatmak Tin’e aittir; bu alandaki tüm etkinlikler, üretimler ve yaratımlar tinseldir.

Tinsel alandaki teknik, bilimsel, kültürel, bireysel, psişik tüm oluşumlardan biz insanlar sorumluyuz. Yabancılaşma da insanın kendi iradesi, bilinci ve eylemleriyle var ettiği süreçsel tinsel bir olgudur.

Bir olgu tinsel güçlerle oluşturulabiliyorsa yine aynı güçler tarafından ortadan kaldırılabilir de. Bu yetiyle donanımlı olan insan özgür irade sahibidir; özgür irade sahibi olan aynı anlama gelmek üzere sorumluluk sahibi olmak anlamına da gelir.

Özgürlük-zorunluluk kutupsallığı toplumda olduğu kadar bireysel iç dünyamızın da devindirici gücüdür. Özgürlük ve sorumluluk bağlamı her bireyin özsel bir niteliğidir; eylemlerinde, yönelimlerinde bu özsellikten uzaklaşması onu mutsuzluğun ıstırabına, bu niteliğine bağlı olarak yaşaması ise mutlulukların verdiği zevklerle nimetlendirir.

Yabancılaşma yabancı olmak değil, yabanıl olmakta değil. O, insanın kendi asli varlığından habersiz kalması, ondan kopmasıdır.

Yabancılaşma önceki varlığından bir kopuştur. ‘’Kopuş’’ kavramı sadece olumsuz olarak anlaşılmamalı. Değişimin, dönüşümün olduğu yerde kopuş vardır bu anlamda tüm gelişmeler bir kopuşlar sürecidir de.

Kendi özüne bağlı olarak gerçekleşen dönüşümler edimseldir; kendinden kendi başkalığına geçiştir. Bu başkalaşma dizisini birbirine bağlayan, onun kendi özünü değişik suretler biçiminde koruyan ilişki ise ussaldır. Başka bir ifadeyle ‘’kendi başkalığında kendini koruyan olgu edimseldir; kendine yabancılaşıp tekrar kendiyle birliğe gelip varlığını tekrar kuran süreçtir.’’

Doğada yabancılaşmadan söz edilemez, yabancılaşma tinsel bir olgu olmasıyla sadece insanda görülür. Bundan kasıt dışta kendiliğinden bir varlığının olmamasıdır; varlık kazanabilmesi için bilincin iradi, aktif katkısının gerekli olduğudur.

Ancak tinsel olan da yasasız, başına buyruk bir enerjinin rast gele akışı değildir. Tinsellik ancak hak üzere olursa kendine kalıcı bir varlık kazandırabilir; kendinden kendini doğurarak doğayı aşan bir dünya yaratıp yaşatabilir.

İnsan doğal bir varlık olmadığı için, doğal ortamda ve kendi doğal varlığının sınırları içinde kalarak yaşayamaz. Hazır bulduğu olanakları kullanarak hem kendini hem yaşadığı ortamı kesintisiz olarak inşa etmek zorundadır; ancak bu sorumluluğu üstlenmeyebilir de. Çünkü özgür irade sahibi olmak olumsuz olanı da, kötüyü de seçebilmesi demektir: ‘’İnsan ihtiyar (reddeden, karşı koyan) sahibidir.’’

Ancak insan dışındaki her varlık kendisi için belirlenmiş kaderin dışına çıkamaz. İnsan ise içinde bulunduğu kaderin dışına çıkmak üzere içten içe uyarılır, eyleme zorlanır.  O eylem varlığıdır ve eylemleri ile kendini inşa edebildiği gibi bizzat kendi yapıp-etmeleri yoluyla kendini yıkıma da sürükleyebilir.

Tüm eylemlerimize kaynak sağlayan enerji bir tanedir o da yaşam enerjisidir; kadim gelenekte ‘’Nefs’’ diye ifade edilen enerji.

Bedensel arzularımız ve ruhsal çekimlerimiz bizi sürekli olarak bir gerilime sokarlar. Yaşam enerjimizi aşağıya; bedensel uyarılara da yönlendirebiliriz yukarıya da; saf bilince, ruha doğru da. Bu noktada irade, karar verme, niyet oluşturma sorumluluğu-özgürlüğü tamamen bize aittir.

Bulunduğumuz noktada durmamız mümkün değildir; ya aşağıya doğru yuvarlanır kendimize yabancılaşırız, ya da yukarı doğru gayret ederek kendimizi bilir-buluruz, kendimizi varederiz.

Aslında her iki yönelimde genel bir ifadeyle insanın kendine yabancılaşmasıdır: birincisi olumsuz, ikincisi olumlu yabancılaşmadır.

Aşağıya, bedensel uyaranlara doğru başkalaşmada bizim herhangi bir seçimimiz, irademiz yoktur. Doğal uyaranlar arzu olarak tecelli eder ve aklımızı, irademizi kendi emri altına alır (emmare nefs). Bu yolda benliğimizde sürekli bir dağılma, parçalanma olur. Çünkü arzu sadece sahiplenmeye ve tüketerek ortadan kaldırmaya yöneliktir. Arzu bir olmakla beraber onun nesneleri sonsuzdur.

Arzunun ve onun nesnelerine erişmek üzere emir altına giren akıl giderek parçalanır, enerjisini dağıtır ve kendi özsel ilişkilerini üretemez. Bu süreçte aklın kendi edimlerinde ve yönelimlerinde bir merkezi olmaz; kendi bütünlüğüne bir türlü kavuşamaz, adım adım kendine yabancılaşır.

Bu tür yabancılaşmaya yozlaşma diyebiliriz. Akıl bir cevher olarak işlev görür, onun işlevli olması düşünceler olarak suret kazanması anlamına gelir.

Düşünceler tarih içinde safha safha açınarak kendini gerçekleştirir ve yaşamın akışı bilinçte kavranır. Tinsel alanda ne varsa yaşamın içinden gelir.  Düşünce ürünleri ve tinsel olgular yaşamda karşılık bulmazlarsa anlamsızlaşırlar, varlıklarını sürdüremezler. Asıl olan hayattır (hayy esması). Çünkü tinsel tüm süreçler ve yaratımlar insan yaşamında ortaya çıkan fenomenlerdir.

İçimizden bize baskı yapan asıl güç bu yaşam enerjisidir. Aslında insanlar olarak tüm arayışlarımızın temeli akla ve düşünceye çeki düzen vermek değil yaşamı daha kutlu, coşkulu ve mutlu kılmaktır, insan olmanın nimetlerine erişip onun zevkini duyumsamaktır.

Ancak bu kendiliğinden olmuyor. İradi müdahale gerekiyor. İlim olmadan irade nereye gideceğini bilemez. Bilmek için biricik kudret akıl ve onun işletilmesi ile üretilen düşüncelerdir. Düşünceler eylemlerimizin ruhudur, başka bir ifadeyle düşüncelerimiz eylemlerimize eşlik eder. İnsan kendini eylemleriyle inşa eder; düşünceler hangi içerikle dolu, hangi amaca doğru yön tutmuşsa ona göre suret kazanırlar. Bu sonu olmayan bir süreçtir, insanın kendini bilmesi kendisini kesintisiz biçimde inşa etmesi anlamına gelir; çünkü ancak kendi yapıp etmelerini bilebilir. Mevlana’nın dediği gibi ‘’sen düşünceden ibaretsin, gerisi etle kemik.’’

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: eylemlerinde kendi aklını kullanmayan, özgün düşünceler üretemeyen kimse ya onun bunun yönlendirmesi, ya da arzularının, içgüdülerinin hükmü altına girer. Her iki durumda da kendi olamaz, kendine yabancılaşır.   

Yabancılaşmak –yozlaşmak anlamında- değersizleşmektir. Yabancılaşmış bir benlik çürüktür, değersizdir, ilkesizdir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: değerler insanı yüceltir. ‘’yüceltir’’ derken elbette o insan çok özel, ayrıksı birisi olur anlamında değil; hak üzere yaşar, arzularının kölesi değil efendisi olur, sıradışı değil tam tamına sıradan bir insan olur demektir. En büyük sıradışılık son derece sıradan birisi olabilmektir. Sıradanlık masumiyettir, safiyettir, hak bilirliktir, yaşamı olduğu gibi karşılayacak açıklık ve olgunlukta olabilmektir.

İnsanı bu masumiyetten ayrı koyan nedir? Zihin. Zihin geçmişe ait ne varsa onun toplamıdır; önyargıları, alışkanlıkları, sahiplenmeleri, kısaca bireyin geçmişten toplayıp getirdiklerine yapışıp kalmasıdır.  Bu durum insanın bilincini kirletir. Yaşam sürekli bir akış, yeni yeni oluşlar silsilesidir ve bu haliyle bizi kendisine sürekli yanıt vermek, tavır almak yükümlülüğü ile yüz yüze getirir.

Hayat bir soru insan bir cevaptır. Cevaplar eskiden gelemez, çünkü yeninin taleplerini karşılamayabilir. İşte bu noktada, yani yaşamın bizi yeni oluşumlarıyla eyleme çağırması karşısında bu çağrıya ‘’dünde kalanlarla’’ yanıt veremeyiz.

Eski olan denenmiş, bilinen olduğu için güven vericidir. Yeni olana yeniyle cevap vermek bu güvenliği terk etmekle mümkündür. Bu nokta insanın tedirgin olduğu andır. Güvenli olanı terk etmekle yeni olanın bilinmezliğine dalmak ikilemi insanı ürkütür. Yaşam bu yönüyle bir tedirginlikler sürecidir de. Ancak kaçış yok, her insan her gün yeni ilişkiler yaşar, yeni sorunlarla yüz yüze gelir ve bunlara kendisi yanıt vermek zorunda kalır. Yanıt geçmişten gelirse önyargılarıyla, alışkanlıklarıyla, zanları ve inançlarıyla oluşturulmaya çalışılırsa yaşamın akışına uyum sağlayamadığı gibi iç dünyamızın kuşkularla, öfkelerle, korku ve kıskançlıklarla kirlenmesini de engelleyemez.

Bu gerçeklerin tarih boyunca sade ve bilgece kelamlar biçiminde bize ulaştırılması her insan için bir lütuf olarak görülmeli.

Hz. İsa’nın ‘’Tekrar çocuk gibi olmadıkça Allah’ın melekûtuna giremezsiniz’, sözü içsel olarak bir saflaşma olmadan huzura eremeyeceğimize işarettir.

Mevlana’nın şu dizeleri;

‘’Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş

   Dünle beraber gitti cancağızım

  Ne kadar söz varsa düne ait

 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.’’

Burada ‘’bulanmayı’’ yabancılaşma, ‘’donmayı’’ taassuba düşmek olarak değerlendirebiliriz.

Hakikat tektir. Ancak onlar hazır, satın alınabilir şeyler değil, insanların deneyimleri ile varlık kazanırlar. Her insan kendi yetileri, özgünlüğü, bedensel ve zihinsel mekanizmaları ile onları gerçekleştirir, hayat verir. Bu anlamda hakikatlerin ifade biçimi farklı farklı olur. Böyle olması kaçınılmazdır, bu durum bizler için güzel bir zenginliktir. Bir olan hakikatin değişik suretlerde ve renklerde tecelli etmesi bilincimize çok yönlü açılardan etkide bulunur. Bizi arayışlara; varlığımızın anlamını sorgulamaya, hayata ve kendimize karşı sorumluluklarımızı üstlenmeye yönlendirebilir. Bizi bize yabancılaşmaktan, yozlaşmaktan uzak tutup aslımıza bağlı kalmamıza teşvik edebilir.

‘’inancınızı terk etme cesareti gösterin’’, diyen Nietzsche insanın kendi olabilme olanağını bir başka açıdan dile getiriyor.

Çocuk gibi olmak, bulanmadan-donmadan akmak, eskiyi terk etme cesareti göstermek insanın kendini inşa etmesinin, kendini bilmesinin araçlarındandır. Bu erdemleri gösteremezsek yaşamın bizi yüz yüze getirdiği sorumluluklar karşısında tutumuzu nasıl belirleyebiliriz? Geriye tek yol kalır; taklit ve şekilcilik.

Bireyselleşme yolunda ‘’taklit’’ aşaması vardır. Kadim gelenekte üç aşamadan söz edilir: ‘’Taklit-Tahkik-Hakikat’’. Bunu bilmek-bulmak-olmak şeklinde de ifade edebiliriz.

Her öğrenme deneyimi taklitle başlar. Çocuk büyüklerinden duyduğu sesleri taklit ederek konuşmayı öğrenir, her sanatçı önceki ustaların deneyimlerini izleyerek, taklit ederek kendi özgün yolunu bulur. Taklit zorunlu bir aşamadır, ama daha yukarı çıkmak için. Hep taklitte kalmak kopya kişilik olmaktır;  ‘’şey insan’’ halinde kalmaktır. Biriken suyun akmadığı zaman bataklığa dönüşüp kokuşması gibi taklitte kalan kişi de bulanıp kokuşur, kendi özüne yabancılaşır. ‘’Allah mukallitleri sevmez’’, söylemi şuna işaret eder; taklitte kalanlardan sevgi doğmaz, dahası kendini bile sevemez, kendine yabancı kalır.

İnsanın hep taze kalması, bulanmadan-donmadan akması ‘’yeni şeyler’’ söylemesi (eylemesi) ile oluyorsa bu yenilik yolu nedir? Yanıt; DEĞERLER…  Değerler kadimdir, -bengidir-. Doğada kuvvet olan hakikat, akılda yasa, yaşamda ilke, bireyde değerdir. İnsan akılda ilke olanı kendinde niyet olarak içselleştirdiğinde bu onun değeri olur.

Bu değerlerine bağlı kalarak yaşamak imanla yaşamaktır. İnsan yaşamın sonsuzca uyarıları karşısında kendi iç bütünlüğünü, dış dünyayla uyumunu nasıl birliğe getirecek? Değerlerine bağlı kalarak.

Birey tüm yapıp etmelerini kendi aklında ve vicdanında anlamaya çalışırken birliğe getirici bir ilkesi, kendi içinden kendini ‘’sığaya çeken’’ bir değerler bütünlüğü olmalıdır.

İnsan kelamla eğitilen bir varlık olarak kabul edilir. Kelam duyulur, duyulan anlamlar bireyin iç dünyasında olgunlaşarak onun iç dünyasında içsel otorite haline gelir. Bu onun değerleridir. Birey değerlerinin kılavuzluğunda ve vicdanının gözetiminde hep kendinde kalır, kendine yabancılaşmaz.

Hz. İsa havarilerine bu gerçeği şöyle dile getirir. ‘’Şimdiye kadar günahkâr değildiniz. Şimdi bu sözleri benden duydunuz, bundan sonra günahkârsınız’’. Şunu söylüyor: artık kendi kendinizi denetleyecek, yaşamınız boyunca kendinizi yönlendirecek ilkelerden haberdar oldunuz. Ona göre niyetinizi belirleyin. İ. Arabi niyet konusunda şunu söylüyor: ‘’niyet insanın fiillerindeki gedikleri kapatır’’. Yani eylemlerinizde bir hatanız, günahınız varsa bunu niyetiniz üzerinden sorgulayarak düzeltebilirsiniz.

 Değerler tinden yaratılır, tinselliği besler. Yabancılaşma, çürüme değersizliğin halleridir. Toplumsal yaşamda da değersizleşmenin acısını yaşarız; politik alanda, ticari yaşamda, bireysel alana giren komşuluk, dostluk, gönül ilişkilerinde de.

Değerler tinsel olgular olarak edimsel ve ussaldır. İnsanın ve insanlığın yaşamından türetilir. Onun içeriği hak, sevgi, saygı, özgürlük ve gönüllü sorumluluk üstlenme erdemiyle donanımlıdır. Bunlar hazır ele geçirilebilir olgular değildir. Onlar görülmez, duyulmaz bir evrende bulunurlar ve kendiliklerinden gelip insanların bilincine, yüreğine ve etkinliklerine katılmazlar. Ancak onu içtenlikle çağıranlara hemen yönelirler.  Emekle canlanan, sorumlulukla taşınan, insanın hep kendinde kalmasını sağlayan; çürümesine, yozlaşmasına, kısaca yabancılaşmasına meydan vermeyen tinsel bir yaşam kudretidir.

Değerler suret kazanmış hakikatlerdir. ‘’İnsan değerler yönünden gelişmemişse sapar, şımarır, hoyratlaşır’’.  YABANCILAŞIR.