Kendine yaslanmak

 Mustafa Alagöz - 05/04/2009 13:28:00 (638 okunma)



Kendine yaslanmak

Özgürlük iki boyutludur, başka bir ifadeyle birbirine bağlı iki aşamalıdır: Bir şeyden özgür olmak ve bir şey için özgür olmak. Bir şeyden özgür olmak ve orada kalmak insanın çıldırması için (anlam arayışı olanlar için) gerekli koşulları yaratır. İnsan, kendini varolduğu durumdan daha öteye taşıyamazsa, bulduğu halde bırakırsa yoğun bir sıkıntının içine yuvarlanır. Çünkü artık o bir bilinç varlığıdır ve bu andan itibaren olduğu yerde kalamaz.

Sıkıntı, anlamsızlık, mutsuzluk gibi insana acı veren yaşamsal durumlar modern dönemin bireysel anlamda en yaygın ve derin sorunu olarak görülüyor. 

Artık anlam ona başka yerden verilmiyor, anlamı kendisi var edip içinde yaşamak zorunda. Tekniğin gelişmesiyle kendi emeğine dayanarak toplumsal varlığını sürdüren bireyler ortaya çıktı. Her insan bir topluluğa, bir soya, bir inanç organizasyonuna bağlı kalmadan da kendi bireyselliğini yaşama olanağına kavuşmuştur. Kendi kişisel amaçlarını kendisi belirleyip, yaşamını yönlendirebilmenin ekonomik ve sosyal koşulları oluşmuştur. Yaşamını başkasının dayattığı ölçülere göre değil kendi seçimi ile yapmak sorumluluğu ile yüz yüze gelmiştir. Sorumluluk özgürlüğün özüdür; bu keyfilikle özgürlük arasındaki ayrımı veren temel ölçüdür.

Her ne kadar özgürlük çok kutsanarak dillendirilse ve herkes özgürlük istediğini söylüyor olsa da yakından bakıldığında gizli bir korkunun daha derinlerde insanı bağladığı görülür. Çünkü özgürlük sorumluluk üstlenmek, yalnızlaşma riskini göze almak, dışlanma olasılığıyla yüz yüze gelmektir. Bundan dolayı Özgürlük Korkusu psikolojiye de konu olmuştur. 

Özgürlük korku yaratır ve insan bu korkuyu yenmek için kendince yollar arar. Bu konuda en kestirme yol bir şeye ait olmaktır. Aidiyetler ve kimlikler bunun için bireylerin yaşamında çok önemli bir yer tutar, çünkü bir koruma görevi görürler, güvenlik verirler. Bir ulusa, bir inanca, bir çevreye ya da ideolojik ilkelere bağlanarak bu korku telafi edilmeye çalışılır. Aidiyetin olduğu yerde anlayış yaşayamaz, çünkü kendini bir yere ait olarak varkıldığını sanan insan kendini sınırlamış demektir. 

Farklı olana karşı farklılığımızı ortaya koymaktan daha doğal bir şey olamaz. Ancak bu, ya anlayışla oluyor ya da dışlayarak: Farklı olan ortadan kalksa da yaşamdan bir şeyler eksilmezmiş gibi bir katılıkla yaklaşılıyor. Bunu günlük bireysel ilişkilerimizden, yazılıp çizilenlerden, medyadaki tartışmalardan rahatlıkla gözlemleyebiliriz.

Anlayış öncelikle “öteki”nin bakış açısına da nüfuz ederek olguya bakabilmektir. Onu kabul etmek ya da onaylamak değil, onun anlayışını anlamak… Ancak bunun için öncelikle insanın kendi önkabullerini, yargılarını ve doğrularını ötekine dayatmaması gerekir. Bir şeyi anlamak ona belleğimizdeki ezber bilgileri ve hazır tuttuğumuz fikirleri giydirmek, fikirlerimize uyup uymadığını test etmek değil, onu bizzat olduğu gibi karşılayabilmektir. İşte bu noktada da insanın kendi içinden başka bir korku ayağa kalkıyor ve tedirginlik yaratıyor. Bu tedirginliğin yarattığı gerilimden kurtulmak içinde insan bellek odalarına ve inanç kalıplarına sığınıyor, böylece önemli şeyler söylemiş ya da yapmış olduğunu sanıyor. 

Korkunun olduğu yerde hem saldırganlık hem de sığınma vardır. Sığındığın şeyi korumak, onu sahiplenmek zorunda kalırsın. Bağımlılık burada başlar. Bağımsızlık; her şey kafa tutmak, her şeyin tersini söylemek değildir, çünkü bu ucuz bir kendini belli etme zavallılığıdır. 

Yukarıda da söylediğimiz gibi insan bilinçli bir süreç yaşamak zorundadır. Bilinçli derken; herhangi bir alışkanlığa bağlı olmadan, kendi dışından belirlenmiş bir dayatmaya ve mekanizmaya boyun eğmeden özgür iradesi ile davranması anlaşılmalıdır. Bu noktadan geri dönülemez. Olduğu yerde kalmak bireyin kendi seçimidir, ancak sonucu derin bir sıkıntı ve anlamsızlık olur. 

Modern dönem bu anlamda sıkıntıların giderek arttığı bir dönem olmuştur. Peki, neden? Çünkü birey her an kendini duyumsamak zorunda, bu kendine rağmen gerçekleşen bir olgudur. Kendini duyumsamak bireyi kendi içinden yükselen yeni sorular ve erteleyemeyeceği sorumluluklarla yüz yüze getirir. Varoluşçuların temel anksiyete dedikleri budur. Sartre “insan özgürlüğe mahkûmdur” derken de aynı gerçeği dile getirir. 

İnsan tektir ve tek olmak zorundadır, hiç kimse bu durumu değiştiremez. Yetileri kendine aittir, ilgileri kendine göredir, dünyayı algılayışı ve hayata karşı duruşu kendine özgüdür, sorumluluklarını üstlenmek zorundadır. Öte yandan duyguları da kendine aittir; yalnızlıkları, özlemleri, hayalleri, pişmanlıkları ve beklentileri… Yüzeysel bir ifadeyle söylersek; kendi pişirip kendi yiyecektir.

Dışardan gelen uyarıları algılarız ve bu algıya karşı bir duruş belirlemek zorunda kalırız. Bu duruş ya bir tepki ya da yanıt olmak durumundadır. Tepki geçmişten ve bellekten kaynaklanır; yanıt ise bilinçten (farkındalıktan) Tepki insanı bağımlıdır, yanıt insanı ise özgür.

Varolduğumuzu duyumsama bizde bir anlamımız olduğu ya da olması gerektiği gibi bir isteğin doğmasına yol açar. Bir genelleme yaparsak varolduğumuzu iki yolla duyumsar ve gerçekleştiririz; ya dışardan gelen uyarılar yoluyla ya da içsel enerjimizin (sevgi) taşmasıyla. Birincisi bizi başkasına bağımlılığa görür; sahiplenmeye, kıskançlığa, egemenlik arayışına. Burada başkasına ihtiyaç duyulur, çünkü kendine yeterlilik yoktur. Ve insan kendine yeterli olmadığı sürece hiçbir şey onun için yeterli olamaz. Bu durum kendini inişli çıkışlı ruhsal haller biçiminde gösterir; korkular, ölçüsüz öfkeler, huzursuzluk, içsel bir boşluk ve anlamsızlık gibi… İkincisi ise paylaşıma ve kendine yeterliğe dayalıdır. Burada kaynak ve uyaran içeridedir, birey her açıdan kendinde kalır ve içsel özgürlüğünü yaşar. 

Her iki durumda da bir değer olduğumuzu, bu dünyada olmamızın bir anlamı olduğunu fark edip yaşam serüvenine dalarız. Bize ihtiyaç duyulduğunu görmek hoşumuza gider. Bu istek içimizde öylesine yoğunlaşır ki “bize ihtiyaç duyulmasına ihtiyacımız olduğunu” hissederiz. Bu istek öylesine itici bir güç olarak içimizde işler ki sonucu iki yönlü olabilir. Bu ihtiyacın kendisi bizim başkasına bağımlılığımızın, başka bir deyişle kendimizden özgür olamamanın en temel bağı haline gelir. Ama öte yandan tekbaşınalığın oluşturulmasının sıçrama tahtası da olabilir. Varolma zorunluluğu, kendi kendimizi inşa etme sorumluluğu, içimizdeki yaşam enerjisi ile kurulur. Bu enerji iki yönlüde akabilir: Birincisi; arzuların, alışkanlıkların, kendimizi herhangi bir yetimizle başkalarının gözünde önemli biriymiş gibi kabul ettirme yönünde, ve ikincisi; her ne isek o olduğumuzu kabul ederek ve sadece kendi kendimizi aşma yönünde kullanarak. 

Bize ihtiyaç duyulması dürtüsü oldukça güçlüdür. Birey önemli birisi olduğunu, bu dünya için gerekli olduğunu, kendisinin varlığı ile dünyanın daha bir anlamlı olduğunu değişik biçimlerde ortaya koyar; müzikte, şiirde, aşk ilişkilerinde, mesleğinde; dahası bir ebeveyn olarak çocuk ilişkisinde... Bilindiği gibi şarkılarda ve şiirlerde çoğunlukla ikinci tekil şahsa hitap edilir. Söz konusu ikinci tekil şahsın, SEN’in varlığı öylesine yüceltiliyormuş gibi dile gelir ki, aslında yakından bakılsa bir talepte bulunulduğu görülür. İnsanlar kendi mutlu olma özlemlerini; değerli ve önemli birisi olduklarını, beğenildiklerini duymak, kendileri için kaygı duyan birisinin varlığını görmek, anlamlı bir varlık olduklarını duyumsamak istiyorlar ve bunu ötekinden talep ediyorlar. “Sensiz hayatımın bir anlamı yok”, “sen benim her şeyimsin”,”sensiz yaşayamam” … türünden tüm söylemler özünde bir talebi dile getirirler. Bana değer versene, beni yüceltsene, benim anlamlı birisi olduğumu bana yaşatsana… Karşılıklı olarak bu talepler yerine getirildiğinde insanlar birbirlerini sevdiklerini zannederler. Ama burada bir karşılıklı bağımlılık vardır ve bu tür ilişkilerde kıskançlık kaçınılmaz olarak ilişkinin bir bileşeni olarak sürece katılır. En büyük nefretler en büyük “sevgilerden” doğar.

Doğum günlerinin bütün dünyada büyük bir heyecanla kutlanmasının altında da bu talep yatar. Doğum günlerinde kullanılan slogan durumu açık göstermiyor mu? “ İyi ki doooğduuuun …” Anlamı hepimizin içinde taşıdığı bir özlemin özlü ifadesi: Sen doğmasaydın dünyada bir şeyler eksik olurdu, sen doğmakla dünya daha da zenginleşti. 

Ebeveynler için çocuk sevgisi de bir yanıyla bu özlemi gideren önemli bir güçtür. İnsanın çocuğunun bitmez tükenmez taleplerini hiç bıkmadan, büyük bir sabır ve şefkatle yerine getirmesinin arkasında da biraz bu önemsenme, kendisine ihtiyaç duyuluyor duygusunun doyurulması yatar. 

Emekli olmuş bir yakınım bir gün bana “kendimi sobada yakılmak için harman yerinde bekletilen odun gibi hissediyorum” demişti. Hem uzun iş hayatından bıkmıştı hem de emekli olunca büyük bir boşluğu düşmüştü. Çocuklar evlenip evden ayrılmıştı, ondan harçlık isteyen kimse kalmamıştı. Makinelerde bir arıza olduğu zaman bu arızanın nasıl gidileceğini soran kimse de yoktu. Yaşı ilerlediği için kadınların ilgisini çekme dönemini de geride kalmıştı. Çarkı çevirecek sular kesildiği için su değirmeni öylesine kala kalmıştı. 

Bunlar içimizdeki o büyük tuzağın; “ihtiyaç duyulma” dürtüsünün günlük yaşamdaki yansımalarına örnekler. Neden tuzak olsun diye sorulabilir; çünkü her türlü bağımlılığın, yapaylığın, hırsın, kıskançlığın ve kendini avutmanın kaynağı da onun için. Ama güzel de, çünkü kendi olmanın, tekbaşınalığın, kendine yeterliğin ve açık biri gökyüzü gibi sonsuz sevincin, pürüzsü bir ayna kadar saflığın nedeni de olabilir bu dürtü. Gerisi size kalmış…