KİMLİK NE İÇİN?

Mustafa Alagöz - 16/01/2006 0:05:05 (571 okunma)

KİMLİK NE İÇİN?
Tarihsel tüm olgu ve olaylar her ne kadar birbirinden kopukmuş gibi gözükse de öyle olmadığı tarihsel sürecin kendi akışı içinde tanıtlanabilir. 
Eğer böyle olmasaydı tarihi nasıl anlayabilirdik? Bu yazıda tarihin nasıl anlaşılabileceğine dair iddialı sözler söylemek niyeti taşımıyoruz; ancak belirli bir süreci ve olguyu ele alırken bile dayanak noktamız ne olacaktır? Bu, başka bir deyişle Töz kavramına bağlı olarak düşünmeyi gerektirir. Çok rahatlıkla dile getirilen ve daha çok bireyin özgürlüğünden ödün vermez kararlılığından kaynaklanan görecelilik bile belirli bir saltığa göre göreceli değil mi? ‘Gerçek tek değil sana göre bana göre değişir’ türünden bir düşünme yöntemi hakikat konusunda ne söyleyebilir? 

Süreç söz konusu ise onun aşamaları ya da geçici olan görünüşleri arasında bir bağ söz konusudur. Bu bağ yoksa bir rasgele öğeler yığını var demektir ki bu durumda anlama mümkün olamaz. Tek tek bireylerin öznel deneyimleri ve gözlemleri hakikat zannedilir. 

Her bilim dalı Varlık alanında (ki o sonsuzdur, yani saltık) kendine bir sınır çizer ve bir temel öğeye bağlanır, tüm gelişimini de bu sınır içinde ve seçtiği temel öğe üzerinden sağlar. Örneğin Fizik için bu enerjidir, Kimya için element, Matematik için rakam vd. Tarihsel alana geldiğimizde ise bu temel öğe İnsandır. İnsan dediğimizde ise bir biyolojik varlık olmaktan çok düşünce varlığı, sonsuz istekleri olan Tinsel bir güç biriminden söz ediyoruz demektir.

İnsan insan olarak hem organik varlığını yaşatıp türünü devam ettirmek zorunda hem de bunu ancak toplu halde yapabilmektedir. Özsel bir özelliği olan düşünce yetisi tarih oluşturmasının da temelidir. Kendi kendini fark eden insan aynı anlama gelmek üzere isteklerinin de farkındadır. Üstelik isteklerini karşılayacak nesneleri üretmekte dahası bu nesneleri üretecek aletleri de yapabilmektedir. Nesneleri ve onları üretecek yeni teknikler geliştirmesi kaçınılmaz olarak yeni yeni toplumsal yapılanmalar ve ilişkiler yaratmasına yol açıyor. Bu yaratımlar ve ilişkiler süreci tarihi oluşturuyor. 

Ulus, devlet, Ulusal Kimlik vb. tüm olgular da söz konusu sünecin ürünleridir ve bu haliyle tarihseldirler. İşlevleri bittiğinde yerlerini başka kurum ve ilişki ağlarına bırakarak tarih sahnesinde yerlerini alacaklar demektir. Yok olacaklar diyemiyoruz çünkü yok olmazlar; ancak daha sonraki aşamalarda içerilmiş olarak yaşatılırlar. Peki, her aşamada ve değişik olgular içinde varlığını sürdüren nedir? Bu, insanın istekleridir, başka bir deyişle onun gereksinimleridir. Tarihsel tüm süreç ve olgularda temel itici güç gereksinimlerinin bilincinde olmaklığı ile insandır. Özgürlük ise erek olarak ortaya çıkar; çünkü özgürlük insanın kaderidir. 

Son zamanlarda ülkemizde sıkça tartışılan ‘Ulusal Devlet’, ‘Ulusal Kimlik’, veya alt-üst kimlik türünden çözümlemeler bir ilkeye bağlı olarak ele alındığında anlamlı olabilir. İlke ise kişilerin hoşlanmasına, kültürel önyargılarına, şu veya bu yerleşik duygularına göre değil, olgunun kendi doğasından çıkarılır. Bunların tümüne yönelik bir soru sorabiliriz: Ulus, Devlet, Ulusal Kimlik vd. nasıl ortaya çıktı? İşlevi nedir? Varlığının anlamı neye bağlıdır? Eğer İnsan olarak İnsanı merkeze koyarsak bu tarihsel olguların anlamı ortaya çıkmış olur. Bireyin özgürlüğünü ilke edinmemiş hiç bir kurum, politik proje, ekonomik uygulama tarihsel nitelik taşıyamaz. İnsanlığın yaşamında geçici olarak yer alabilir; ancak kendisinden daha yetkin bir şey doğurma yetisi göstermeden silinip gider. Kendi içinden daha geniş özgürlük, verimli toplumsal ilişkiler, bireyin tüm potansiyelini ortaya koyabileceği mekanizmalar doğuran yapılar ve uygulamalar ayakta kalabiliyorlar. 

Devletin güvenliği, ulusal alt kimlik-üst kimlik, asli unsur vb., söylemler ancak Bireyin güvenlik ve özgürlüğünün en yüksek değer kabul edildiği bir anlayış altında anlamlı olabilir. Ulusal kimlik konusunda ve kültürel yaşamda bir hiyerarşi olamaz. Çünkü bunlar tek tek bireylerin kendi yaşamlarını birbirine bağlı olarak sürdürmek zorunda oluşlarından dolayı oluşturdukları tarihsel olgulardır. Yaşamın serpilip gelişmesine engel oldukça da ortadan kaldırılıp yerlerine gereksinimlere yanıt veren yenilerini koyarlar. 

Dönüşüm anları yeniliğin kendini dayattığı tarihsel dönemeçlerdir. Bu nokta genel olarak sancılı olur. Çünkü değişim bir yanıyla bilinenin güvenliğinden koparak bilinmezin tedirgin edici ve kuşkularla dolu yoluna girmeyi göze almaktır. 

Ülkemizin politik yaşamına iyice girmiş ve olgunlaşarak çözüme kavuşmadan gündemden çıkarılamayacak olan kimi sorunların tartışılmasında bunları gözlemliyoruz. Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, AB ile ilişkiler vb. konular bunların merkezinde bulunuyor. Değişik fikirlerin olmasından daha doğal bir şey olamaz; ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz ki, hiçbir sorun üstü küllenerek, yasaklanarak, dayatılarak hele hele şiddet yoluyla çözülemiyor. Yanı başımızda yaşanan olaylar bunu bir daha göstermiyor mu? (Irak ve Filistin )

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…