Kökenli Yurttaş -Doğrudan yurttaş

Mustafa Alagöz - 30/11/2010 13:25:17 (405 okunma)


Kökenli Yurttaş -Doğrudan yurttaş

Toplumsal sorunların anlaşılması ve çözülmesi bilimsel-teknik sorunların, başka bir deyişle nesnel konuların çözümünden çok daha sancılı olur. Bunun nedeni sorunu yaratan tarihsel-toplumsal aktörlerin (ulus, etnisite, sosyal sınıf ve guruplar, örgütler, …) sürecin vazgeçilmez güçleri olmasındandır. Bu durum kimi öznel kaprislerin etkisinin de bir bileşen olarak sürece katılacağını bize bildirir. –İnançlar, alışkanlıklar, önyargılar, ekonomik çıkarlar, ideolojik tutumlar, …- . Toplumsal alanda sorun her ne kadar tarihsel içerikli olsa da yine de nesnel nitelikler taşır, çünkü bu alanında kendine özgü yasalılıkları vardır. Yani keyfilik toplumsal sorunların çözümünde de geçerli değildir. Marks’ın ekonomi politik bilimine katkıları ve çözümlemeleri bunun net bilimsel teorik kanıtıdır. Ancak geçici olarak keyfi yöntemler ve anlayışlar topluma ve insanlara dayatılabilir, ancak er-geç toplumsal yasalılık kendini gerçekleştirir. Özgürlük bir zorunluluk olarak kendini adım adım egemen kılmayı sürdürür.

Yasalılık varsa bilimsellik var demektir. Bilim olguların, olayların ve süreçlerin öznelere bağlı olmaksızın kendine özgü iç zorunlulukların açığa çıkarılmasına dayanır. İster doğada isterse toplumda ve tarihsel süreçte olsun bu yasalılık anlaşılmadıkça ve çözüm yöntemleri buna bağlı olmadıkça sonuç almak imkansızdır.

Tarihin yasalılık taşıyıp taşımadığından daha önemlisi, eğer durum böyle ise, yani bir yasalılık varsa bu nedir? Ayrıntıya girmeksizin buna kesin olarak bir yanıt verilir; Özgürlük. Gerek bireyin gerekse toplumların tarih içinde yetkinleşip olgunlaşma sürecine baktığımızda bu zorunluluğu –yasalılığı- rahatlıkla görebiliriz.

Bunu söylemenin anlamı ne olabilir? Özgürlüğü kendine erek edinmemiş hiçbir toplumsal projenin, politik oluşumun, düşünsel-ideolojik sistemin yaşama şansı yoktur. Etkili ve yetkili olmaz denemez ama kalıcı ve dönüştürücü olması mümkün değildir. 

Ancak yönünü özgürlüğe çevirmiş olmak sorunları kolayca çözmenin garantisini vermez, veremez. Bunun başlıca iki nedeni vardır: Birincisiolgular ve olaylar laboratuara konularak anlaşılacak türden olmadıkları için; verilere, kavrayış gücüne ve her türlü önyargıların zincirinden kurtulmaya bağlı olduğundan dolayı… İkincisi; her ne kadar doğru yolda olsanız, tutarlı davransanız da mutlaka buna karşı çıkan güçler olacaktır, çünkü ekonomik çıkarlar, geçmişten gelen kültürel ve düşünsel bağımlılıklar yanında yeni bir gerçekliğe adım atarken duyulan güvensizlikler ve korkular vardır.

Bu korku ve güven kaygısı insanları kaçınılmaz olarak bir koruyucu arayışına iter. Buradan insanlardaki aidiyet duyguları doğar. Bu duygu süreç içinde öylesine güç kazanır ki bu aidiyeti kaybetme ya da tersi, aidiyeti güçlendirme yönünde ölümü bile göze alabilirler. İşte bu olguda tarihin yasalarından birisidir; İnsanlar aidiyete gereksinim duyarlar. Ayrıca bu duygunun nasıl güçlü bir tarihsel etken olduğunu yakın tarih bize gösterdi. 

80 yıllık bir zaman diliminde adına “sosyalist” denen ülkelerin dağılma sürecine baktığımızda bu gerçeğin kendini nasıl dayattığını gördük. Bu ülkelerde kitleleri en çok etkileyen ve yönlendiren güç “ulusal ve dinsel” bağlılıklar olmuştur. Halbuki söz konusu ülkelerde en çok bu iki olguya karşı ideoloji “yüklemeler” yapılmıştı.

Marks’ın “ bir toplum, içindeki geliştirmesi gereken tüm güçleri sonuna kadar geliştirmeden aşılamaz” şeklinde önemli bir belirlemesi var. Bunu bir toplumun oluşması ve ortaya çıkması açısından da işletebiliriz. Bir insan topluluğu tarihsel akış içinde birbirlerine ekonomik, coğrafi, kültür ve dil açısından bağlanmaya başlamışsa veya bu oluşum bir aşamaya varmışsa bir halk-ulus olmanın tüm gereklerini yerine getirmesinin önüne geçilemez. İşte bu da bir tarih yasasıdır. Bunun önüne geçmenin bir tek yolu var; o topluluğu ancak fizik olarak tamamen yok ederseniz. 

Hakikatler zamana aşkındır. Bunlar filozoflar, bilgeler, tarihi kişilikler, sanatçılar üzerinden kendi kendilerini ifade ederler. Toplumsal sorunu çözmeyi kendine amaç edinen herkesin bu söylemleri göz önünde bulundurmaları onların amaçlarına ulaşmasında her zaman yol gösterici olmuştur, olmaya da devam eder.

İşte; Hegel’in felsefi gözden tarihe yönelik dikkate değer önemli bir savı;

Halkın egemenliğinin elinden alınması dış şiddete bağlı gözükür. Ancak bu dış şiddet görünüştedir; hiçbir güç, halk-tini zaten kendiliğinden canlılığını yitirmiş, ölmüş olmadıkça, ona kendini onu yıkarak kabul ettiremez.” (Hegel; Tarihte Akıl)

Atatürk’ün 1919’da Amerikalı general Harbord’un kendisine sorduğu şu soruya verdiği yanıtla da aynı hakikat dile getiriliyor. 

Generalin bazı beklenmedik soruları ile karşılaştım. ‘Ulus, düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra da başarı elde edilemezse ne yapacaksın? Verdiğim yanıtta demiştim ki: Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını korumak için düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarır. Ya başaramazsa demek, o ulusu ölmüş saymak demektir Öyle ise, ulus yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık söz konusu olamaz.” (Nutuk’tan)

Burada asıl önemli olan talebin ne olduğu değil, bir ulus hangi talebi kendisi için vazgeçilmez ilke olarak kabul etmişse bunun önüne geçmenin imkânsız olduğunu görmektir. Tersi tutum sadece zaman, ekonomik güç, emek ve can kaybı demektir. Akıl, bilim ve fikir bir kez daha öne çıkmalı. Sorunların kavranmasında ve çözülmesinde yegâne güç budur. Bundan uzak duranların yapacağı tek şey; lafebeliği, görmezden gelme, erteleme, baskı ve şiddet olur. Ama hayatın ve tarihin bir yasası daha kendini bize dayatır. Gerçeği olduğu gibi kabul etmek ve kendi dinamiklerine bakarak kendi doğal gelişim seyrine göre yol açıcı olmak.

__________________

Bu söylemler doğrultusunda ülkemizin en önemli sorunu olan Kürt sorunu hakkında görüş belirtmek daha verimli olur kanısındayım. Elbette bu konuda çok şey söylendi. Çok şeyler söylendiği halde sorun henüz çözülmemişse ister istemez söylemlerde tekrar olabilir. 

Bu konuyla ilgili olarak öncelikle şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de ne devlet, ne AKP, ne diğer siyasi partiler (guruplar halinde bir araya gelmiş, Marksist kökenli olanlar ayrı) toplumun aklı sayılan üniversiteler Kürt sorunun çözümü konusunda tutarlı bir fikir üretemiyorlar. Üretemiyorlar çünkü şöyle hakkıyla, dürüstçe, hakkaniyet çerçevesinde dahi bu ülkede “Kürt Halkı” var diyemiyorlar. Genel olarak, “Kürtler”, gülünç bir söylem olan“Kürt Kökenli” ifadeler hep sorunu bir biçimde görmezden gelme çabalarının ürünü. Kürtler demekle Kürt Halkı demek arasında soruna hakkıyla yaklaşma konusunda en azından bir samimi ve kararlı duruş sergilemekte büyük fark ortaya çıkar. Kürt demekle; işte öylesine bir kalabalık, şekilsiz, ereksiz bir tarihsel topluluk algısı, anlayışı öne çıkıyor... Olgu böyle kavranınca ister istemez siyasi iradesi ve talepleri olan bir halkın sorunuymuş gibi konuya yaklaşmak mümkün olmuyor.

Bu ülkede Kürt Halkı vardır ve bir halk olmanın tüm özelliklerine sahip olmasından dolayı ulusal nitelikli siyasi talepleri vardır. Hükümet bir “açılım” politikası ortaya attı. Ama iktidarın uygulamaları sorunu kalıcı bir biçimde çözmek yerine daha çok, deyim yedindeyse “gaz alıcı”, artık inkarın imkansız hale geldiği, Kürt Halkının taleplerine kulak tıkamanın mümkün olmadığı bir gerçekle karşı karşıya kalmanın ikircimleri ile şaşkın hale düştü. Kaldı demekle tek başına Hükümeti veya AKP’yi kastetmek haksızlık olur. Yukarıda saydığım tüm kesimler içinde geçerlidir bu gerçek.

Bir varsayımda bulunsak; diyelim ki PKK, BDP, AKP, CHP, MHP …. yok. Peki, bu durumda Kürt sorunu yok demek mümkün mü? Tarihsel-toplumsal bir sorun ortaya çıkar, insanlar bu sorunun çözümü için bir araya gelir, örgüt kurar, mücadele ederler. Ama bu aktörlerin varlık nedeni bizzat sorunun kendisidir, yoksa sorun bu aktörlerin yapay bir üretimi değil. 

Bu ülke Kürt sorunundan dolayı çok acı çekti. Farklılıkları ve çok sesliliği içimize sindirmek zorundayız. Aslında bu sindirme yaşamı daha da kolaylaştıracak ve zenginleştirecek. Toplumsal zihnimiz hala eskiye bağımlılıktan kurtulamıyor. Tek sesliliğin mutlak egemen olduğu dönemde şu fikrin işlendiğini duymuştuk. “Bu ülkeye komünizm gelecekse de buna biz karar veririz” Yani emredenler ve itaat edenler, aynı anlayış kırıntı biçiminde de olsa Kürt sorununda da kendini gösteriyor. “Bu sorunu çözeceksek biz çözeceğiz” Ya da böyle çözmek için çabalayacağız. Olmayacak dua…