KORKU HAYATIN BEKÇİSİ-ÖZDEŞLİK KORKUNUN ELÇİSİ

 Mustafa Alagöz - 06/08/2008 18:22:26 (717 okunma)


KORKU HAYATIN BEKÇİSİ-ÖZDEŞLİK KORKUNUN ELÇİSİ 

Hayata ne için geldiğimiz sorusuna doğru dürüst bir yanıt veremeyiz, ancak ne aradığımız konusunda bir şeyler söyleyebiliriz. Yaşımıza, sosyal konumumuza, yetilerimize ve olanaklarımıza bağlı olarak farklı yanıtlarımız olsa da bunları soyutlamaya taşıdığımızda sonuçta “Mutluluk” istediğimiz konusunda birbirimize yaklaşırız. Diğer tüm canlılardan farklı yanlarımızdan birisi de bu; maddi yaşantımızı nasıl sürdüreceğiz sorunu yanında bir de nasıl mutlu olacağız gibi varoluşsal bir sorunla da uğraşmak zorundayız. 

Doğa, insanın hayvansal varlığının mekanik düzeni ötesindeki her şeyi kendisinin yapmasını, içgüdüsü olmadan kendi aklıyla yarattığından başka bir mutluluktan ve yetkinlikten pay almamasını istemiştir… Fakat aklın kendisi içgüdüsel işlemez, çünkü onun bir bakış aşamasından diğerine adım adım ilerlemesi bir çaba, deneme ve öğrenim gerektirir.” (İ. Kant; Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi; 3. önereme) 

İçgüdülerimiz doğamızın, aklımız ise ona aşkınlığımızın kökleridir. Özdeşlik ve Ayrım, başka bir ifadeyle Bir ve Çok diyalektiği düşünce tarihinin en köklü sorunsallarından birisi olarak konuya ilgi duyanların gündeminde tazeliğini korur. Hayatla, daha somut konuşursak doğrudan bireysel yaşamımızla bağı kurulamayan düşünceler ilgi alanımızın dışında kalırlar. Özsel arayışımız olan mutluluk doğanın getirdiği eksiklik ya da onun tarafından karşılanacak bir gereksinim değil, doğrudan düşünsel yanımızla ilgili içsel bir yaşamdır. Yarattığımızda yaşarız, yaşantımızı sorgularız, sorgulamalardan arayışlara sıçrarız; bu döngü hiç durmamacasına kendi üzerine katlanıp kendini yenileyerek sürer gider. 

Bir yandan güvenlikte olma diğer yandan varolan durumu aşma isteğimiz varoluşsal çatışkılarımızdan birisidir; “Özdeşleşme ve dönüşme” biçiminde duyumsadığımız şey bunun psikolojik yansımasıdır. Bütün eylemlerimizin iç dünyamızda duygusal bir boyutu da ortaya çıkar. Aslında yaşantı dediğimiz şeyin bu olduğunu düşünüyorum; içimizde fark ettiğimiz duygusal ve düşünsel devingenlik. Dışsal olanlar sadece birer araç ve olanak. Bunları kullanma biçimimiz, amaçlarımız ve beklentilerimiz, iç ile dış arasındaki uyumluluk ruhsal dünyamızın dalgalanmasını doğrudan belirliyor.

“Sıkıntı-Korku-Üzüntü”; her insanın bir biçimde içinde taşıdığı ve duyumsadığı haller. Aslında hep aradığımız bunların üstesinden gelebildiğimiz bir yaşantıya erişmek. Eğer bu hallerin karşıtını söylersek şöyle diyebiliriz; “Ferahlık-Eminlik-Sevinç.” Bunlar iki ayrı duygu gurubu veya birbirinden kopuk haller değil; bir ve aynı yaşam enerjisinin iki yönüdür: Birinci gurup aşağıya (bedensel yana) ikincisi ise yukarıya (tinsel yana) yönelmiş olanıdır. Bu enerjinin nereye akacağı bir çırpıda verilecek kararla belirlenemiyor. “Aklın… bir bakış aşamasından diğerine adım adım ilerlemesi bir çaba, deneme ve öğrenim gerektirir” söylemi bu gerçeğe dikkat çekiyor. Bu enerjiyi iki zıt kutba çeken merkezler bizim içimizde, yaşamımızın tamda özünde bulunuyor: Güvende olmak ve dönüşmek zorunda olmak. Varlığımızı sürdürmek isteriz, bunun için güvenlik ararız; dönüşmekle yüz yüze geliriz çünkü yaşam karşımıza hep yeni sorunlar, aşılması gereken engeller koyar.

Güvenlik ve dönüşüm merkezlerinden hangisine ne ölçüde yöneldiğimiz iç dünyamızın dirimselliğini belirler. Güvenlikte kalmak donukluğu, endişeyi ve hep savunmada kalmayı getirir; dönüşüm ise bilinmeze atlamanın tehlikelerini önümüze koyar. Güvenlik yanımızın daha ağır bastığını söylemek gerçeğe daha yakın olur diye düşünüyorum. İki açıdan böyle; öncelikle yaşamımızı sürdürmenin gereksinimlerin karşılanmasına bağlı olduğunu biliriz. Öte yandan irademize bağlı olmadan bu gereksinimler sürekli olarak kendilerini bize duyumsatırlar. Bu durum karşıtını kendi içinde taşır ve bizzat dönüşümün zorunlu olduğunu kendi içinden doğurur. Çünkü gereksinimler sonsuzca gelişir ve varolan durum yetersiz kaldığında onun ötesine geçmek kaçınılmaz olur. 

Bu kutupsallık içimizde özdeşlik ve korku olarak kendini gösterir. Özdeşleşme, insanın “Ben”inin tümelliğini, “Farkındalığının” sonsuzluğunu bir tikele indirgemesidir. Kendini, kendine eşit olmayan yetilerinin bir parçasına bağlaması, giderek ona mahkûm olmasıdır. Dinsel söylemde ‘ilahlara tapmayın’ derken bu anlatılmak istenir. Ben tümeldir, ancak bir nitelikle içerik kazanır ve böylece bir somut varlık haline gelir.

İnsan dediğimizde bir kavramı dile getirmiş oluruz. Kendi türünün bütün yetileriyle donanımlı, dönüştüren ve dönüşen bir varlık. Herkes bu yetilerinden biri veya birkaçı ile kendini var eder, toplumda bu yanıyla kabul görmek ister; bu yanıyla dış dünya üzerinde etkili olmaya çalışır. Her birimizde kendimizi farklı görme-farklı görülme eğilimi belirli ölçüde bulunur. Evrende de birbirini aynı olan iki şey bulunamaz, bir şey hiçbir zaman kendiyle özdeş olarak kalamaz, ama özdeştir de; eğer böyle olmasaydı “bilme” gerçek olamazdı (?!). Özdeşlik kendini yıkıp yeniden kurar ve böylece “Oluş” dediğimiz kavram gerçekleşir. İnsanın içsel gerilimi bu kaynaktan beslenir: Kendi özdeşliğini korumak, fakat bir yandan da kendini aşmak zorunda olmak, varolan özdeşliğini yıkmakla yüz yüze gelmek. Bu çelişik durum insanın trajedisi de olabilir, mutlu bir varoluş serüveni de; durum tamamen bireyin iradesine ve çabasına bağlıdır. 

Peki, bu sıradan bir hakikati dile getirmenin anlamı ne? Farklılık, aslına uygun olarak algılanmadığı, bunun yaşama yansıtılması ile kendi içimizde ve ilişkilerimizde çatışmalara yol açtığını dile getirmek için. Biraz derine baktığımızda kendi gerçeğimizin ayırdına varabiliriz; farklılık ayrıcalık olarak değerlendirilir ve bu durum gizil bir üstünlük yarışı doğurur. Üstünlük yarışının olduğu yerde korunma kaygısı ve kendini kabul ettirme telaşı ortaya çıkar. İnsanlar kendi edimlerinin, ahlaklarının, yaşam biçimlerinin, doğrularının olabilecekler içinde en iyisi olduğunu içten içe savunurlar. Böylece herkes kendine ait bir dünya kurup bunu dokunulmaz kıldıkça içe kapanmaya, kendi özdeşliğine gömülmeye başlar. “Benim hayatım”, “benim sağlığım”, “benim inancım”, “benim doğrularım”, “benim…”, benim…” tapınaklarımız haline gelir. Ben dedikçe bütünlükle aramıza bir sınır koyarız, kendimizi benlik duvarları arasına hapsederiz veya benlik kapsüllerinde öteki kapsüllerle kesin sınırlarla ayrılmış dünyalarda yaşarız. Kaçınılmaz sonuç yalnızlık, tatminsizlik, güvensizlik ve kuşkudur; bunlardan doğan tepkisel konum ise korkudur. Özdeşleşme korkudan doğar, özdeşleşme korkuyu doğurur. Korku ise sahiplenme, kıskançlık, kuşku ve çatışmaya yol açar. Var olan bir şey kendisini etkisiyle, direnciyle ve görünüşüyle belli eder. Özdeşlik-korku sarmalı kendini yaşamımızın değişik düzeylerinde o düzeye uygun olarak gösterir: Akılda inanç olarak, sosyal ilişkilerde kurallar olarak, bireysel yaşamda alışkanlıklar olarak. Bu yanlarımıza dokunulduğu veya birisinin bu yanlarına dokunduğumuz zaman ortaya çıkan tepkinin derecesinden sözünü ettiğimiz sarmalın ne denli etkisi altında olduğumuzu görebiliriz. 

Özdeşleşme sahiplenmektir, tutunup kalmaktır öz olarak güven arayışıdır, fakat bir yandan da eksikliğinin ve yetersizliğinin üstesinden gelme çabasıdır. İnsan kendini gerçekleştirmek, saygı görmek, kabul edilmek, sevilmek gibi temel gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kaldığını fark ettikçe daha güçlü gördüğü odaklara kendini emanet eder, onunla kendini bütünleştirmek ister. Kendimizi zayıf, boş ve cansız hissettikçe daha büyük şeylerle özdeşleşmeye yöneliriz. Bu bir futbol takım taraftarlığı, bir din, milliyetçilik, bir ideoloji ya da idealleştirdiğimiz ünlü-önemli bir kişi olabilir. Ama ne yaparsak yapalım bu tarz özdeşlikte içsel sıkıntının, tatminsizliğin ve boşluğun üstesinden gelinemez; çünkü dışa bağımlılık vardır.

Her durumda bir ilişkiler ağı içinde yaşarız ve kendi aslımızı bu süreçte açığa çıkarıp yapılandırırız. Fakat ilişkinin kendisini nasıl algıladığımız ve nasıl yaşadığımız çok önemli. İlişkileri, bilinen sınırlar içinde yaşayabiliriz: Bu durumda onu bir alışkanlık haline getirir, sadece güvenlik diyarına çekilip yaşanmak zorunda kalınan bir sürece çevirebiliriz; yalnızlığımızı gideren, günlük can sıkıntısından kurtulmak için kullandığımız bir sığınak, birlikte çay kahve içmek, günlük etkinliklerimizi birbirimize iletmek, tatil anılarını anlatmak vb. için birer boşalım süreci olarak yaşayabiliriz. Dahası yetersizliklerimizi kapatmak için bir araç olarak da kullanabiliriz. İlişki bir karşılıklı aynalaşma olarak da yaşanabilir. Bu durumda insanlar birbirlerinin ruhuna dokunabilir, birbirlerini karşılıklı olarak üretip çoğaltabilirler. Böylece ilişki süreci kendimizi anlama, kendimizi ortaya koyma eylemine dönüşürse büyümemiz için bir dünya, karşımıza çıkan sorunlara verilen yanıt olur. Ne olduğumuza en açık biçimde ancak ilişkiler içinde tanıklık edebiliriz. Sınırlarımıza geldiğimizde ya korkar geri çekilir, tepki duyar kendimizi kapatırız; ya da riski göze alıp öte yana atlarız. Bilgilerimizin, inanlarımızın, yaşam biçimimizin ve duygularımızın sınırına geldiğimizde bir tedirginlik kendini gösterir. İşte özdeşlikte kalmakla dönüşümün kendini dayattığı korkulu sınır; endişelerle sarıldığımız, irademizin zorlandığı, bilincimizin dumanlandığı durum... Bu noktada eskide kalıp alışkanlıklarla, bildik şeylerin sağladığı ruhsuz güvenlikte kalmayı da tercih edebiliriz, bilinmeyene atlayıp varolmanın, kendini yaratmanın heyecanlı ve zevkli serüvenine de dalabiliriz.

Seçim yapmak zorunda kaldığımız anlar kaygıların ve kararsızlıkların ortaya çıktığı dönemlerdir. Ama hayat durmaz; iyi-kötü, şu ya da bu biçimde karar verilir ve yola devam edilir. Bunu biz yapamasak bile yaşam kendi yoluna devam edip bizi kendi akıntısına katıp sürükler. Sonuçları sadece maddi olarak değil, duygusal olarak da kendini mutlaka gösterir. Yapıp-etmelerimiz gelir geçer, anılara gömülüp giderler; fakat her ne yaparsak yapalım karar veren, seçim yapan, duyumsayan olarak biz hep kalırız. Varlığımızın iki ayağı var, bunu Shakspeare “olmak ya da olmamak” (hamlet), E. Fromm; sahip olmak ya da olmak; Osho ise “yapmak ve olmak” biçiminde dile getiriyorlar. Yaptıklarımızla varoluruz, eylemlerimizle kendimizi hem keşfeder hem de ne olacağımıza karar verebiliriz. Ama “Ben”(Ego, Nefs) şeytanı, bin bir kılığa giren heyula; bütünden ayrı düşmemize ve kendimize hayali üstünlükler, ayrıcalıklar yükleyip nevrotik hallere sokan o müthiş enerji hep pusudadır. Kendimiz için imgeler yaratırız, hem de kolayca. Sonra bu imgeyi korur ve tüm dünyanın bu imgemize değer vermesini, dahası gücümüz yeterse boyun eğmesini bekleriz. Birbirimizle bu imgeler üzerinden ilişki kurarız. Onun için insana ait en derin, en değerli yaşam deneyimi olan duygular çok rahat bir biçimde sıradan bir seslendirme gibi dilde kullanılıyor. 

“Hayatım”, “canım”, “aşkım”; “seviyorum”, “özlüyorum”…filan. Hani daha tadını almadan önüne konan tüm yemeğe tuz koyan oburlar gibi. Arkası olmayan duyguları varmış gibi dile getirmek ilişkileri yüzeyselleştirir, kişinin kendisini kendinden uzaklaştırır. Bu da bir gösterge, çünkü neyin eksiliğini çekersek dilimize en çok o dolanır.

Bektaşi erenleri bir gün camiye gitmiş, namaza durmuş. Namazın sonunda duaya başlamış:
Allah’ım bana bir şişe rakı, Allah’ım bana bir şişe rakı…” Yanında oturan diğer mümin kardeş Bektaşi’ye dönmüş; “Utanmıyor musun?” demiş. “Burası bir cami ve sen ibadet ediyorsun. Allah’tan dilediğin şeye bak” Bektaşi gayet sakin “peki ne isteyeyim” diye sormuş. Öteki “iman iste, Allahın lütfunu iste, …” deyince Bektaşi, yanandaki adama dönmüş “Ee ne yaparsın herkes kendinde olmayanı ister” demiş.

Kendi gerçekliğimizi tanımak ve bunu ifade etmek isteriz, bu eğilimin önüne geçilemez. Her ne yaparsak yapalım; bilim, sanat, edebiyat, sosyal etkinlik, … hepsi bu itkinin dışlaşmasıdır. Hakikat güzeldir, doğrudur ve iyidir; düşünen kafalar, sorumlu yürekler bunları ortaya çıkarıp önümüze koyuyorlar. Onlara vefa duymak, sorumluluk üstlenmektir de. Evrensel sorumluluk içimizde vicdan olarak tecelli eder. Vicdan bir iç disiplin, torpili olmayan yargıç; onun sorgulaması karşısında hiçbir zan yaşayamaz, donuk hiçbir şey eriyip gitmekten kurtulamaz. Bundan dolayı “adaletin vicdan sarayında oturduğu” söylenir. İnsanı anlamsız korkulardan da donup kalmaktan da koruyan en içteki irademiz. İçsel huzura erişmek için sorgulama yolun feneri, hak eylemlerin ilkesi, özgürleşme mutlak erektir. Ama her şeyin başı insanın kendi kendiyle yüzleşme cesaretini ve kararlılığını göstermesine bağlıdır. “Bir insanın yapabileceği en iyi şey kendine karşı dürüst olmaya çalışmaktır (Freud)

(26.7.08)