KUTUPLAR

Mustafa Alagöz - 13/11/2007 23:09:33 (909 okunma)


KUTUPLAR

Yaşamı iki kutuplu dinamik bir süreç olarak deneyimlediğimizi düşünüyorum. Ben ve dış dünya.
 
Bütün benliğimle kendimi adadığım ideolojik dünyam yıkıldığında ben de ağır bir çöküntü yaşamıştım. Hiçbir şey bana tat vermiyor, her şey anlamsız geliyordu.
 Hayatın anlamı nedir diye dolanıp dururken bir arkadaşım, “yaşa gitsin işte” demişti, “o zaman bak bakalım belki bir şeyler bulursun.” Bu uyarı düşüncemde derin bir iz bırakmıştı. Bu etki kendini kafamda şu sorunun oluşması şeklinde gösterdi: “Hayat, ve hayatın anlamı diye iki ayrı şey var mı?” Bu soruya nasıl yanıt verdiğimi ve bu sıkıntılı süreci nasıl atlattığımı anlatmak istemiyorum; ancak yaşadıklarıma şükür ediyorum, iyi ki bu sıkıntılı süreci yaşadım diyorum. Çünkü o zamana kadar hiç üzerine düşünmediğim tüm değerlerim, alışkanlıklarım, inançlarım, beklentilerim birbirine karışmış beni darmadağın etmişti. Çekilen sıkıntılardan sonra her şey yeniden yapılandı ve kendi içinde bir uyuma geldi. 

“Dış dünyayı kendi beklentilerime göre döndüremem ama, yaşadığım koşullar içinde kendimi yeniden yeniden var edebilirim”
 gibi bir yargıya varmıştım.

Sokrates’in bin yıllar öncesinden haykırdığı şu hakikat her insanın içinden, insanın kendisine seslenir durur: “Sorgulanmamış bir yaşam, yaşam değildir.”
 Sorgulama derken karşılaştığımız çaresizliklerin çözüm yollarını aramak değil; yani sağlık için, geçim kaygısı için, önemli birisi oldum-olamadım, aşkıma karşılık bulamadım türünden mızmızlıklar değil, varlığının anlamını sorgulamak.[b] Niçin varım? Ben kimim? Bu dünyada bulunmamın anlamı nedir? Bu sorulara kesin yanıt verilebilir mi bilemiyorum; ancak bu sorulara yanıt aramak yolculuğu yaşamı daha çekici kılıyor. Sadece bedensel uyarıları doyurmak, toplumsal ve psişik dürtülere yanıt vererek yaşamak insana bir değer katmadığı gibi anlamlı bir yaşam da sunamıyor. 

Duyumsananların, anlam sorgulaması için en olgun malzemeler olduğunu düşünüyorum. Duyumsama derken duyu organlarının algısını değil iç dünyamızda, bütün varlığımızı saran duygu-düşünce ve sezginin birliğini kastediyorum. Örneğim sevinç, umut, bunalım, anlamsızlık, yalnızlık …vd. Bu duyumsamalar merceğin arkasındaki odak noktası gibidirler.
 Günlük etkinliklerimiz, anılarımız, umutlarımız, gelecek kaygılarımız, beklentilerimiz, … birer bileşen olarak iç dünyamızda harmanlanırlar ve bizi halden hale sokarlar. Bu bileşenler bilinç süzgecinden geçerek bir uyuma gelip iç dünyamıza yerleşirler. Bana göre gerçek anlamda bizim yaşadığımız işte bu duyumsamalardır. Bu bileşenleri ışık demetine benzetirsek, akıl bu ışık huzmelerinin geçtiği mercektir. Mercekten geçen ışıklar bir odak noktasında kesişirler ve görüntüyü oluştururlar, duyumsamalar işte bu görüntülerdir. Şunu anlatmak istiyorum: Eğer merceğin açısını değiştirirsek arkada oluşan odak noktasının yerini de değiştirebiliriz. Olguları ve iç dünyamızda canlanan dürtüleri birliğe getirmek, onları armonik hale sokmak, anlayışımıza ve düşünce yetimize bağlıdır. Düşüncemizi keskinleştirmek, anlayışımızı biçimlendirmek bizim irademize bağlı olduğu için duyumsamalarımızın biçimlenişi de bize bağlı olarak oluşuyor. İşte insan bu anlamda özgürdür, özgürlüğünün sorumluluğu kendine aittir. 

Bu sorumluluğun yerine getirilmesi birilerinin sunduğu lütufla değil, bireyin bizzat kendi emeğiyle olabilir. Varolan her şey nitelikleri ile vardır ve bu nitelikleri ile kendini duyumsatır. İçsel özgürlüğü yaşadığımızın belirtisi nedir? Bu soruyu kendi kendime sorduğumda en sade yanıtı “Bilge Süleyman’da” buldum. “Güneşin altında yeni bir şey yok …”
 insanı yeterince sarsıyor sanırım; arkasından onca zenginliğine, bu dünyada elde edebileceği her şeye erişmiş bir insanın doygunluğu ile yaşamın anlamını sorguluyor. “Her şey boş.” Bu sözler ilk bakışta bir hüzün ve umutsuzluk duygusu yaşatıyor; ancak onun bilgeliği bu sorunu şöyle yanıtlıyor: 

Gördüm ki, iyi ve güzel olan şu: Tanrı’nın insana verdiği birkaç günlük ömür boyunca yemek, içmek, güneşin altında harcadığı emekten zevk almak” (Vaiz. 6/18)
 

Marks’tan binlerce yıl önce emek kavramını kullanan bu bilge insan sevincinin kaynağını kendi emeği olarak dile getirmesi heyecan verici değil mi? Bunun neresi heyecan verici diyenler çıkabilir, elbette. Ama günümüz dünyasında, özellikle modern yaşamın egemen olduğu ülke ve
 şehirlerde insanların içinde düştükleri yalnızlaşma sürecine baktıkça neler oluyor diye kendime soruyorum. İnsanlar birbirlerinden uzaklaşıp kedi-köpeklere sığınıyorlar, psikanalistlerin divanlarında içlerini dökerek parayla dostluk, dertlerini dinleyecek şefkatli ve sabırlı insanlar arıyorlar. Soliptik benlikler dünyasında herkes giderek kendini bir başkası karşısında bir …vesile olarak buluyor. 

Emek neden insanın sevinci olsun? Ya da ne tür emek insana sevinç verir? Bu sorunun tartışılması başka bir yazının konusu olabilir;
 İnsan kendi tinsel dünyasını kendi yapılandırır, kendi umutlarını kendi yeşertir, kendi yaşamını kendi anlamlı kılabilir; toplumsal koşullar, çevre, vb. sadece olanaklardır. Bu olanakların hangi ereğe doğru, hangi değerlerle kullanılacağına bireyin kendisi karar verir. Emek değer üretiyor, emeğinle umut yeşertebilirsin, umudunla sevince vasıl olursun. Nefsani arzuların doyurulması ile haz, beklentilerin gerçekleşmesi ile geçici mutluluklar yaşanabilir; ancak asıl olan dışa bağlı doyumlar yaşamak değil kendi içinden kaynaklanan ve sürekli oradan beslenen sevince ve coşkuya erişmektir. Ancak bunun için güçlü bir farkındalık, uyanık bir bilinç ve kendinle dürüstçe yüzleşme çabası (isterse emeği diyelim) gerekiyor. Anlam değerlerle beslenir, sorgulama bunun aracı, çekilen sıkıntılar ise manevi zevkin kendisidir. (Not: bu yazıda baştan sona hiç bir şekilde doğruluk iddiası yoktur, yanlışlık kaygısı da)