Merkez çeperiyle

Mustafa Alagöz - 28/01/2009 18:11:04 (373 okunma)



Merkez çeperiyle

Bütün-parça ya da merkez-çeper bağıntısı varlığımızın temelini oluşturur. Bunun göstergesini net olarak sanat alanında görmek mümkün. Her sanatçı eser ortaya koyma sürecinde şizofreniktir, hatta bu durum ne denli keskinse sanatsal niteliğin o ölçüde yüksek olma olasılığı vardır. Bir sanatçı bu sürece bilerek girer, süreci yaşar yani eserini var eder ve istediği zaman kendine geri döner. Hastalıklı kişilikte ise bu durum süreklidir, kendi bütünlüğüne tekrar dönemez. 

Her insan, insanlığın tüm hallerini içinde taşıyan bir tohumdur. Hiçbir delilik, hiçbir dahilik; normal-anormal… ne dersek diyelim hiçbir hal yoktur ki potansiyel olarak bizde bulunmasın. Yetilerle donanmış olarak bu dünyada bulunur ve içinde bulunduğumuz dünyanın koşullarını olanak olarak değerlendirip kendimizi yaratırız. Bu anlamda evrende yaratım yoktur, enerjinin dönüşümü vardır, insan hariç. Yaratılan tek varlık insandır. Burada yaratılan derken onun biyolojik varlığını kastetmiyoruz, çünkü biyolojik yanımız doğamızdır; bildiğimiz doğa yasalarına bağlı olarak oluşmuş bir uzantıyız. Kutsal metinlerde bu hoş bir simgesel anlatımla dile gelir: Tanrı insanı kendi suretinde yaratmış ve ruhundan üflemiştir. Yaratım tinseldir ve bunun sorumluluğu sadece bizdedir; çünkü tinsellik doğada yoktur. Tinsellik sadece düşünce ve düşüncenin tüm yapıp etmeleri olarak bilinç(insan) tarafından yaratılır. Ancak tinsel yaratım bedensel araçlar olmaksızın mümkün değil, buna karşın düşünce yoksa beden de kendiliğinden tinsel bir şey üretemez. 

Yaratım yetisinin sadece insanda olduğunun, evrende kendi sorumluluğunu taşıyan tek varlığın insan olduğu söylenirken bu kuru bir iddia mı, yoksa bir gerçek mi sorusu sonsuzca tartışılabilir. Böyle bir sorunun yanıtı kendi içinde hazır zaten; bu soruyu soranda biziz yanıt arayan da. Bizden başka bunu yapan hiç kimse yoktur, eğer varsa o da bir bilinç varlığı demektir. Düşünsel ya da eylemsel tüm yapıp etmelerimizin kararını vermek, onu uygulamak, denetlemek, sonucunu değerlendirmek gibi bir süreci yaşarız. Bu sürecin egemenine, başka bir deyişle inisiyatifini kullanan yanımıza irade diyoruz. Bilincimizi bir bütün olarak kabul edersek; bunun bir düşünce boyutu birde irade boyutu vardır, aslında aynı yetinin işletim biçimine verdiğiz isimlerdir bunlar. 

Bilincimiz, aynı anlama gelmek üzere farkındalığımız (ki buna ruh diyenlerde var) bütündür. Bütünden kasıt, o bir sonsuz enerji olarak her şeye yönelir fakat orada kalmaz, konudan konuya, nesneden nesneye geçebilir. Her şeye ilgisini yöneltir, her şeye enerjisini aktarır, ama bu enerjisi hiçbir zaman tükenmez. Kendisi bütün, fakat ilgi alanları parçalı; kendisi tek, yönelimleri ve etkinlikleri ise çok. İşte burası iradenin ortaya çıktığı andır. Bütünsel gücümüzü (farkındalığımızı) nereye yönelteceğimizin, neye niçin enerji aktaracağımızın kararını biz veririz. İçsel sıkıntıların, psikolojik sorunların; yaşamımızda mutluluk ve mutsuzluğa dair ne varsa hepsinin yaşandığı yer burasıdır. Sevgili İsa’nın “hazineniz neredeyse yüreğinizde orada olacaktır” sözü bunu söyler. Seçimlerimizi yaparız, alışkanlıklar ediniriz, sonsuz ilişkiler yaşar inançlar oluştururuz; bir şeylere sahip olur bir şeylerin peşinden koşarız. “Ellerinizle yaptığınıza tapmayın”, “ilahlara tapmayın” sözleri bunu açıkça dile getirir. (Belki ölçüsüzce karşılanacak ama bir gözlemimi dile getirmek isterim; yaşamımda bir ilahı olamayan insana birkaç kişi dışında rastlamadım, kendim de dahil.) Zamanla bu parçalı şeyleri kendimizle özdeşleştirir, tüm varlığımızı oraya indirgeriz. İşte parçalanmanın öğüten dişlileri arasında biraz daha kaybolmaya da böylece başlamış oluruz. Düşünce tarihinde insanın bu durumu felsefe de, sanatta, edebiyatta bolca dile getirilmiştir. Bu konuda en ciddi uyarılar kutsal metin ve söylemlerden geldiğini düşünüyorum; Buda, Patanjali, Tao öğretisi, Tevrat, İncil, Kuran neredeyse tamamen bu noktaya ağırlık vermiştir. İnsanın ilahi bir varlık olduğu, kendi ilahiliğinden uzaklaşmanın da, onu bulmanın da bireyin kendisine ait olduğu belirtilmiştir.

Kimin ne dediği elbette önemli, fakat daha da önemlisi şu: Bu parçalanma olanağı sadece bizim bir dikkatsizliğimizin, bir dalgınlığımız sonucu mu; yoksa varlığımızda potansiyel bir olanak mı? Hiçbir kuşku duymadan yanıt vermek mümkün; paçalılık varlığımızın doğasında var. Hem merkeziz hem çeper, hem bütünüz hem parçalıyız. Önemli olan bu merkezle çeperin birliğini, armonisini, dingin olmayan dengesini sağlamaktır.

Hiç kimsenin iç dünyası, değil hayat boyu bir gün içinde bile aynı kalamaz; bazen üzgün bazen neşeli; bazen öfkeli bazen şefkatli… bu anlamda insanın iç dünyası renkten renge boyanıp durur. Ayrıca anılar, geleceğe yönelik tasarılar, korkular, umutlar, alışkanlıklar ve inançlar benlik ağacımızın dal ve budakları olarak işlev görürler. Kendi içimizde kendimizle kavgalar ederiz, pişmanlıklar yaşarız, ondan bundan üstün olduğumuza dair kuruntulara kapılırız; birilerinin karşısında komplekse düşeriz… Kısaca tüm bu olup bitenler değişken güçler olarak farklı yönlere akıp dururlar, bizden enerji soğururlar, bazen birbirini etkisiz kılıp bazen güçlendirirler. İşte bunlar, toplam olarak söylersek varlığımızın değişken olan yanını oluştururlar. Fakat birde değişmeyen yanımız var; farkındalık: İçimizdeki tüm değişkenleri duyumsayan, onları görüp fark eden, onlar hakkında değerlendirme yapan yanımız, bilinç yetimiz. İnsanlaşmamız, insan olmanın zevk ve mutluluğunu duyumsayabilmemiz bu iki yan arasında kurulan bağıntıyla doğrudan ilişkili. Peki, bu bağ niye kopar? İki sebepten ötürü: Birincisi içgüdülerimizin ve arzularımızın baskısıyla; ikincisi, Nefsimizin (Ego, Ben) güçlenmesiyle. İçgüdüler ve arzular bizi içten; Nefs-Ego ise dıştan ele geçirir; ama tümü de içimizde gerçekleşir. Birincisi doğa kaynaklı yani varoluşsal; ikincisi ise toplumsal kaynaklı yani tarihsel. Hangi kaynaktan gelirse gelsin tümü de varlığımızı sürdürmemiz için vazgeçemeyeceğimiz dayanaklardır. İç bütünlüğümüzü sağlayıp korumanın güçlüğü sadece bizim niyet ve dikkatsizliğimizden değil, doğrudan varlığımızdan kaynaklanır. Bu durumun insan için hoş bir şey olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü aynı yaşam enerjisinin yön değiştirmesine bağlı olarak insan cehennemi de yaşayabilir, cenneti de. İçgüdüler ve arzular; beğeni toplama, kendini kanıtlama, işe yaradığını görme gibi dürtülerin hepside doğamızın bir parçasıdır. Onları yok sayamayız, ama yönlendirebiliriz. İşte iradenin en çok işe yaradığı an. Eğer biz onu yönlendiremezsek onlar bizi ele geçirip kullanıyorlar. Bunu aşmak olanaklı, fakat bastırarak değil, yok sayarak değil, kendimizi kandırarak değil onları yaşayarak, tanıklık ederek ve anlayarak…Yolu, içsel sorgulama ve yaşantılamadan geçiyor. İçimizde hangi eğilim, arzu, tepki, özlem vb. uyanıyorsa bilincin ışığını ona çevirip kaynağını ve yönünü bulmak… Kadim bilgelik bu yolda pek çok deneyim ve eserlerle insanlığa inanılmaz ölçüde miras bırakmıştır. Bunu her insan ancak kendisi yapar. Onun için kimse kimseyi dönüştüremez, kimse dıştan terbiye edilemez; sadece etkileyebilir, yardımcı olabilir, yol gösterebilir. Ama kişi kendisini açmadığı, kendi sonsuz farkındalık gücünü kendine yöneltmediği sürece hiç kimse bir şey yapamaz. 

Bir şeyi anlamadan onu dönüştürmek mümkün değil, bu ilke kendimiz için de geçerli. Kendini anlamayan insan kendini dönüştüremez. Sadece iki sözcük, ama insanlık kadar ezeli ve ebedi olacak bir uyarı şu: “Kendini bil.” Delf tapınaklarının kapısında yazılı olan bu uyarı eğer bir dönüştürme kılavuzu olarak alıp kendimize baktığımızda bu iki sözcükten oluşan uyarıyı hayata geçirmenin ne denli sabır ve emek istediğini kendimiz üzerinden görebiliriz.

Anlamanın olabilmesi için öncelikle olgudan hareket etmek ve olguyu kendinde nasılsa öyle ele almak gerekiyor. Günlük dilde bu “objektif olmak”, “nesnel olmak”, ya da daha sevimliymiş gibi gözüken “önyargısız olmak” gibi alışılmış biçimde dile geliyor. Objektif-nesnel- olmak öyle görüldüğü kadar kolay yaşanamıyor. İnsanlar kendilerine göre bir ilke, kural ya da duruş noktası belirliyor. Duruş noktasını ilişkiye girdikleri her şeye eşit ölçüde uyguluyorlar ve buna objektif –nesnel, tarafsız- tutum diyorlar. Objektiflik kendi duruşunu ya da anlayışını herkese, her şeye aynı yoğunlukla uygulamak değil, karşıdaki gibi olarak olaya bakabilmektir. Karşıdakinin duruşu ve değerleriyle dünyaya bakabilmek, onun gözünden olup bitenlerin nasıl göründüğünü fark edebilmek, kısacası o olarak anlayabilmektir. Bu nokta görüldüğü kadar kolay olmuyor. İki açıdan; birincisi,onun anlayışını kavrayacak kadar yetkin olmak; ikincisi kendini bir kenara koyarak, deyim yerindeyse kendini paranteze alarak, kendini hiç devreye sokmadan anlayabilmek. İkinci noktada büyük zorluklar yaşanıyor. İnsanlar bir konuyu değerlendirirken öncelikle kendi ölçülerini, o ana kadar sahip oldukları “doğrularını” göz önünde tutuyorlar. Tüm yorumları ve yargıları bu duruştan çekip çıkarılıyor. Kişisel ilişkilerimde, okuduğum yazılarda hep rastlayabiliyorum, kendine nice olumlu değerler yükleyen insanların benliklerine ufacık bir dokunuşla nasıl feryat ettiklerini sıkça rastlıyorum.Birisinin inancına, alışkanlığına, aidiyetine, beklentisine ve kendice taşıdığı doğrularına uygun olmayan bir şey söylediğinizde aldığınız tepkiden bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Başlığa dönersek, işte bu sadece çeperde yaşamaktır, yani değişken olanı ilahlaştırmaktır. Getirisi ortada; gerginlik, karşılıklı aşağılama, en büyük doğru benim doğrum feryatları, iletişimsizlik, saldırganlık… Gazete köşe yazarları arasında, internet sitelerinderastlanıyor; eğer birisi bir yazıyı eleştirmişse ona bir karşı yanıt, yanıta yanıt, tekrar yanıta yanıt ve birkaç adımdan sonra küfürleşme ve aşağılama atışmaları… 

Bu yazıyı okuyanlar arasında “sana ne kardeşim, kimin kiminle nasıl atışması seni ne ilgilendirir” diyen çıkabilir, daha iyi. Hem bende böylece kendimi gözetleme şansı yakalamış olurum. Niyetim şu: Dünya hakkında, ülkenin kaderi hakkında büyük büyük laflar edebiliriz, sorumluluk üstlenmek isteyebiliriz, elbette. Ama ne yaparsak yapalım bunu bir ilişki içinde ortaya koyarız ve ilişki dediğimizde de karşımızda başka insan var demektir. Bizzat bu sürecin kendisi gerçektir ve somut olarak yaşadığımız da budur. Biz; hayatımızın bu kadar yakın olan yanını daha güzel, daha cazip, daha sevecen ve istenen hale getirebiliriz. Her insanda bu potansiyelin olduğuna inanıyorum. Günlük yaşantımdan biliyorum ki; karşımdaki insana bağımsız, özgür, kendine ait bir değeri olan, saygı duyulması gereken bir insan olarak yaklaşabildiğim ölçüde sıcak ilişkiler, özenli davranışlar, yakınlık isteyen ve yakınlık gösteren bireyler buldum