OLMADAN ÖNCE

Mustafa Alagöz - 04/12/2007 21:18:00 (522 okunma)


OLMADAN ÖNCE

Ülkesinin yaşadığı sorunlara ilgi duymak; bunların çözümü için kafa yormak, emek harcamak her insan için erdemli bir tutum olsa gerek. Çünkü hiç kimse sizi buna zorlamıyor iken külfet üstlenmenin, risklere girmenin insan için onur verici bir tutum olduğunu düşünüyorum.

Önceki kuşakların emekleri, katlanmak zorunda kaldıkları özverileri bizler için hem saygı duyulması gereken değerler, hem de yararlı pek çok deneyimlerle doludur. Ben adalet duygusunun insanda varoluşsal bir özellik olduğuna inanıyorum. (Bu inancımın dayanaklarının ne olduğunu burada sıralamak istemiyorum.) Kuyerel.com’ da yayınlanan yazıları izliyorum. Her ne olursa olsun hepsinde gördüğüm ortak özellik şu: Her yazar kendi anlayışı, kavrayışı, ideolojik duruşu ölçüsünde haksız bulduğu şeylere isyan ediyor, bu haksızlığın ortadan kaldırılması için mücadele etme kararlılığında olduğunu söylüyor. Bu noktada kaçınılmaz olarak farklı düşünceler, birbirine aykırı çözüm önerileri ortaya atılıyor. Ben bunu bir canlılık kaynağı, aklın akla sürtünmesi olarak görüyorum. Kendi yazılarımın çoğunu da bu siteden okuduğum yazılardan beslenerek yazıyorum. Ve bunu kendimi ifade etmek için güzel bir olanak olarak görüyorum.

Görebildiğim kadarıyla ortak bir eğilim, giderek kaygı diyebileceğim bir arayış kendini gösteriyor. “Sol kimlik, sol duruş …” Bunu da saygıyla ve heyecanla karşılıyorum. Sol’un özünde bir eşitlik arayışı, adaletin sağlanıp güvence altına alınması, insanın insan olarak değer görmesi gerektiği anlayışına dayandığı inancından kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak ne yaparsak yapalım karşımıza şu sorun çıkıyor: Eğer politik olarak bir “sol duruş” belirlemek arayışı varsa bu nasıl biçimlenecek? Sorunu biraz daha somutlamak istiyorum. Problem; adına sol demek zorunda kaldığımız bir kimlik oluşturmak mı, yoksa haksızlık veya adaletsizlik olarak gördüğümüz sorunlar için çözüm yolları üretmek mi? Bir yerde yaşam varsa orada sorun var demektir. Ayrıca toplumsal yaşamda sorun çıkaranlarla sonunun yükünü çekenler ayrı yerlerde durmuyorlar, hatta günümüzde bu durum neredeyse ortadan kalkmıştır. Çünkü eskisi gibi sorunlar ve çözümleri akla-karanın birbirine uzaklığı gibi kesin sınırlarla ayrılamıyor. Ayrı olması da mümkün değil zaten. 

Şu noktayı dile getirmek istiyorum: Kimlik ne üzerinden kurulur? İster kişisel, ister politik, ister ulusal, ister başka bir biçim olsun kimlik her zaman “Ne” üzerinden kurulur. Sizin nesneniz, kendinize sorun ettiğiniz şey, özne olarak kim olduğunuzu belirler. “Özne” “Ne” üzerinden oluşur.

Sağa-sola lanetler yağdırmakla görüş üretilmiş olmuyor. Bazen CHP eleştirilerin hedefi oluyor, bazen globalleşmeye, bazen soyut bir kapitalizme-emperyalizme yönelik “eleştirel” öfkeli söylemler dile getiriliyor. Birer gözlem ve çözümleme olarak genel doğrular söyleniyor. Peki bunları açık etmekle ne yapılmış oluyor. “Şeytana lanet okumakla Allaha yaklaşılmaz”, bu özdeyişin durumu güzel özetlediğini düşünüyorum.

Sol söylem dediğimiz zaman ister istemez[b] “Kapitalizm” kavramı bir biçimde sızıp dilimize dolanıyor.[/b] Çünkü eşitlik öneren, adalet arayan, özgürlük isteyen her politik merkez veya özne zorunlu olarak bütün bunları doğuran kaynağı bulmak sorunuyla yüz yüze geliyor. Bu durumda da ister istemez anti-kapitalist söylemlerde bulunmak zorunda kalıyor. Kapitalizmin özü ise özel mülkiyettir. Bu nokta anti-kapitalist söylemde bulunan veya sol bir kimlik oluşturmak gerektiğini söyleyen herkesi bir ikircime sokuyor. Neden? Çünkü özel mülkiyet karşısında nasıl bir tutum alacağını belirtmesi gerekiyor. Ya mülkiyetin kamulaştırılması, ya devletçiliğin bir biçimde korunması, ya da sadece karşıt olup ama ne önerdiğini açıkça ortaya koyamamak gibi bir boşluk doğuyor. Görebildiğim kadarıyla ne özel mülkiyetin kaldırılması ne de devletçilik savunuluyor, en azından ben rastlamadım. Çünkü tarihte bunun ikisi de denendi, kendilerine göre geliştirici bir işlev gördü ve tarih sahnesinden çekildi. Bu görüşe şiddetle karşı çıkan olabilir, bunda yadırganacak hiç bir şey olamaz. Fakat her politik duruş, her düşünsel belirleme kendi dayanaklarını bilimsel yollarla ortaya koymalıdır. Eğer bu yapılmazsa alışkanlıklar, önkabuller, kör inançlar faal aklın yerini alır. 

Eğer ülkenin politik yaşamında dönüştürücü bir güç olmak, etkin bir özne olmak isteniyorsa ülkenin sorunlarına yönelik somut çözüm yolu önermekten başka bir yol olabilir mi? Elbette günübirlik, başka bir deyişle günü kurtaracak, özünde sorunu geçiştirecek kısa ömürlü çözüm yollarından söz etmiyorum. Fakat güncel sorunlara güncel çözüm yolu da bulunmalıdır. Güncel sorun çoktur, bunların birbiriyle örgün, ilişkili yanları vardır. O halde çözüm yoları da uzun erimli belirli ilkeler bağlamında olmalıdır. İşte belirli ilkeler dediğimiz noktada ideolojik tutum oluşturmak zorunluluğu ortaya çıkar. İdeolojik tutum sorun çözemez; ancak ideolojik tutumsuz da sorun çözülemez. Toplumsal her sorunun çözümü kaçınılmaz olarak ideolojik bir yan taşır. Önemli olan bu tutumu dokunulmaz kılmamaktır, merkezden merkeze geçebilme esnekliği gösterebilmektir. 

Bu kadar sözü niye ediyorum diye kendi kendime soruyorum. Şu ana kadar net bir şey söyleyemedim. Bu söylediklerimi şöyle somutlamak istiyorum.Ülkemizin ve insanımızın dertleri yüreğimizi bir biçimde titretiyorsa, gördüğümüz adaletsizliğe vicdanımızdan yükselen bir isyanla karşı koymak istiyorsak hareket noktamız ne olmalıdır? “…Ne olmalıdır” söylemi hoş değil, sanki başkalarına yol gösteriyormuş, akıl veriyormuş gibi bir duygu uyandırıyor. Başka türlü ifade etmeyi beceremediğim için böyle söylüyorum. Yoksa ona buna akıl vermek, yol göstermek bir kendini bilmezliğe düşmek istemem. 

Şu konularda önerimiz ne olacak? Örneğin, Türkiye’nin hızlı nüfus artışı var, taşradan büyük merkezle inanılmaz bir göç var, …
-Sanayi yatırımlarının ülke düzeyine yaygınlaştırılması,

-Ar-ge çalışmalarının yetersizliği,

-Üniversitelerin (bilim odaklarının) sanayi ile organize biçimde işbirliği yapabilmesi,

-Sıcak paranın yarattığı sorunlar,

-Cari açık, ağır dış borç yükü,

-Sigorta sisteminin iyileştirilmesi,

-İstihdamın üzerindeki altından kalkınmaz yükün hafifletilmesi,

-ağır vergi yüklerinin azaltılması,

-ekonomide kayıt dışılığın önüne geçilmesi,

-Özelleştirme-devletçilik ikileminden doğan gerilimler, …

Bu ve benzeri nice sorun, … Hükümetlere, farklı iktidarlara, falanca veya filanca yetkiliye okkalı suçlamalarda bulunmanın uyarıcı bir etkisi olur elbette ... Durmadan belirlemeler yapmak ne için? Gelir adaletsizliğine dair rakamlar vermenin, bir savaş uçağının, bir tankın kaç okul, kaç hastane ettiğine dair karşılaştırmalı rakamlar vermenin bir anlamı olmalı. Çünkü hep tespitte kalmak yakınmanın bir biçiminden başka bir şey değildir. 

Bu konularda ne söylenebilir, net fikirler ortaya koymadan politik bir kimlik oluşturulabilir mi? 

Devam edersek, kökü eskiye dayanan ve ülkemizin geleceğini belirleyici ölçüde etkileyen Kürt Sorunu’nda ne söylemek gerekir? Bu konuda bütün yazılar gerçekten hakkaniyete dayalı, iyi niyetli arayışlar. Ama bu konuda söylenenler artık bir dönüşüme uğramalı diye düşünüyorum. Çünkü genel olarak, “Kürt sorunu özgürce tartışılmalı, eşitlik ilkesi gözetilmeli, kültürel haklar tanınmalı, ulusal kimliğe saygı gösterilmeli” türünden genel geçer fikirler dile getiriliyor. Bu tür söylemler bir doygunluğa erişti, artık daha somut şeylerin söylenmesi gerektiğine inanıyorum. ÖrneğinKürtlerin kendi dillerinde eğitimleri, medya olanakları, kendi kimlikleri ile politik parti kurup kendilerini Kürt olarak ifade etmeleri konusunda ne söylenebilir? 

Devletin şeffaf hale getirilmesi konusunda neler söylenebilir? Genel Kurmay, sık sık neredeyse ana muhalefetmiş gibi davranıyor. “Ordunun siyasetten elinin çekmesi gerekir” gibi bir söylem yeterli mi? Bunu bir dilek olarak ortaya koymaktan öte, ne yapılması gerektiği konusunda öneri ne olabilir? İşkenceciler yıllarca ortaylıkta gezebiliyor (Manisa örneği) yargı onları bir türlü “ele geçiremiyor.” Bu tip sorunların çözümü için hukuksal ve idari ne gibi değişik öneriler sunulabilir? 

Soru listesi uzatılabilir. Şu noktaya gelmek istiyorum: Önce politik kimlik sonra içerik değil, dahası politik kimlik ne olacak diye bir kaygı bile yersiz.Sorunlar karşısında duruş belirlendiğinde, ideallere bağlı olarak günlük sorunların çözümü ortaya konduğunda kimlik zaten oluşmuş demektir. İçerik bizzat biçimdir. Politikada tutarlılık bu yolla sağlanabilir diye düşünüyorum. 

Milletler işgal ettikleri arazinin hakiki sahibi olmakla beraber insanlığın vekilleri olarak da o arazide bulunanlardır. Fakat efendiler …. Her halde alemde bir hak vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir. (Ankara’da eşraf ve ileri gelenlere konuşma: 29.12.1919.)

“Size şimdiden, bunlar olmadan önce söylüyorum ki, bunlar olunca, benim O olduğuma inanasınız. ” (İncil, Yuhanna, 13:13)

Her şeyde olduğu gibi politikada da idealsiz-ilkesiz yol alınamayacağını tarihten de çıkarsayabiliriz.