SEÇEREK OLMAK-OLARAK BULMAK


Özgürlük kavramı gerçek edimselliğini insanda bulur. Seçim yapmak aynı anda seçim yapmamayı da içerdiği zaman özgürlük yaşanan bir olgu haline gelebilir. Çünkü ancak o zaman özgür irade varolabilir. Seçim yapmak iradesi canlı cansız tüm varlıkların doğasında vardır. Bir bitki topraktan hangi mineralleri alacağını seçer. Tek hücreliden omurgalıya kadar her hayvan neyi yiyeceğini seçer. Kimyasal elementler de bileşiğe girerken birbirlerini seçerler. Burada seçimden kast edilen doğal yasalar altında tüm varlıkların ilişkilerinde bir karşılıklılık olduğudur.

Doğal seçimlerle gerçekleşen doğal evrim bilincin ortaya çıkmasıyla sonlanmıştır. Doğanın evrimi sonunda bilinci var ettiğinde artık gelebileceği sona gelmiştir. Evrim derken var oluş yasalarındaki aşamalı süreci kastediyoruz. Yoksa canlı cansız varlıkların zamanla biçim değiştirmelerini, yeni formlar altında ortaya çıkmalarını değil. Varlığın bu alanında ne kadar değişim olursa olsun, ne kadar yeni formlar belirirse belirsin onların özünü oluşturan doğal zorunlu ilişki düzenekleri –yasalar- değişmez. Sonuçta fiziksel ve biyolojik yasalılık aynı şekilde hükmünü sürdürür. Bilincin ortaya çıkmasıyla bu doğal şaşmazlık kırılmıştır, başka bir ifadeyle insanın ortaya çıkışıyla doğa kendi içinden kendine aşkın bir varlığı yaratmış oldu.

Bu ne anlama gelir? İnsan doğal zorunlulukların hükmüne aşkındır. Başka bir ifadeyle doğanın yasalarını bilir ve kendi amaçları yönünde kullanabilir demektir.

Amacımız insanın doğayla ilişkilerinde nelere muktedir olduğunu değil, kendi gerçekliğiyle nasıl buluşacağını, her an yitik durumuna düşen benliğiyle nasıl buluşacağını, dahası kendi kendini nasıl inşa edeceğini tartışmaktır.

Akla hemen şu soru gelmeli: Peki, insan kendi kendini neden inşa etsin? Bu bir görev mi, zorunluluk mu, yoksa onun iradesine –seçimine- kalmış eylemli bir süreç mi? Burada inşa derken açıktır ki beden -biyolojik varlık- kast edilmiyor. Beden doğaya aittir ve orada tümüyle doğal süreçlerin hükmü geçerlidir. Ancak insan bunun ötesinde seçim yapan, amaçlar edinen, tasarımlar oluşturan, onaylayan, reddeden, değerler üretip adaleti ve özgürlüğü arayan bir varlıktır. Bu ve benzeri kavramlar doğada yoktur ve doğal süreçlerle üretilemez. Ancak insanın bilinçli-iradi eylemliliği ile gerçeklik kazanabilirler. Bu ve benzeri tüm kavramlar başlangıçta soyut, yalnızca bir potansiyel, kendin insan üzerinden açığa çıkarmak gibi bir enerjiye sahiptirler. Bu mahiyetleriyle insanı içten içe uyarır, eyleme ve arayışa iterler. Bu durumda yukarıda sorduğumuz sorulara şöyle cevap vermenin yolları açılır: İnsanın kendini inşa etmesi bir görev mi? Hayır. Bir zorunluluk mu? Hayır. Ancak insanı kendisini inşaya zorlayan dürtülerin varlığı zorunlu, bunları gerçekleştirmek için harekete geçip geçmemek seçime bağlı.

İnsanın özü, tarihsel deneyimler ve günlük yaşamın deneyimleri bize şunu gösteriyor: hiç kimse hayvani yanıyla ilgili değil ama potansiyel insani dürtüleriyle ilgili olarak bir seçim yapmaktan kaçınamaz, çünkü seçim yapmamak ta bir seçimdir. Ve neyi seçersek o bizim kaderimiz oluyor, seçimlerimizin sonuçlarından kaçınamayız. Seçimde özgürüz, fakat seçtiklerimizin mahkumuyuz. Bu anlamda insan attığı her adımda “özgürlük-zorunluluk” kutuplarının birliğini ve gerilimini yaşar.

Bilinç bireyselliği ortaya çıkarır. Bireysellik bilincin ışığında, iradesinin yönlendirmesinde eylemlerin yaratımıyla sorumluluk kazanır. Kendi çekirdeğinin tohumundan filizlenip meyvesini verir. Benlik tohumundan ortaya çıkan filizlerin rengi, kokusu ve meyvesinin nasıl olacağı bireyin niyetine, seçimlerine, eylemlerine bağlıdır. Bu noktada kimse bir başkası için bir şey yapamaz.

Toplumsal gelişmeye bağlı olarak özgür birey ortaya çıkar. Bu özgürlük ortamı geliştiği ölçüde insanın seçim yapma sorumluluğu da o ölçüde artar. Ve bu durum bir varoluşsal gerilim yaratır. Yalnızlık, dışlanma endişesi, başarısız olma kaygısı gibi pek çok gerilimli enerji canlanmaya başlar. Bu noktada “özgürlük korkusu” hissedilir. Özgürlüğü keyfilikten ayıran ölçü budur; özgür iredeyle sorumluluk üstlenmek. Bu sorumluluğu üstlenmekte tereddüt eden insan tedirgin olur. Onun için insanlar sorumluluğu başkalarına atarak rahatlamaya çalışırlar. Aidiyetler bu durumda önem kazanırlar. Toplumsal yaşamda ideolojilerin, inanç sistemlerinin çekiciliği buradan kaynaklanır. Çünkü aidiyetin geniş koruyucu şemsiyesi kişiye belirli bir güvence verir. İster kendi özgür irademizle seçim yapalım, ister bir yerlere ait olarak yaşayalım içimizde “kendimiz olma” itkisini hissederiz. Her durumda sorumluyuz ve sorumluluklarımızı kendi aklımız, irademiz ve yetilerimizle hayata geçiririz. İnsanlaşma kendi asli yetilerimizi, yaratıcılığımızı açığa çıkarma, özgür ve özgürleştirici eylemler yapabilme, adalet ve özgürlük adına bedel ödemeyi göze alabilme yolculuğudur. Bunun için temel değer “Hakikate sadakattir. Hakikat bilginin bilinen şeye uygunluğu, sadakat ise yaşama hakikatin yönlendirmesi ve onun yarattığı içsel disiplinle katılmaktır’. Burası insanın trajik yanını bize gösterir. Çünkü hakikate sadakatle bağlı kalarak yaşamamızı sağlayan aynı yetiler bizzat tersini de yapabiliyor.

Bir bedenimiz olmasıyla içgüdülerin, nefsani arzuların uyarısı ve baskısı altındayız. Bu bizi sürekli bencilliğe, egemenliğe, saldırganlığa, ele geçirip gasp etmeye yöneltir. Ancak bu yıkıcı enerjiler karşıtını da kendi içinde barındırır. Eşitlik, adalet, hakkaniyete sadakat gibi. Kabaca bir ayrım yaparsak nefsani dediğimiz yaşam enerjileri ve eğilimler doğal ve kendiliğinden,  ikinciler ise tinseldir. Tinselden kasıt; ancak insanın bilinçli gayretleri ile hayat bulabileceğidir. Trajedimiz burada. Her iki varoluş yetileri ve enerjileri içimizde. Bizi yukarıya –tinselliği- taşıyacak yetiler aynı zamanda aşağıya da, arzuların köleliğine de çeker.

Her iki yöne kayma olanağının olması bilinçli bir iradenin ve bunu gerçekleştirecek donanımın varlığına da işarettir. İnsan bu kutupsallığın yarattığı gerilimi içinde duyumsar. Böylece kendini bilmesi, farkındalığını canlandırması için gerekli uyarıyı kendinden almış olur. Bu uyarıya kulak vermek insanın “kendini bilme” yolculuğunun başlangıcıdır. Kim ve ne olduğumuzu bilmek aynı zamanda dışımızdaki dünyayı da bilip anlamamızla birlikte yürür. Ancak insan bu yolculuğa hep kendinden başlamalı ve kendine dönmelidir. Çünkü her insan kendi içinde bir dünya ve evrenin içinde bir merkezdir. Hem dünya hem merkez. Bu iki olgu her insanda bir birlik oluşturur, çünkü merkez olduğunu ve bir Dünya olduğunu fark eden aynı benliktir.

Kendini bilmek öncelikle insanın kendi kendine hesap verebilir olmasıdır. Bu durum insanı hayata karşı da hesap verebilme olgunluğuna taşır, onu daha masum, daha açık, dönüşen ve dönüştüren özne kılar. Bu açıklığa gelebilmek, masumlaşmak insanın kendine olan güvenini arttırır; daha tutkulu, kendi içinde daha uyumlu, bütünlenmiş, duyarlı ve sorumlu bir kıvama getirir.

Peki nasıl? Öncelikle genel geçer bir ilke olarak şunu söyleyebiliriz: insanın bilinçli gayretleri yoluyla. Ancak burada yolculuk tinseldir ve ilkeli olmak durumundadır. Tinseldir çünkü bilinçli, seçimli bir eylemlilik sürecidir. İlkeli olmak zorundadır, çünkü nefsin insanı her an her yöne çeken dağıtıcı, bencil ve yıkıcı yönelimlerine ancak bu şekilde karşı konulabilir. İçimizdeki karmaşayı düzeltmek yaşam enerjimizin kendi özümüze uygun şekilde akışı sağlanabilir. Bunun için önemli olabilecek birkaç nokta dikkate sunulabilir.

İlk olarak; sık sık ölümü hatırlamak. Bu söylem ilk bakışta soğuk ve itici gelebilir. Hangi etki uyanırsa uyansın, ama ölüm kesindir. En kesin olan bu hakikati hep bilincimizden uzak tutmaya, onunla yüzleşmemeye ısrarla direniriz. Yakından bakıldığında çok önemsediğimiz pek çok şeyi elde etme gayretinin altında ölümü öteleme telaşı vardır; şöhret, güç, zenginlik, sağlık arayışı altında beden taparlık hep bu kakikatten kaçınma olduğu görülür. Ama daha da olumsuz olanı güç, şöhret, egemenlik vb. arayışlar insanda yıkıcı duygular doğuruyor. Hırs, kıskançlık, kin, riya, öfke, vahşete varan şiddet gibi.

Her ne isek, neye sahip olursak olalım, bizi ayrıksı kıldığına inandığımız hangi “yüce” yetimiz olursa olsun bunların tümü ölümle elimizden alınacaktır. Bu anlamda ölümü hatırlamak insanın kendi içindeki bu duygularla yüzyüze gelmesini sağlayabilir. Böylece insan başta kendisine ve sonra çevresine de acı yaşatabilecek bu yıkıcı hal ve eğilimlerini sorgulamaya yönelebilir. Aslında her insan bu yüzleşmeyi yaşar, hayatının anlamını sorgulamak zorunda kalır. Ne zaman? Bir yakını veya sevdiği öldüğü zaman. Aslında her ölüm her insana kendi hayatını sorgulamak için bir fırsattır.

İslam geleneğinde cenaze töreni bu gerçekliğe dikkat çeken ritüeller sunuyor. Bilindiği gibi cenaze namazında tabut musalla taşına konur. Cemaat onun karşısında namaza durur. İşte bu an insanlara bir uyarıdır; bir gün sen de orada olacaksın. Ve tabutta şu hatırlatma yazılıdır: “Her nefs ölümü tadacaktır.”

İkincisi: İnsan sürekli olarak kendisinden daha büyük bir güç tarafından gözlendiğini düşünebilir. Kontrol eden, ceza kesmek için yapıp ettiklerinin kaydını tutan anlamında değil, sadece her ne yapıyorsak bunun hakkaniyetli bir güç tarafından bilinip farkedildiğini düşünmek. Buna ister ilahi bir güç, ister Tanrı, ister vicdan, ister içe bakış diyelim fark etmez. .... Bu içsel disiplin insanı daha duyarlı, uyanık ve öz denetimli yapabilir. Kendi üzerine dönüp kendisiyle hesaplaşmasına, hakkı gözeten, özgürlüğü ve adaleti yaşamsal bir değer olarak kabul eden insan kılabilir.

Üçüncü olarak: Dünyada tek olduğunu, senden başka hiç kimsenin bulunmadığını varsayarak yaşamak. Bu tutum insan için bir zehir olan EGO’nun özelliklerini tanımaya ve onun yapaylığını ve anlamsızlığını farketmeye yol açabilir. Çünkü ego ancak ilişkiler içinde “öteki” karşısında “ötekine” göre davranır ve hayat bulur. Egonun tüm enerjisi kendini başkalarına kanıtlamak, kabul ettirmek ve onay almaktır. Doğal olarak bu çaba gerilim, tedirginlik, yapaylık ve içten hesaplılık doğurur. İnsan kendini kabul ettireceği, kanıtlayacağı, ayrıksı ve başarılı olduğunu ona duyumsatacak kimsenin olmadığı bir durumda tedirginliklerinden sıyrılabilir. Doğada olmak, hayvanlarla daha yakın ilişkiler kurmak egonun yüklerinden uzak tuttuğu için insana çekici gelir.

Dördüncüsü: Kendi deneyimlerinden öğrenmek. Gerçeklik kitaplarda yada söylemlerde değil. Oralarda sadece gerçekliğe dair haberler vardır. Gerçek olan deneyimlenmiş olandır ve bu deneyimin ifadesi gerçek bilgidir, ama bizzat yaşayan için. Diğerleri için sadece bir haberdir. Başkasının yazıp çizdiklerini hafızaya depolayıp yeri geldiğinde bir zihinsel süsmüş gibi kullanmak, başta onu kullananı bozuyor. Çünkü sorumluluğu üstlenilmeyen, içselleştirilmeden dillendirilen “bilgi” insanı boş bilgiçliğe düşürüyor, egoyu besleyen gıdaya dönüşüp, insanı yapaylaştırıyor. Deneyimden çıkan bilgilenme insanı daha sorumlu, daha olgun, özenli ve duyarlı kılıyor.

Beşincisi: Her ediminin anlamını sorgulamak. Yapıp etmelerimizin yönü, amacı ve içimizdeki kaynağı bu şekilde izlenebilir. Varlığımızın anlamını, deyim yerindeyse evrendeki yerimizin ne olduğuna dair bir farkındalık yakalanabilir. Böylelikle varoluşla birlikte akarak varlığımızın anlamını, dışımızdaki dünyanın bizim için değerini şükranla kabullenebiliriz. Bu bize her yerde her şeyle karşılıklı bağımlılık, karşılıklı destek, sorumluluk ve etkileşim içinde olduğumuzu gösterebilir, kendini anlamlı bulabileceğimiz idrak kapılarını açabilir. Böylece bütünleşmenin sevinci ve anlamlılığın çoşkusu yaşanabilir.

Bu noktalara eklemeler olabilir, yanlış ve eksik de bulunabilir. Ancak kendimizi bilme, kendimiz olma, anlamlı bir yaşam inşa etme ve var oluşun yaratıcı gücüne katılma eğilimimizi yok sayamayız. İçimize yönelteceğimiz samimi her bakış bize bu hakikati gösterir.