SEÇMEN NEYİ SEÇER ?

 Mustafa Alagöz - 27/07/2007 14:25:37 (507 okunma)

SEÇMEN NEYİ SEÇER ?

Canlı cansız tüm varlıklar sonu gelemez bir seçim yapma zorunluluğuyla yüz yüzedir. Varlığı; inorganik dünya (cansız, mineral varlıkarl, organik varlıklar (Bitki ve hayvanlar) ve şuur (Bilinç, insan) olarak ayırırsak her birisinin kendine göre seçme biçimi, gücü ve yönelimi vardır. Seçim en genel anlamda ilişkide olmak olarak görülürse hiçbir varoluş bu işlevi yerine getirmekten yakasını kurtaramaz. İnorganik dünya sadece fiziksel ve kimyasal özelliklerinin sınırları ve gerekleri ile ilişkide bulunur. Onlar doğal varlıklar olarak tamamen değişmez doğa yasalarının belirleyiciliği altında ilişkide bulunurlar –seçim yaparlar- . Organik varlıklar da genel olarak doğal yasallık altında varlıklarını sürdürürler; ancak farklı bir boyutu da yaşarlar: Büyümek ve nesillerini sürdürmek gibi bir işlevle yüklüdürler. Burada dış dünyayla özel bir ilişki vardır. Dış dünyadan alınanlar özel bir amaç için (Büyümek, beslenmek, üremek) dönüştürülür. Bu süreçte yinede doğal yasalar egemendir. (İçgüdüler, kimyasal ve biyolojik yasallıklar) Şuur düzeyine geldiğimizde niteliksel olarak tamamen farklı sürece girilmiş olur. En temel fark İRADEDİR. Son ve sonsuz seçim gücü olarak özgür irade ortaya çıkmış demektir. Özgür iradenin tecelli yeri ise sadece insandır. 

Özgür iradenin insanda tecelli etmesi, her insanın iradesini özgürce kullanacağı anlamına gelmez. Özgür irade potansiyel olarak vardır; fakat o ancak bireyin kendi kararı ile harekete geçer, kendi emeğiyle gerçekleşir. İlişkisiz yaşam olamayacağına göre iradesiz, giderek özgürlüksüz yaşamda olamaz. İnsan kendini ancak başka insanlarla ilişki içinde var ettiğine göre başkasının varlığına hizmet etmek aslında kendi varlığının yücelmesine hizmet etmek demektir. “Özgürleştirici eylem yapan özgürleşir.” Özgürleştirici eylem ise “öteki”nin kendi potansiyelini açığa çıkarmasına yardımcı olmaktır. Tersini yapmak kendine uygun olan tersini doğurur. Sıkarsanız sıkılırsınız, baskı uygulayıp korku salarsanız korkunuz artar. Yaşamı, elinde tuttuğu güce dayanarak kendi keyfine göre düzenlemeye kalkanlar, başkasını tek tipe zorlayıp kendi ölçüleri içinde düşünmeye ve davranmaya zorlayanlar elbette kötü şey yapıyorlar. Ancak bütün özgürlük arayışları ve yaşam niteliğini yükseltme taleplerini de güçlendirmiş olurlar. Hz. İsa’ nın İncil’de dediği gibi “Hükmetmeyin ki hükmolunmayasınız, neyle hükmederseniz onunla hükmolunursunuz.” İşte Amerika’nın Irak’ta içine gömüldüğü bataklık. 

Benzer ilişkiler ülkemizde de yaşandı ve yaşanıyor. Seçim sonuçları hakkında çok çeşitli yorumlar yapılıyor, yapılmaya da devam edecek. Rakamlara ve kimin ne dediğinin dökümünü yapmak mümkün, ama bu süreç bize evrensel değerin bir kez daha kendini gösterdiği önemli bir toplumsal deneyim oldu. Birincisi; kimse kimsenin iradesine zorla yön veremez. İkna edebilirsiniz, hatta bu yolla insanları kandırmış bile olabilirsiniz. Ancak insanlar kandırılmalarının hesabını istemeye kalktıklarında onun önüne geçilemez. Aslında bu durum soyut-olumsuz özgürlüğün kendini somutlaştırma, yaşanılır kılma deneyimidir. Şunu bir kez daha gördük: Yeni koşullara yönelik yeni fikir üretemeyenler sadece korku üretirler, tehdit savururlar.Mevlana ne güzel söylemiş; “Bulanmadan donmadan akmak ne güzel.” 

Korku salmak, içeriksiz vaatlerde bulunmak, vb. kişilikle değil kimlikle yaşanan topluluklarda –koşullarda- geçici olarak sonuç verebilir. Ancak insanlar ve toplumlar kişilik kazanıyorlar, kendi kaderlerinin yönünü kendileri çizmek gerektiğini kavrıyorlar. Kimliğin egemen olduğu yerde seçimler aidiyetlere göre olur. Ve aidiyetin yönlendirdiği insanlar yönlendirilirler; kendi kararlarını bir liderin, “büyük bir adamın”, tapındıkları bir korkuluğun iradesine bırakırlar. İkinci önemli bir nokta ise tutarlı fikirler, yol açıcı öneriler, başkasının haklarına saygılı tutumlar ne denli gelişirse terörün kaynakları o ölçüde kuruyor. Terör hiç bir soruna çözüm getirmiyor. Terör, yaşamsal ortamı terörize eder; ancak kendisi de bizzat yarattığı bu cehennemde yaşamak zorunda kalır. Terör yıkar, yok eder; fakat kendisini de yok edecek güçleri harekete geçirmiş olur. (Zorbalığa karşı başkaldırı bundan ayrı tutulmalıdır)

Sonuç olarak aklı donduran ideolojik tapınmalar, savaş kışkırtıcılığı, sadece tehlikeden söz edip korku salmak bir kötü niyetten çok dönüşüm iradesi göster(e)memektir. (Bunun nedenleri ayrı bir konu) Son seçimlerle oluşan parlamentonun öncekinden daha nitelikli olacağını söylemek bir abartı sayılmamalı. Farklı kutupların olması bir dinamizm yaratacaktır. Fikirler kendi karşıtını doğuracak ve birbirlerini geliştirecektir. Uçların -karşıt kutupların- olması düşünsel süreci kendini yenileme yönünde tetikler. “Bulanmadan akış” olar. Fakat ortaya resmi, askeri, dinsel, …ideolojik ilkeler koyup herkesi buna uymaya zorlamak insanları dokunulmaz ölçülere boyun eğmeye zorlar. Bu durumda fikir üremez, düşünce gelişmez, sorunlara çözüm yolu bulunmaz. “Su donar” kalır, akmaz.

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…