ŞİMDİ VE BURADA

 Mustafa Alagöz - 18/03/2008 11:48:28 (602 okunma)



ŞİMDİ VE BURADA

Güvenlik ve dönüşüm (belki de “terketmek” demek gerekir) varloşumuzun çelişik iki kutbu. Varız, fakat olmuş değiliz; varlığımız verili, ama oluşumuz iradi. Varlığımız sonsuz bir potansiyel, varoluşumuz ise bu potansiyelin gerçeğe dönüştürülmesine bağlı: Varlık mı varoluş mu diye bir seçim yapamayız, hangisi önceliklidir diye bir şey soramayız. Nasıl ki akıl olarak aklın olmadığı gibi… Çünkü o hep bir faaliyet halindedir ve faal olduğu sürece vardır. Enerji olarak enerji diye bir şeyin olmadığı gibi, çünkü o hep bir biçim altındadır; kinetik, elektrik, kimyasal, … Sadece işlevlerine, dönüşümlerine ve etkilerine bakarak isimlendiriyoruz. 

Dönüşmek ölerek dirilmektir. Yok olmak diye bir şey olamaz, sadece dönüşüm olabilir. (enerjinin sakınımı, momentumun sakınımı…) Şu anka kuşu mitolojisi bu hakikatin simgesel anlatımıdır; yanıp küllerinden yeniden doğan kuş; simurg. Varoluşta tekrar yoktur, “Allah her an bir şendedir (iş)”,tecelli sonsuzdur. Aynı içerikli önermeleri değişik söylemler altında dile getirmek mümkün. Daha şu birkaç cümleyi peş peşe okumak bile insanı sıkıyor. (tekrarlar sıkıcıdır) İlgi alanımız enerjimizi kendine çeker; heyecanlarımızı, duygularımızı, umutlarımızı besler; eylemlerimizin yönünü belirler, ilişkilerimize biçim verir. Şöyle de diyebiliriz, ilgi alanımız kendimizi var etmemizin temelidir. Yön tutmak, hedef belirlemek, kişilik sahibi olmak; kimlik edinmek, sonuç olarak bireysel bütünlüğümüzü yapılandırmak, yaşam dediğimiz mucizevi sürecin içerikleridir. Yaşamında bir merkeze oturmayan, bir yönü olmayan insan (kendi kendine yeter, iradesi olan anlamında) yoktur. Bu merkez çıkarlarımız olabilir, hırslarımız olabilir ya da tutkularımız ve duygularımız… Her inşa eylemi bir merkeze oturur ve bir hedefe yönelir. Dolayısıyla merkez kendi içinde hedefi de taşır, ya da bir insanın hedefinden veya amaçlarından yaşamını hangi merkez üzerine kurduğu anlaşılabilir. Bu anlamda eğer dinsel söylem kullanırsak, ilahsız kimse olamaz; ilahı olmayanın kendiside var değildir. İlahsız olunamaz, ancak bir ilaha da bağlanıp kalınamaz; çünkü yaşamın koşulları değişir, ilkeleri de değişir: Yaşamımızın ilkesi bir anlamda bizim ilahımızdır. Geçmek zorunda olduğumuz bir süreci kendi keyfimize göre belirleyemeyeceğimize göre sürecin aşamalarını ve iç bağlantılarını anlamak durumundayız. Bu durumda ilkelerimiz sürecin akışına uyumlu olmak zorundadır. Kuran-ı Kerim’de “La ilahe ….” bir ilkedir, düşüncenin devindirilmesi için bir kavrayış yöntemi. Kaderden kadere geçmek, ilahları terk edebilmek özgürleşmenin, varolabilmenin olmazsa olmaz koşulu… (Descartes’de “kuşkuculuk”, Hegel’de “olumsuzlama” olarak uygulanan yöntem) Hz..Musa bunu ilk olarak, “ellerinizle yaptığınıza tapmayın” biçiminde dile getirdi, dinin evriminde bu Muhammedi şuurda doruğuna erişti “La ilahe illa Allah”. Olumsuzlama yöntemiyle düşünceyi ilerletmek. Modern dönemlerde başka bir önerme; “mutlak diye bir şey yoktur, her şey görelidir” biçiminde dile getirildi. Bu kez görelilik mutlaklaştırıldı, evrensel diye bir şey yoktur, her şey sana göre bana göredir gibi bir yönsüz düşünce… kimilerine cazip geldi. Aslında burada yeni bir şey yok, çünkü binlerce yıl öncesinden antik Yunan’da “sofistler” de aynı şeyi söylemişlerdi zaten.

İlgisizmiş gibi duran bu düşünceleri dile getirmenin anlamı ne? Yaşam kesintisiz bir akış, öylesine ki bu akış zorunlu olarak özgürlüğün açılımı, kendini gerçekleştirmesi (edimselleşmesi) biçiminde oluyor; İnsanın bilinçli, yani ilkeli düşüncesinin yönlendirmesinde özgür iradesi ile. Her ne kadar soyut görülse de düşünce biçimi bütün olup bitenlerin biricik belirleyicisi, yönlendiricisi ve dönüşümü sağlayan yöntemin yaratıcısıdır. 

Başta söylediğimiz evrensel karşıtlık ilkesi, sosyal yaşamda “güvenlik-dönüşüm” biçiminde, bilinçte ise kendini zorunluluk-özgürlük olarak gösterir. “İlişki çelişkidir ve evren bir ilişkiler bütünüdür”, ancak bunun böyle olduğunu sadece bizler biliriz. Günübirlik yaşantımızda; yapışıp kalmakla-dönüşüp terketmek ikilemi verili olarak bulunur; başka bir deyişle bu ikilemi taşıyıp taşımamak isteğimize bağlı değildir, fakat bunun yarattığı yaşamsal enerjiyi yönlendirmek konusunda irade sahibi olabiliriz. Canlı cansız her şeyin kendi zorunluluğu aynı zamanda onun “özgürlüğüdür” (bütünlüğü-tamlığı, dış dünyayla ilişkisinde yeterliği anlamında). Onlar dönüşümleri ile varkalırlar, varlıklarını sürdürmeleri güvenlikte olmaları demektir. 

İç dünyamızın tüm akışkanlığı; mutlu-mutsuz, anlamlı-anlamsız, sevinçli-kederli … bütün halleri bu kutupların yarattığı gerilim hattında devinir. Bir gereksinim varlığıyız. Gereksinimlerimizin ne olduğunu, bunları giderecek araçları biliriz, bildiğimiz için değiştirme gücünü de sahibiz. Giderdiğimiz her gereksinim yeni gereksinimlerin ortaya çıkmasına yol açar. İşte bu süreç bizi sürekli olarak bir arayışa iter. Var olanla yetinmeyip daha fazlasına, daha güvenlisine, daha niteliklisine ulaşma çabası. Bu, hem maddi hem de tinsel dünyamız için geçerlidir. O halde başlangıçta bir yoksunlukla yüz yüze geliriz; gereksinimimizi biliriz ancak giderilmemiş olarak; buna “olumsuz özgürlük” deniyor: Bilmekle özgür, giderilmemiş olmakla olumsuz. Farkına vardığımız gereksinimi gidermek için eyleme geçeriz. Bu eylemlilik kendimizi varettiğimiz yolculuktur, sonuç ise olumlu özgürlük, başka bir deyişle özgürlüğün edimselleşmesi. 

Özgürleşme-özgürlük-; çağrışımı çok hoş, hep aradığımız (sevgi gibi) öyle olduğumuzu sandığımız büyülü dünya. Her tinsel olgunun ruhsal bir belirtisi vardır, özgürlüğünde… Sevgi, huzur, sevinç, umut ve insandan taşan yaratıcı etkinlik; eğer bunlar varsa içsel özgürlük yaşanıyor demektir. Uzak doğulular buna moksha diyorlar. Burada özgürlük derken politik, ekonomik vb. dışsal özgürlüğü kastetmiyorum, bireyin kendinden özgürleşmesini anlatmaya, daha doğrusu anlatabilmeye çalışıyorum. Geçmişten taşıdığımız, eğitimden edindiğimiz, günlük yaşamdan yüklendiğimiz yargıların, değerlerin ve alışkanlıkların kölesi miyiz, efendisi miyiz? Bu noktada irademiz kimin elinde; kendimizin mi, yoksa bize rağmen bizden davranan geçmişin tortularının mı? Örneğin öfkemiz, kıskançlığımız, bunalımlarımız, özentilerimiz, bencilliklerimiz vd. içimizde ayağa dikildiğinde ne yapabiliyoruz? Hani deriz ya, kendime hakim olamadım, kendimi kaybettim, hiç öyle olsun istemezdim türünden günah çıkarmalarımız olur, peki bunlar nasıl bir güç ki hem içimizde olacak, hem ondan hoşnut olmadığımız halde bizi kullanarak kendini gerçekleştirecek? Kendi başıma gelenlere dayanarak bunları söylüyorum. Kendimi gözlüyorum, hiç kimse beni zorlamadığı halde, kendimde fark ettiğim fakat istemediğim özellikler ısrarlı çabalarıma rağmen yakamı bırakmıyorsa, … peki bunları tutan güç nedir? Buna tek bir yanıt vermek kolay değil ama dikkatli bir biçimde bakıldığında altında güvenlik kaygısının yattığı görülür. İşte güvenlik özgürlük çatışkısı burada ortaya çıkıyor. Çünkü her ikisi de varoluşsal kaynağımız. Güvenlik varlığımızın sürekliliğiyle bağlantılı, özgürlük ise olmaklığımızla. Karşıtların birliği evrensel ilkesi burada da karşımıza çıkıyor, varlığın diyalektik dirimselliği. Ya o ya da bu diye bir seçim yapabiliriz ve bu seçimin sonuçlarına katlanırız. Ya da hem o hem de bu, bu durumda da karşıtlıkları nasıl bir arada tutacağız? Aslında bu ikinci şık hep olmakta, biz onu yıkamayız, ona karşı gelemeyiz, çünkü bu varlığın özü. Hem hem de yaklaşımı karşıtların armonik birliğidir ve her şey bu armoniyi kendi özünde taşıyor. Bu armoniyi bozma gücünü, daha doğrusu bu armoniyi dikkate almama gafletini sadece biz insanlar gösteriyoruz. Çünkü koşullanırız, doğduğumuz andan itibaren koşullanırız ve bu koşullar bize zaman içinde bir kişilik kazandırır. Bu kişilik bizim sığınağımız olur, öteki insanlarla ilişkilerimizde biricik dayanağımız, güvenlik kalemiz. Bu kalenin belirli duvarları vardır, yani aidiyetlerimiz. Aidiyetlerimiz kimliğimizi oluşturur ve kimliğimizle kişiliğimiz birbirine etle tırnak gibi kaynaşırlar. 

Bu kaynaşmanın kendisi de bir çelişik birliktir. Çünkü kimlik tarihten beslenir, yani geçmişten, dolayısıyla geriye dönüktür, güvenlik için: İnançlar, alışkanlıklar, gelenekler, ideolojiler, herhangi bir odağa (örgüt, ulus, grup vs.) bağlılık, … hepsi birer aidiyet biçimidir. Kişilik ise umuttan beslenir ve geleceğe yöneliktir, ereğe bağlı. Kişilik, oluşturulan ve her zaman bilinenle bilinmeyenin sınırında devinen bir varoluş sürecidir. Bu süreçten yarattıklarımız ise aidiyetlerimiz olurlar. Kimlik ve kişiliğin çelişik birliği derken anlatılmak istenen budur. Günlük kişisel ilişkilerimizde bu iki yönü hep göz önüne alırız, hatta bunu farkında olmadan kendiliğinden yaparız. Karşılaştığımız insanları tanımak isteriz, öncelikle güvenli birisi mi değil mi ona bakarız. Hemen geçmişine yani aidiyetlerini merak ederiz; beraberinde onun yaşama bakışını, niyetlerini, tasarılarını, amaçlarını…Hangi yönün öne çıkacağı ise insanların ilgi alanlarına, arayışlarına ve amaçlarına bağlıdır. Bu konuda uyumun sağlanması arkadaşlık, dostluk, sevgi, aşk, … dediğimiz insani ilişkileri doğurur.

Yaşamın akışı içinde bizde akıp gideriz, üstelik hepten edilgen bir biçimde, yüzeyde yüzer gezer bir varlık olarak değil; etki eden ve tepki veren bir güç olarak. Etki etmek ve tepki vermek; bu iki kavramın taşıdıkları anlamı en uca taşırsak içeriklerini şöyle dile getirebiliriz: Etki etmek yüzleştiğimiz duruma yanıt vermektir, tepki ise yüzleştiğimiz durumu inkar etmek, onu reddetmektir. Birincisi yönümüzü dönüşüme çevirir, yani geleceğe; ikincisi ise güvenliğe çevirir, aidiyetlere, yani geriye; birincisi özgürlüğe, ikincisi tutuculuğa. Burada hemen şu soru karşımıza çıkar: Peki, güvenliği olamayan bir özgürlük, özgürlük olarak var olabilir mi? Hayır. Soruyu tersinden de sorabiliriz, özgürlük güvenlik getirmiyorsa ne anlamı var, ya da güvenlik sunmayan özgürlük olabilir mi? Hayır. Yine karşıtların birliği, yaşamda armoniye, değişken dengeye geldik, evet değişken denge. Ya o ya da bu diyemeyiz, ikisinin ayrımlı birliği, her şeyde olduğu gibi.

Tepkisel olduğumda ya da tepkisel davranışlar gördüğümde bunun geçici bir kişilik yarılması olduğunu izledim. Çünkü orada bireyin kendi iradesi yok, sadece geçmişin gücü kendiliğinden davranıyor. Bunun sonuçlarının ne olduğunu ele almak ayrı bir konu, ancak şunu kendime sorarak olguyu anlamaya çalışıyorum, elbette tartışmaya da. Otomatik tepki noktalarımız nelerdir? Bu soruya tek kelimeyle genel bir yanıt verebilir diye düşünüyorum: Güvenliğimize dokunulduğu an. Güvenlik kavramını burada kapsamlı olarak kullanıyorum; sosyal, ekonomik, psikolojik, düşünsel, kişilik, …hepsini.

Konuya biraz daha yakından bakarsak belki net bir sıralama yapabiliriz: İnançlarımız, alışkanlıklarımız, aidiyetlerimiz ve yüzleşmekten kaçındığımız içsel korkularımız… Bunların sayısı çoğaltılabilir, ya da daha aza indirgenebilir, bilemem, bu anlamda herhangi bir iddiam yoktur, zaten olmaması da gerekir. Bu şıklar üzerinde biraz düşününce hepsinin ortak paydasının güvenlik olduğu görülür. İnanç, aklın güvenliği; alışkanlık günlük yaşam etkinliğinin güvenliği; aidiyet sosyal güvenlik, korkularımız (sırlarımız da diyebiliriz) ise psikolojik güvenliği sağlıyor. Kişisel ilişkilerimizde, deyim yerindeyse bütün takışmalarımızın bu noktada patlak verdiği görülür. İnsanlar birbirleri ile ters düştüklerinde dolayısıyla kendilerini savunmaya kalktıklarında bu noktalarda hazır buldukları (geçmişten taşıdıkları) ne kadar silah varsa savaş alanına otomatik olarak sürüyorlar. İçsel gerilmelerimizde buralardan taşan enerjiden besleniyorlar. Şu yukarıda saydığımız şıklardan herhangi birisi tehdit edildiğinde ne hale geldiğimizi zannedersem bilmeyenimiz yoktur. Her şeyin bir tarihsel süreci, zaman içinde serpilip yayılması var, acaba gerilimin, güven kaybının, korku ve kaygının da bir tarihsel süreci yok mu? Ben var olduğunu düşünüyorum ve bunun giderek yoğunlaştığına inanıyorum. Çıkış yolu elbette var, hiçbir sorun yok ki çözüm olanaklarını da yanında getirmesin…Sadece olguya doğru soru soralım, yanıt hazır ve öncedendir, soru sonradan gelir. Soruyu insan sorar yanıtı varlık verir; “insan bir soru doğa ise bir yanıttır.” Yanıt hep olduğuna, hatta olmak zorunda olduğuna göre umut da var demektir, karamsarlık olsa olsa insanın kendi vehimlerinden, kendini gerçekliğin akışından, varlığın bütünlüğündün koparmasından kaynaklanır. Bu sorunu bireyin ancak kendisi çözebilir, bundan dolayı her insan biriciktir, dahası biricik olmaktan başka şansı yoktur, ne güzel.

Bir anı:

Yıllar önce çok özel koşullar altında bazı insanlarla yaşamak zorunda kalmıştım. Sorumluydum, karşımdaki kişi ise oldukça gergindi, kendine yönelik değerlendirmeler karşında son derece sert tepkiler verirdi. Gururuna düşkün, aynı zamanda dikkatli, sorumluluğunu asla aksatmazdı. Birbirimize katlanmak zorundaydık. Yaşadığımız pek çok gergin olaylardan sonra bir gün ona doğrudan “sen dürüst birisi değilsin” dedim. Bu belirlemeyi kendisine yapılan çok ağır bir hakaret olarak algılayacak birisiydi, kurşun sıkmak gibi bir şeydi. Dondu kaldı. Anlatayım dedim: 

Sana” dedim, “bir tutumunun nedenini sorduğumda bana hemen bir gerekçe sunuyorsun. Bu gerekçeni geçersiz kıldığımda yeni birisin ileri sürüyorsun. Onu da çürüttüğüm de yenisini, taa ki deponda kullanacağın savunma silahın tükenene dek. Çaresiz kaldığın noktada hatanı kabul ediyorsun.” Daha da ileri gittim. “Bak”, dedim “beni pek ciddiye de almıyorsun, ben bunun baştan beri farkındayım, önemli değil, ama sana hiç yansıtmadım, bu senin sorunun.” Sonraki süreç ilginçti, deyim yerindeyse beni adam yerine koymak istemeyen o kişi tutumunu bu kez tam tersine çevirdi. Beni hiç ilgilendirmeyen etkinliklerini bile gelip rapor etmeye başladı. Bu tutumda ötekisi kadar anlamsızdı. Güce dayalı anlayışlasürdürülen ilişkilerde özgürlük, dostluk, iletişim, hoşgörü olmaz; boyun eğmek ya da eğdirmek vardır. Boyun eğdirmeyi kendilerine ilke edinenlerin halleri de pek iç açıcı olmuyor; ne kadar çok insana boyun eğdiriyorsa sanki doğru orantılı olarak o ölçüde yalnızlaşıyorlar, hırçınlaşıyorlar, öfkeli oluyorlar; yani mutsuz ve sevgisiz… 

İnsan kendinde ne varsa dışarıya onu salar ve yankısını alır. Sevinciniz sevinç doğurur, özgürlüğünüz bireylerin özgürleşmesine yardımcı olur, sizden bir tohum olarak saçılan enerjiler meyvelerini yaşam içerisinde mutlaka veriyorlar. Yaşamın kendisi umutlu olmamız için olanaklarla dolu, çölleşmiş alanlarda küçük vahalar yaratmak mümkündür… Yaşama, bellekten ve beklentiden kurtularak bakılırsa herkesin bunu görebileceğini düşünüyorum