Sonuç belirli ise; ÇATIŞMA-KORKU

Mustafa Alagöz - 11/01/2010 13:26:50 (392 okunma)


Sonuç belirli ise; ÇATIŞMA-KORKU

Feryadımızla çağrımız arasında kendimizi ararız. Teşekkürle özür arasında çiçek açarız. Hiçlikle sevgi arasında varoluruz. Bu salınımlar arasında sorular üretip yanıtlar ararız. 

Bütün içsel çatışkılarımız kendini sorularda gösterir, bütün yanıtlarımız bizi yeni boşlukların ortasına atar. Daha yakından bir söylemle; insan neden soru sorar? Soru sorup yanıt peşine mi düşer, yaksa yanıtlar ulu orta açıktayken onun perdesi aralanıyor da biz onu soruya mı dönüştürüyoruz? Yanıt hazır değilse soru ortaya çıkabilir mi?

Ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım hep insanı söyler, insanı üretiriz, yani kendimizi. Çünkü hiçbir şey dışarıda başlayıp bizde bitmez. Tersine her şey bizde başlar yansımalı olarak tekrar bize döner; kuşkular, korkular, sorular, arayışlar feryatlar…

Gerçek kendinde nasılsa öyledir, dolayısıyla gerçek gelişmez. Gelişme dediğimiz insanın gerçekliğe açılmasıdır. İnsan gerçek üzerinden kendini açığa çıkarır, potansiyellerini harekete geçirerek yapıp ettikleri hakikat olur. 

Aslında hiçbir insanın Ben demeye hakkı yoktur (Biz’i tüketip Ben’e ulaşanlar hariç). Ama tüm hayatımızı neredeyse bir Benler ormanının içinde yaşarız. Kendimizi bu orman içinde mevziler elde etmeye, avlar yakalamaya adarız.

Acılarımız, kavgalarımız, gerilimlerimiz ve mutsuzluklarımızla hep bu ormanın çalılıkları arasında yaralanarak-yaralayarak dolanıp dururuz. Ne yapalım ki bu varoluşun bir yasası, bu yolculuğu yapmaktan kimse bağışık olamıyor. 

İlişkiler içinde varoluruz, çünkü orası kendimizi açık etme sürecimizdir. Hem kişiliğimizi beslediğimiz hem de benliğimizi ortaya koyduğumuz yolculuk. İlişkileri üçe ayırmak mümkün; Doğayla, insanlarla ve kendimizle. Aslında ilk iki ilişki alanı üçüncüsünün biçimleridir, hep kendimizle ilişki içinde oluruz. İlişki için en az iki öğe gerektiğine göre bu bir çelişki değil mi? Belirli bir düzeyden (dışsal görünüşler açısından) baktığımızda doğru. Ben ve Ben Olmayanlar var ve tüm ilişki Ben ile Ben Olmayan arasındadır. 

Burası önemli bir nokta: Pratik bir öneri. Denedim. Sokakta yürüdüm. Boyuma baktım, iskelet yapımı ve adalelerimi düşündüm. Kütle çekim kuvveti olmasaydı bunlar olmazdı. O halde kemiklerim ve adalelerim başka bir şey yoluyla, onun sayesinde varlık kazanıyorlar. Duyduğum sesleri düşündüm. Hava molekülleri ve onların titreşimleri olmasaydı bunu toplamaya göre organize olan kulağım olur muydu? Gördüğüm nesneleri düşündüm. Yansıyan ışık olmasaydı bu ışığı algılamaya göre yapılanmış gözüm olabilir miydi? Bunlar biyolojik boyut. Kullandığım sözcükler, topladığım bilgiler, işlettiğim yetiler… hangisi bana ait. Mutlu oluyorum, üzülüyorum, özlüyorum, hırslanıyorum başıma gelen haller. Ama şunun da farkındayım (farkındayız), bunların tümü bana verilmiş olsa da onlar üzerinde irade kullanan birisi var ve o benim. İşte Ben bilincinin kendine dayanak bulduğu nokta burası. 

İster biyolojik, ister toplumsal, ister psikolojik olsun tüm insani özellikler hepimizde aynı. Fark nerde? Fark bunlar arasındaki düzenlenme biçiminde. Sadece bunlar arasındaki uyumun hangi merkeze yakın olarak kurulduğundadır. Her birimiz varlığımızda bulunan güçleri ve yetileri yönlendirme, yeniden organize etme ve harekete geçirme iradesine sahip olmakla biriciğiz, tanrısalız, sorumluyuz ve özgürlüğe yazgılıyız. (Tanrı bizi kendi suretinde yarattığını söylüyor. Bu bizim dış görünüşümüz, bedensel biçimimiz olmasa gerek.) Ben demenin mantıksal dayanağını ve hakkını böylece kendimizde görürüz. 

Ne zaman Ben desek varoluşla aramızda bir ayrım koyarız. Ben ve Ben Olmayan. Aynı ayrımı bilme alanında da yaparız. Bilen-bilinen-biliş.Farkındalık bizde gerçekleştiği için bu bütünlükte kendimizi (Benimizi) öne çıkarırız. Kendimizi önemsediğimiz ve öne çıkardığımız ölçüde varoluşla aramızdaki ayrım derinleşir. Algılarımız, günlük ilişkilerimiz, bedensel yapımız, amaçlarımız ayrı ayrı olduğu için kendimize ait bir imaj oluştururuz. Aynısını başkası içinde yaparız. İlişkilerimizi bu imajlar üzerinden oluşturur, beklentilerimizi ve umutlarımız buna göre şekillendiririz. Kendimizi çokbilmiş birisi olarak; sanatçı, bilim insanı, iyi konuşmacı, sporcu, yakışıklı, güzel, alçakgönüllü, iyi yürekli birisi… Hepsi bir imajdır. Bedenimiz ve zihnimiz imajımızın iki ayağını oluşturur.

İnançlar, ideolojiler, aidiyet duyguları, “bilimsel” doğrularımız benlik imajımızın yapı taşları. Toplumsal yaşamda yarış, rekabet ve kıyas halinde koşuşturup dururuz. Böylesi bir ilişki ortamında insanda güvenlik kaygısı, başka bir deyişle dışlanma, değersizleşme, bir işe yaramaz olarak görülme endişesi güçlenir. İnsan bu kuşkunun yarattığı baskıdan kurtulmak için Benliğin dayanaklarını güçlendirmek gereği duyar; inanç ipine daha sıkı sarılır, ideolojik kalıplara daha fazla yapışır, ait olduğu sığınağının (ulus, din, aile, gelenek…) duvarlarını daha da yükseltir. Bu süreç kaçınılmaz olarak ayrımı derinleştirir: Ayrımınız ne kadar derinse farklı olanı o ölçüde ötekileştirirsiniz. 
*** 

Çatışkının ve şiddetin tohumları adım adım böylece kök salıp filizlenir. Bireysel ilişkilerdeki gerilimler, bütün dikkatini kendi kişisel dünyasını korumaya ve güçlendirmeye yöneltmiş tutum ve davranışlar öylesine yoğun ki. 

Şiddetin biçimleri, alanları ve dereceleri farklı olabilir, ama o, deyim yerindeyse yaşama dair ne varsa hepsinin karşıtıdır. Onun olduğu yerde fikir yoktur, sanat yoktur, insani ilişki yoktur. 

Şiddet sonuçlanmış tutumlardan doğuyor. İnançlar, ideolojiler, teslim olduğumuz aidiyetliklerimiz potansiyel olarak birer şiddet deposudur. Ne zaman bunlara karşı eleştirel, irdeleyici, kaskatılığını göstermeye yönelik bir tutum sergilense bu deponun bacalarından önce öfke dumanları püskürmeye başlıyor, arkasından şiddet alevleri. 

Bu söylediklerimin bana göre herhangi bir orijinal yanı yok, ama bilincimizi orijinal bir biçimde işletme sorumluluğumuz var. Bu konuda yakınmaya da hiç hakkımız yok, çünkü herkeste bu yeti potansiyel olarak bulunuyor. 

Varoluşta tekrar yoktur. O sürekli bir akış-oluş halindedir; tazedir, her an orijinaldir. Bu akış içinde yaşamak zorunda kaldığımız için onu anlamak-kavramak gibi bir sorunla yüz yüze geliyoruz. Yeni durum ve yeni olan karşısında yeni şeyler söylemek, taze tutumlar geliştirmek zorunda kalıyoruz.Yeniye yeniyle karşılık vermek için eskiden vazgeçmek zorundayız. Yeni olan gizemli olduğu denli güvensizdir de. Bu noktada bir korkuya kapılırız ve daha önceki deneyimlerimizden edindiğimiz güvenli araçlarımızı terk etmekte zorlanırız. Her deneyim bizi sonuçlanmış bir noktaya getirir. Ama aynı deneyim bize o noktada kalamayacağımızı da tembih eder, çünkü yeni bir süreç ve yeni bir yol açmamız gerekmektedir. 

Eski fikirler, ideolojiler, inançlar bilindiği ve denendiği için güvenli zannedilir. Onun için onlar bizim için birer sığınak olurlar. Çatışma bunlardan doğar. “Olanı” anlayamadığımız zaman onun yerine önkabülleremizi koyarız. İdeolojik kalıplar olgunun gerçeğiymiş gibi ileri sürülür.

Ne söylersek söyleyelim insana dair bir şeyler dile getirmiş oluruz. İnançlara sığınmak, ideolojik kalıplarla düşünmek, şu veya ulusun üstünlüğünü savunmak… Olsun, sorun değil. Sorun bunlara yapışıp kalmakta… Bağlandığın şeyi terk edebilme cesareti gösterebilmekte... 


***

Dış dünyanın düzene sokulması konusunda hevesli davranan insan sayısı az değil. Elbette bu çok önemli, çünkü kendi bireyselliğimizi bu dünya içinde gerçekleştiriyoruz, varlığımızın sürekliliği ve güvenliği dış dünyanın olanaklarına bağlı. Bu konuda sorumluluk duymak, çaba sarf etmek insanca bir şey. Dünya hakkında kaygılanmak ve dünyayı güzelleştirmeye çalışmak her insanın içinde şu veya bu derecede yanan bir ateştir. Ama dikkat edilirse biz dünyayı algıladığımız ve kavradığımız olarak görürüz; dünya biziz, biz dünyayız. O halde neyi nasıl anladığımız ve yorumladığımız daha can alıcı bir sorun. Çünkü ister kendimize, ister dış dünyaya karşı sorumluluk duyalım, bu sorumluluğun içeriği bizim anlayışımızla ve tasarımlarımızla doludur. 

Bu, öncelikle insanın kendi korkularını aşmasına bağlıdır. Kendi tefekkürünün ürünleri ile fikir ortaya koymak, kendi aklının yol göstericiliği, vicdanının yargıçlığı ile kendi dünyanı var etmek. Burada Nietzsche’den şu alıntıyı yapmanın uygun olacağını düşünüyorum:

Kendi kötün ve kendi iyini kendine sağlıyabilir misin, kendi istemini bir yasa olarak kendi üstüne asabilir misin? Kendi kendinin yargıcı olabilir misin, ve kendi yasanın öç alıcısı”

Bu sürecin belki sıkıntıları vardır, ama onun verdiği ferahlığın, kendinle olan barışıklığın lezzeti de var. Yetersiz kaldığın yerde bunu tam bir gönül rahatlığı ile kabul etmek, sana yol gösterici deneyim ve bilgileri çocukça bir masumiyetle alabilmek ne büyük bir açıklık. Öte yandan farklı olana, yanlış kabul edilen düşüncelere karşı da insani bir anlayışla irdeleyici ve uyarıcı bir esneklikle el uzatmak ne büyük bir aydınlık…

Bu kadar hoyrat davranışa karşı hayat ne kadar cömert ve şefkatli. Ne olursa olsun adaletsizlik, sevgisizlik, anlayışsızlık, öfke ve şiddet hala yaşamda yaygın olmasına rağmen bunlara karşı özlem ve arayışta o ölçüde güçleniyor ve yol alıyor. Böyle de olması doğal, varoluşun özü hep kendini açıp gerçekleştirmeye koşullu, insan özgürlüğe mahkûm.

Sözlü ve yazılı söylemlerde her ne kadar öfkeli, küfürlü, argolu, alaylı (Bunlar da bir türlü şiddettir) olsak da yine birbirimize muhtacız. Hani derler ya “Allah insanı insana birbirine muhtaç yaratmıştır” İşte bu durum bizi birbirimize karşı düşman değil dost olmak zorunda bırakan varoluşsal bir yasadır.

Karışıklık ve kuşku benliğimizin bir parçası, ama anlayış berraklığı ve eminliğe erişmekte doğamızın en derininde yatan potansiyeli. Ozanın dediği gibi “Dert bizde derman ellerimizdedir.” 

"Dert ile mihnete dalmayan âşık
Ne yemiş ne doymuş eli bulaşık
Kınama Veysel’i fikri dolaşık 
Ayrılmış yârinden yar diyarından