“SUSKUNLAR”

Mustafa Alagöz - 07/01/2008 16:57:54 (689 okunma)


“SUSKUNLAR”

Belki de susmak gerçeği anlatmanın en iyi yoluydu.” Gerçeği anlatmanın pek-çok yolunu biliyoruz ve uyguluyoruz; tinsel ve bedensel eylemlerle… Gerçeklik, herkese eşit uzaklıkta durduğuna ve herkes isterse ona ulaşmanın yollarını bulma olanağına sahip olduğuna göre neden büyük bir çabayla ha bire birbirimize “gerçeğe” dair bir şeyler anlatır dururuz? Derdimiz, bir gerçeği herkesin görmesini sağlamak mı? Yoksa kendi kavrayışımızı ötekine iletip onaylanmak mı? Ya da bu yolla bize ait olanı ötekiyle paylaşmak mı? Varoluş enerjimizi dışlaştırıp kendimizi gerçekleştirmek, varlığımızı anlamlandırmak mı istiyoruz? Soruları çoğaltmak mümkün… Bunların tümüne evet demek yanlış olmaz sanırım, fakat her birisi kendi başına alındığında eksik kalır. 

İnsan, insanlaşma derecesini ifade düzeyinde gösterir. Vücudun dışardan aldığı besinleri sindirip bir yaşam enerjisine çevirmesiyle beslenme döngüsü tamamlanır. Farkındalıklı yaşamımızda da anlamlılık, deneyimlerimizin ifade edilebilir düzeye erişmesiyle tamamlanmış olur. Bilinçlilik (bilinçlilik çok bilgi sahibi olmak değildir) özgürleşmenin mührüdür. İfade derken de herhangi bir gözlemi, tepkisel bir seslendirmeyi değil logosu anlamak gerekir, bizim kültürümüzdeki ifadesiyle Kelam’ı. 

“Başlangıçta Söz (Kelam, Logos anlamında) vardı. Söz tanrıyla birlikteydi ve Söz tanrıydı. …Her şey O’nun aracılığı ile var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı.” (İncil, Yuhanna; 1/1…) 

“Gerçek insanı özgürleştirir.” Varolan her şey kendinde gerçektir, ancak o bilindiğinde gerçekliğe dönüşür, insanın yaşamına katılır ve tinsel bir varlık haline gelir. Etkinliklerimiz ve eylemlerimizle dışımızdaki dünyayla ilişkiye girer onları dönüştürürüz, ama beraberinde biz de dönüşürüz. Bu dönüşümlerimizi varlığımızın bir parçası haline getirip ifade ederiz. Gerek yazın dilinde, gerek karşılıklı konuşmalarda en etkili ve dönüştürücü söylemler işte bunladır diye düşünüyorum. Çünkü onlar bireyin bütün varlığı ile yaşadığı eylemlerinden ve bizzat kendisinin kendi deneyimlerinden çıkarsadığı düşüncelerdir. Türkçe’de tam karşılığını bulamıyorum ama Arapça’dan gelmiş olsa gerek Şuur sözcüğü bu olguya karşılık geliyor. Şuur, sorumluluk içeren bilinçtir. İnsan kendi bedeniyle, sinir sistemiyle, düşünsel gerilimleriyle, amaçlı ve farkındalıklı etkinlikleriyle yapıp ettikleri sonucunda ulaştığı düşünsel ürünler konusunda daha emin olur. Bu noktada kendini aldatmakta zorlanır, gösterişli söz oyunlarına başvurma gereği hissetmez, sağdan soldan alıntılar yaparak düşüncesini kanıtlamak gibi bir kaygıya kapılmaz. Sanat eserleri de yansıtmak istedikleri ve duyularımızın önüne getirdikleri tinsel ilgi alanlarımızı, iç dünyamızın karanlık köşelerini ve fırtınalı kıyılarını bu sahicilikte ortaya koydukları ölçüde etkin ve uzun ömürlü oluyorlar. “İfade etme”, anlam üretme sürecinin son aşamasıdır ve bu eylemimizin aracı da sanattır. 

İfade süreci doğrudan sanatsal alana girer. Bu anlamda sanat, deneyimlerimizi-kavrayışlarımızı-duyumsamalarımızı dile getirmek zorunda oluşumuzun karşılığı olarak vardır. “Sanat yapıtları… biçime duyduğumuz sevgiye yanıt verirler.” Biçime ilgi duyarız çünkü biçim içeriğin en olgun hali, en son aşaması, en uç bölgesidir. 

Sanat biçimlerinin ifade olanakları kullandıkları malzemeye bağlı olarak farklı düzeylerdedir. Düşünce, varlığın en ince, latif hali olduğu için en soyut imgeleri kullanan sanatsal anlatımlar doğal olarak daha şanslıdırlar. Sadece sözcüklerle iş gören edebiyat ve şiir bu anlamda en yüksek olanağa sahiptirler. 

Kendi kendime sorarım; eğer bir roman yüzyıllar boyu etkisini sürdürüyorsa bunu sağlayan nedir? Kimi eserler nasıl oluyor da yüzyıllar içinde canlılıklarını koruyabiliyorlar? Bu soruyu dostluklarım için de sorarım. Onlarca yıldır süren bir dostluk hiç eskimeden, cazibesi hep taze kalmışsa bunu sağlayan nedir? Bu sorulara verilecek yanıtlar uzun olabilir ancak sade bir açıklama gerekirse bunun sahicilik olduğunu söyleyebilirim. İnsanın gelip geçici alışkanlıklarına, günübirlik çıkar uyumuna, aidiyet duygularına dayalı ilişkileri bir noktadan sonra kendini tekrara başlıyor. “İki kötüden bir dostluk çıkamaz” (Sokrates), “bu dünya’da nefsanî dost olanlar ahirette (sonunda) düşman olacaklardır” (Hz. Muhammed). Çare aşkınlıktadır, aşkınlık ise anlam üretmekle gerçeklik kazanır. Öyleyse şunu söyleme hakkını kendimizde görebiliriz; insana özgü, onun kendiliği olan niteliklerine dayalı ilişkiler daha üretken ve kalıcı oluyor. Aynı durum romanlar ve daha başka yazılı metinler için de geçerlidir. Bildiğim kadarıyla Don Kişot 1605 yılında yayınlandı. Yunan Trajedileri, Shakspeare’in eserleri, klasik dediğimiz eserler bugüne kadar etkilerini nasıl sürdürebildiler. 

Roman okumayı severim, fakat insanın varoluşsal özüne dokunan, onun sonsuz iç çelişkilerine parmak basan, insanın kendi kendiyle yüzleşmesini ve kendini arayış macerasını, kendini aşma kaygısını anlatanları daha çok seviyorum. İhsan Oktay Anar bu anlamda son derce özgün bir yazar. Onun, “Amat” hariç, diğer eserlerini okuma şansım oldu. Özgün olduğunu bu yakaladığım şansa dayanarak söylüyorum. “Suskunlar” İnsan Hallerinin kişilik kazandırılarak bir anlatımı; romanda belirli kişiler var, fakat bunlar canlı-kanlı insan olmakla birlikte, anlatılan, özünde insanın biyolojik veya toplumsal bir yaşam serüveni değil. Beden biyolojik bir varlık, doğaya ait, yani hayvani yanımız. Burasının bizim insan olmaklığımızla, anlam dünyamızla bir ilgisi yoktur (!). Evrensel insani yanlarımız, kadim bilgelik bakışıyla anlatılıyor. Kadim bilgeliğin değerlerinin tarih içinde kopmaz bağını ve bunun biz insanların iç dünyasında ne denli dirimsel olduğunu, sergiliyor. Dışarıda akıp giden bir yaşam; değişik insan tipleri, gelenekler, günlük yaşam ilişkileri curcunası; diğer yanda ise “Mevlevi dergâhındaki” bilgelerin bu karmaşık dünyayı gözlemleri, insanın kendi içyolculuğu ile birlikte öteki insanları anlama ve hayatı anlamlandırma deneyimleri var.

Ne yaparsak yapalım içimizde var olan bir yargıç hep iş görür. Ahlaki niteliğimiz ne olursa olsun içimizdeki bir güç bize hep seslenir. Kendimizi aklayabiliriz, suçlayabiliriz, pişmanlık duyguları yaşabiliriz, … Ama bütün bu değerlendirmeler bir etkinliğimiz veya eylemimiz üzerinden yapılır. Bu, Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” dediği şeydir. Descartes’ın “cogitosu”da aynı hakikatin ifadesidir. Bu iç ses hep etkindir, asla susmaz. İşte bu iç ses potansiyel bir güç olarak Bir’dir, ancak dış dünyayla ilişkilerimiz sayılamayacak kadar çoktur. Sonsuz sayıdaki bu parçalar hep içimizdeki bu sonsuz benin, başka bir deyişli “cogito”nun süzgecinden geçer: “İçerde tek dışarıda çok 

Suskunlar”ın en önemli kahramanlarından birisi Davut’un ikizi olan Eflatundur. Eflatun kendisini çağıran bir ses duyar, fakat sesin nerden ve kimden geldiğini bilemez. Kendisine yönelik bu çağrının sahibini merak eder ve ısrarla arar. Kime yanaşıp “efendim beni siz mi çağırdınız” diye sorar ve her seferinde, azarlanır, aşağılanır, bir ton dayak yer, başı gözü kanlar içinde kalır. Eflatun içimizdeki sesin, sorgulayıcı gücün simgesi, Davut onun ikiz kardeşi. Romanda Davut, usta bir müzisyen olarak anlatılıyor. Davut aynı zamanda tarihte yaşamış kral peygamberdir. Usta bir müzisyen ve ilahi aşkla kendinden geçerek raks eden bir peygamber, mezmuzları (Zebur) dillendiren kişi. Eflatun ve Davut ikiz kardeşler, bunlar bizim iç dünyamızın birbirini tamamlayan iki yanını simgeliyor: Bilgelik ve sevinç. Bilgelik sevinç doğurur, sevinç insanı şevkle eyleme yönlendirir, varlığını aşka taşır. Fakat bunlara erişmek zorlu bir yolculuğu kat etmeyi gerektirir. Yolculuk kesifden latife, duyusallıktan anlamlılığa, nefsani arzuların ağırlığından tinselliğin sevinç veren aşkınlığınadır. 
Eflatun ilk önce bir bakkala sorar, 

Efendim, beni siz mi çağırdınız? Bana gelmemi söyleyen siz misiniz” diye sordu. Delikanlının bu sözleri üzerine, bir mecnunla konuştuğuna kanaat getiren ekşi suratlı bakkal, sinek kovar gibi elini savurarak Eflatun’u tersledi.
“Buruya musallat olma! Haydi, çek git!”İçimizdeki erdem ve bütünlük hali kendini açığa çıkarmak için önüne çıkan engelleri aşmak zorundadır. Kıskançlık duyguları içimizi karartan, kendi içimizde kurduğumuz cehennem evinin odalarından birisidir. Elbette kıskançlık erdeme katlanamaz, dolayısıyla kıskançlık (bakkal), erdemi (Eflatun’u) kovmak zorundadır. 

Eflatun daha sonra atının üzerinde kasım kasım kasılan mağrur bir delikanlı görür ve ona sorar; “Efendim beni siz mi çağırdınız? Bana siz mi gel dediniz?” Fakat aldığı yanıt diğerlerinden farklı değildir.

Haydi, oradan kaltaban! Benim gibi bir efendinin senin gibi sefille ne işi olabilir! Seni çağıracağıma köpeklerimi çağırırım! Defol git.” Bu kez bilgeliğin karşısındaki kibirdir.

Eflatun kendisini çağıran sesin sahibini arama sürecinde değişik tiplerle karşılaşır. Bu tipler biz insanların içinde şu veya bu ölçüde taşıdığımız kıskançlık, kibir, açgözlülük, egemenlik hırsı, şehvet düşkünlüğü gibi eğilimlerdir. Bu eğilimlerin benliğimize egemenlik derecesini, günlük yaşamımızdaki bizi yönlendirici gücünü iç dünyamızın bütünlüğü ve armonisi üzerindeki etkisinden görebiliriz. 

Sanat eserleri için neyi anlattığı değil nasıl anlattığının önemli olduğu söylenir. Ancak içeriğin önemli olmadığını savunmanında bir anlamı olamaz. Her ne anlatılırsa anlatılsın sonunda muhatap insandır, hitap insanadır. Hitap-muhatap ilişkisi tüm söylem biçimlerinin dirimselliğini ve dönüştürücü gücünü belirler. Öncelikle hitap edenle muhatap olanı birbirine bağlayan ortak bir yan olmalıdır. Bu ortak yan özneler arası iletişim ve ilişki için olmazsa olmaz bir koşuldur.

Suskunlar” baştan sona simgesel anlatımla yüklü bir eser. Cümlelerin delişmen taylar gibi çılgınca nereye koşuşturacağını önceden kestiremiyorsunuz. Anlatım, diyaloglar ve olaylar kurgunun işletilmesi için bir araca dönüştürülmemiş. Romanda anlatılan herhangi bir olay, kişi, nesne, duygu, … öylesine bir organik ilişki içinde anlatılıyor ki, insan kendini bu dünyanın katılımcı bir öznesi gibi duyumsuyor. Olayları anlatıcının gözlemleri ile değil de bizzat içindeymişsiniz gibi bir duygu yaşıyorsunuz. ‘Bir okuyucu için bunun önemi nedir’ diye bir soru akla gelebilir, gelebilir değil bence gelmelidir de. Sanat eseri ile onun alımlayıcısı arasındaki ilişki özgür olduğu ölçüde sanat eseri her seferinde yeniden üretilmiş olur. –Açık yapıt-. Her yapıt tamam olduğu ölçüde açıktır. Onun açıklığını sağlayan okuyucunun kendi dünyasında eseri yeniden anlamlandırmasıdır. Okuyucu okuduğu eserle nesnel bir ilişki kurabildiği ölçüde özgürdür. Öteki uçtan söylersek, bir eser okuyucuyu nesnel ve özgür kalmak zorunda bıraktıkça anlam yaratımına ve etkin özne oluşumuna o ölçüde hizmet eder. Sevgili İhsan Oktay Anar’ın edebiyat dünyamız için bir zenginlik, çok özgün bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Eserin kurgusu, biçimi, dili onun teknik yanlarıdır. Bir sanat eseri için “ne anlattığı değil nasıl anlattığı” ilkesi bu yolla gerçekleşir. Teknik yanlar konusu daha çok uzmanlık alanıyla ilgili sorunlar. Ben bir okuyucu olarak, “Suskunlar”ın, insan denen bu yok-varlığın aslına yönelik sorgulamalarından etkilendim. Etkilendiğim için bu yazıyı yazdım ve anlayabildiğim kadarını dile getirmeye çalıştım. 

(
Roman, İhsan Oktay Anar)
3.1.2008