TARİHE NASIL BAKARSAK KENDİNİ ÖYLE GÖSTERİR.

 Mustafa Alagöz - 20/10/2006 18:11:24 (995 okunma)

TARİHE NASIL BAKARSAK KENDİNİ ÖYLE GÖSTERİR.

(HEGEL’İN TARİH FELSEFESİ)

Tarihe olan ilgimiz yaşadığımız anı anlamak ve geleceğe hazırlanmak gibi bir tarafa atamayacağımız varoluşsal kaygılarımızdan kaynaklanır. Bir geleceğimizin olduğunun bilincindeyiz. İçinde bulunduğumuz an geçmişin mekanik bir toplamı değil şimdinin sorunlarıyla yüklü dirimsel bir süreçtir. Geleceğin dayatmalarına göğüs germek, dolayısıyla ona daha şimdiden hazırlanmak zorunda kalışımız içsel gerilime yol açar. İnsani tüm kaygılar gelecekle bağlantılıdır. Ayrıca varlığımıza bir anlam vermek, başka bir söylemle içimizde gizil olarak bulunan anlamlılık potansiyelini açığa çıkarmak tarihe olan ilgimizin tinsel kaynağını oluşturur. Tarihin dinamizmi, doğasal olanın kendini tekrarından, tinsel olanın istence dayalı ve özgürlüğe yazgılı akışından kaynaklanır.

TARİHSEL OLANIN ÖLÇÜSÜ

Tarihe olan ilginin hem sürekli hem de çok yönlü olduğunu görüyoruz. Hangi biçim altında, hangi derinlikte olursa olsun düşünsel bir ilgi kendi doyumunu ancak anlamakta bulur. Anlamanın söz konusu olduğu yerde bilme etkinliği var demektir. Bilmek ise bir zorunluluğun, öznelerin niyet ve isteklerinden bağımsız olarak hükmünü sürdüren bir yasallığın açığa çıkarılmasıdır. 

Tarihe felsefi bakış, aklın yasallıkları ile onu ele almak demektir. Felsefi düşüncenin dizgeye kavuşması ile bu konu daha nitelikli olarak ele alınabilmiştir. Hegel bu alanda neredeyse dorukta durur. Onun diğer konularda olduğu gibi Tarih alanında da ortaya koyduğu kavramsal düşünceler her ne kadar farklı değerlendirmelere hedef olmuşsa da, Tarihi anlamak isteyen herkes O’nun düşünceleriyle karşılaşmak zorunda kalır. Hegel’in Tarih üzerine inceleme ve düşüncelerini içeren ‘Tarih Felsefesi’ adlı eseri İdea Yayınları arasında çıktı. 

Hiç kuşkusuz felsefi metinleri okumak özel bir merak, sabır ve anlama tutkusu gerektiriyor. Hele Hegel gibi, Arı Kavramlarla konuşan (yazan) bir filozofun diline vakıf olmak ayrı bir emek gerektiriyor.Konunun derinliğini enine boyuna bu yazıda ele almak mümkün değil ancak temel ilkeler, sorunu ele alış yöntemi ve temel kavramsal öğelere değinmek istiyoruz.

Tariflerle olguları açıklamak her zaman eksik kalır. Çünkü tarifler bütünün belirli özelliklerini dile getirirler. Tarih dendiğinde en azından peş peşe gelen bir değişimler zincirinin olduğunu, bir şeylerin ortaya çıkıp yerlerini bir başka şeye bıraktığını tasarımlarız. Kaybolup giden yaşam biçimlerinin ve olayların günümüzle ilişkisi, gelecek tasarımlarımız üzerindeki etkisini anlamak tarihe olan ilginin ontolojik yanını oluşturur.

Gelişme varsa Tarih vardır. Bu durumda şu sorular akla geliyor: Gelişmenin ölçüsü nedir? Her değişme bir gelişme midir? Bunlar birer sorunsaldır ve her dönemde yeni yeni fikirlerle zenginleştirilmeyi gerektiriyorlar. Hegel gelişimin ölçüsünü şu şekilde dile getiriyor:

Gelişim ilkesi bunun ötesinde temelde yatan bir iç belirlenimi, kendinde bulunan ve kendini varoluşa çıkaracak bir varsayımı kapsar.”

Günlük yaşamda sık sık ilkeden söz edilir. Belirli bir alanda önceden doğruluğu kabul edilmiş düşünceler ve yöntemler ilke diye dile getirilir. Bununla anlatılmak istenen ise: Etkinliklerin ve düşünce üretimlerinin önceden konulmuş bu kurallar çerçevesinde olacağının bildirilmesidir. Bu tutumun açık örneği Dinlerde ve İdeolojilerde görülür. Tarihte de, günülük yaşamda da sık karşılaştığımız gibi böylesi bir ‘ilkesellik’ ön kabuldür ve buradan özgürlük değil önyargı doğar. 

Felsefede ise İlke; düşüncenin ussal yoldan işletimi ile çıkarsanan, yorumbilimsel yollarla oluşturulan bir süreçtir. Farklılıkları birliğe getiren, onlar arasındaki gizil bağı ortaya koyan düşünsel bir yaratımdır. 

Hegel öncelikle tarihi ele alırken tözsel olanı ortaya koyuyor ve Tarihi bu gözle okuyor. 

İdea gerçeklikte halkların ve dünyanın önderidir, ve Tin, o önderin ussal ve zorunlu istenci, dünya olaylarına öncülük etmiştir ve etmektedir; onu bu önderlikte tanıyabilmek burada amacımızdır.”

İstencin ve öznelliğin bulunduğu, dahası bulunmakla kalmayıp 
belirlediği bir alanda ussallıktan (yasallıktan) söz etmek ilk önce düşüncenin özgür olan doğasına aykırı görünebilir. Bu alanda önyargılı veya keskin iddialara kalkışmak tutuculuk doğurur. Bunlar birer sorunsaldır, yani doğa bilimlerinde olduğu gibi deney ve ölçüye getirilemezler ancak gözlemlenip değerlendirilirler. Burası tarihi anlamak için temel öneme sahiptir. Gözlem ve değerlendirmelerimizi hangi ilke ve yöntemle yapacağız. Öznel seçimlere, duygulara ve ilgilere göre mi, yoksa farklı oluşumları birbirine bağlayan gizil bağı ortaya çıkarmaya çalışarak mı? İkinci yöntemi izlemek Tarihe ussal bakışı gerektirir. Hegel’in kendi deyimiyle Felsefenin tarihe getirdiği şey Ustur.

“Felsefenin birlikte getirdiği biricik düşünce Usun dünyaya egemen olduğu, öyleyse Dünya Tarihinde de ussal olanın ilerlemekte olduğu biçimindeki yalın Us düşüncesidir. … Us Tözdür, yani tüm edimselliğin varlığını ve kalıcılığını onda ve onun yoluyla bulduğu şeydir.” 

Ussallık yasallık içeriyor olmaktır. Doğa determine, Tinsellik ise özgürlük alanıdır. Her iki alanda da yasallık vardır. Usun töz olduğu söylemi her şeyin bir yasallık içerdiği ve buna bağlı olarak bilinebilir olduğunu kabul etmektir. Tarihi anlamak ise, birbirini peşleyen sayısız olgu ve olayların iç bağını görmek, temel değişim enerjisini ortaya koyabilmek ve ereğini kavramaktan geçer. 

Hegel, tarihin oluşumunun temeline insanın gereksinimlerini koyar. İstekler, tutkular, tasarımlar, çıkarlar tarihin kendini açındırmasında kullandığı araçlardır. Tarih aslında Tinin kendini açındırmasının süreci olarak görülür. 

“Dünya Tarihi için denebilir ki, o Tinin kendinde ne olduğunun bilgisini işleyip geliştirmede sergilenişidir, ve tıpkı tohumun ağacın bütün doğasını, meyvelerinin tadını ve biçimini kendi içinde taşıyor olması gibi, Tinin ilk belirtileri de daha şimdiden gizil olarak bütün Tarihi kendi içinde kapsar.”

Hegel, tarihin genel olarak üç türlü ele aldığını ortaya koyar. 

- Kökensel tarih
-düşünsel tarih 
-Felsefi tarih


Bunların her birisinin kendilerine göre ilkelerini belirleyerek ayrımlarının gösterir.

Hangi biçim altında ele alınırsa alınsın tarihi özneler yapar, ve özneler ne istediklerini, isteklerini nasıl gerçekleştireceklerini belirlerler. Görünüşteki bütün bu karmaşa içinde gizil bir bağ onları belirli bir ereğe yönlendirir; Özgürlük. Özgürlük ise edimsel bir süreçtir. İstencin gücüyle gerçekleşir, düşünce ise onun merkezini oluşturur. Hegel, Tarihi tinin kendisini açındırma süreci olarak belirlerken Tinin özünün ne olduğunu şöyle dile getirir. 

“…Tıpkı özdeğin tözünün Yerçekimi olması gibi, demeliyiz ki Tinin tözü, özü Özgürlüktür.”

DÜNYA-TARİHSEL SÜRECNİN AYRIMLARI

Tarih kesintisiz bir süreçtir ve bunun belirli aşamaları vardır. Süreç kavramı, olguların birbirinden kopuk, bağımsız olmadıklarını kapsar. Bu durumda tarihi süreci anlamak geriye dönüp olay yığınlarına, kahramanların hayatlarına vakıf olmaktan çok bu görünüşlerin özünü oluşturan ilkeye erişmeyi gerektirir. 

Hegel, Tarihi bir uygarlıklar zinciri olarak ele alır ve bu yolda dört aşama belirler. Coğrafyanın etkisi ve toplumsal koşulları da göz önünü alarak kendi felsefi dizgesine göre her aşamanın ilkelerini gösterir. Bu süreçte Tinin kendisini hangi yetkinlik ve biçim altında ortaya koyduğuna bakarak Tarihi okur. O’na göre tarih dört aşamadan oluşur.

-Doğu Dünyası
-Yunan Dünyası
-Roma Dünyası
-Germanik Dünya


Bu ayrımları yaparken özgürlük bilincinin gelişmişlik derecesine, bilincin kendini doğadan ne ölçüde soyutladığına ve yaşantıya nasıl aktarıldığına, kültür oluşturma gücüne ve Devletin varoluş ilkesine bakmaktadır. 

“…Tarih gene de kendi çevresinde bir daire çizmez, … Dünya Tarihi dizginsiz doğal istencin evrensele ve öznel özgürlüğe doğru disiplinidir.”

Hegel, dinleri de bu sürçte ele alarak bilincin kendini bu biçim altında nasıl geliştirdiğini gösterir. Onlardaki sosyal yaşamın düzenlenmesine yönelik ‘Şeriatlarını’ değil; Aklın, varlığı kavrama çabasının bir biçimi olarak onlardaki evrenselleri ele alır. 

SONUÇ

Hegel’in tarih üzerine fikirleri farklı eleştirilere hedef oluyor. Ancak en azından ne dediğini anlamak gerekirse öncelikle onun felsefi dizgesi incelenmelidir. Kendinden önceki ‘Metafizik’, ‘Görgücü’, ‘Eleştirel’ ve ‘Dolaysız Bilme’ diye nitelediği felsefi tutumları bir dizge altında ele alır. Bunları da kapsayarak kendi Kurgul (Spekülatif) dizgesini ortaya koyar. Hiçbir düşünce sistemi içerisinden rasgele seçilmiş önermeler yoluyla kavranamaz. Varlık bütün, Düşünce ise varlığın bilinçte aldığı biçimdir. Düşünce Varlık ilişkisi birbirinden kopuk anlaşılamaz. Olgular Kavramların edimselleşmesi, Kavramlar ise Olguların bilincidir. Tarih te bir olgu olduğuna göre onu anlamak içinde her türlü öznellikten uzak durmak gerekir. Felsefe, aklın özgürleşmesinin biricik yoludur, başka bir deyişle ancak felsefi düşünce aklı özgürleştirir, içsel sevinci doğurabilir.

G.W.F. HEGEL,
TARİH FELSEFESİ, 
IDEA YAYINEVİ 

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…