TARİHTE KENDİMİZ

Mustafa Alagöz - 20/10/2005 10:47:20 (484 okunma)


TARİHTE KENDİMİZ
Tarihin bir yasallık içerip içermediği sorusuna yanıt, tarihsel ve toplumsal olayları anlamanın ön koşulunu oluşturur. Herhangi bir konuda belirli bir yargıda bulunmak doğal olarak onun tanıtlanmasını gerektirir. Eğer bu yapılmazsa fikirler anlamsız, boşlukta sallanın bir söylemden öteye gitmez.

Bir şeyin bilinmesi onun yasallıklarının bilince çıkarılmasıdır. Daha bu aşamada ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız, ki felsefi bilincin her zaman merkezinde bulunmuş olan bir problematiktir bu. Ele aldığımız olguyu bildiğimizi ileri sürdüğümüzde, başka bir deyişle onun özünü oluşturan iç yasallıklarını bildiğimizi dile getirdiğimizde acaba durum gerçekten böyle mi? Bir olguyu, süreci veya nesneyi bilip kavradığımızı nasıl tanıtlayabiliriz? İşte bu nokta insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman gündemden inmemiş, inmesi pek de mümkün olmayan bitmez tükenmez düşünsel bir serüvendir. Farklı düşünsel disiplinler kendilerine göre yöntemlerle gerçeğe ulaşmaya çalışırlar. Bilim; deney-gözlem-ölçüyle; sanat imgelerle, felsefe kavramlarla, din-mitoloji ise tasarımsal yöntemle aynı amaca yönelirler: Varlığı anlamak. 

Gerçeğin bilgisine tam olarak erişmek mümkün mü? Mümkün olduğunu kabul edenlerde etmeyenlerde, ayrıca belirli bir yere kadar mümkün olduğunu söyleyen filozoflar da olmuştur. Her filozof kendi iddiasını tanıtlamakla kendi kendini sorumlu tutmuş ve bu çabayı göstermişlerdir. Sokrates, Aristo, Descartes, Kant, Hegel, vd. bunların tümü kendi felsefi dizgelerini oluşturmuşlar ve hayatın diğer alanlarını –ahlak, estetik, sosyal ilişkiler, din- oluşturdukları felsefi dizgelerinin ölçüleriyle açıklamaya çalışmışlardır. Ancak bunların ne olduğunun tartışmasına girmek daha uzun ve geniş çaplı çalışmayı gerektirir. Üzerinde durmak istediğim konu şu: Herhangi bir şeyi bilmeye-anlamaya çalışmak bir yöntem uygulamak demektir. Eğer ele alınan olgu tinsel nitelikli ise yapılacak şey sadece düşünsel soyutlamada bulunmaktır. Çünkü bu olgular laboratuara sokularak deneysel gözlemlerle incelenemezler. Örneğin tarih bunlardan birisidir. Elimizde sadece bol miktarda olay dökümü, yaşam deneyimleri, sanatsal, dinsel eserler ve fikirler vardır. Hepside geçmişte oluşmuş şeylerdir. Bizim elimizde ise geçmişte olup bitmiş şeylerin birer simgesi veya belgesi kalkmıştır. İlk elden dağınık, birbiriyle ilgisiz, arka arkaya dizilmiş, yan yana yığılmış simge ve belge yığınının içinde buluruz kendimizi. Bu karmaşa içinden kavrayışı canlandırmak elbette kolay olmuyor. Onun içindir ki tarihle ilgili aynı konu üzerinde bile sonsuz çeşitlilikte fikirler ve tezler vardır. Bu kadar farklı görüş olduğuna göre neyin ne ölçüde hakikati yansıttığına ne derece güvenebiliriz diye bir soru doğal olarak ortaya çıkıyor. İşte bu durum bilinci bir kuşkuya sürükler; tarihi bilip-anlamak mümkün mü? Yanıtım evet, mümkündür. Varolan her şey bilinebilir. Var olan her şey aynı zamanda bir süreçtir, bütündür ve var kaldığı sürece tutarlılığa sahiptir, başka bir deyişle onun bir yasallığı vardır, yasallık içeriyor olması onun bilinebilmesinin temelidir.

Bilme sadece düşünsel bir doyum arayışı mı, eş-dost sohbetlerinde bilgi gösterisinin bir aracı mı? Bu, bireyin psişik durumuyla ilgili bir konu, kişiye özel bir problemdir. Ancak hayatın aralıksız olarak karışımıza çözülmesi gereken sorunlar çıkarması nesnel bilgiyi gerektiriyor. Hayatı yeniden yeniden düzenlemek bir yanıyla dönemi geçmiş kurumları ve bunların ruhu olan hukuksal ve yönetsel ilkeleri değiştirmek, aynı anlama gelmek üzere yaşamın gerçekliğine uygun dönüşümleri uygulamaya sokmak demektir. 

Gerek bireysel yaşamda gerekse toplumsal alanda her yenileşme girişimi kaçınılmaz olarak bir dirençle karşılaşır. Özellikle toplumsal alanda yenileşmeye direnç gösterenleri sadece çıkarlarının sarsılması ve ayrıcalıklarını korumak kaygısıyla yaptıklarını söylemek gerçeğin bir yanını dile getirmek olur düşüncesindeyim. Elbette varolan durumun korunmasından yana olan güçler bulunacaktır ve bunların direnç göstermeleri de son derece doğaldır. Ancak olayın bir de güvenlik kaygısı bulunuyor. Çünkü her yenileşme, alışılagelmiş yaşam biçimini terk etme, alışkanlığın verdiği güvenlikten bilinmezliğe adım atmaktır. Bu gerilim kendini bireysel yaşamda psikolojik semptomlar biçiminde gösterirken toplumda geleneksel söylemlere ve değerlere daha da sarılma biçiminde ortaya çıkıyor. Din, ulusalcılık, tarihe gömülüp gitmiş olayları öne çıkarmak bu korkunun dışavurumları olarak kendini gösteriyor. Tarihsel regresyon diyebileceğimiz bir süreç. 

Korku ister bireysel isterse toplumsal olsun doğal olarak farklı olan her şeye karşı bir güvensizlik ve kuşku yaratıyor. Ancak, hayat duyguların niteliğine bakmaksızın kendi taleplerini ortaya koyuyor ve hiç kimse bunları yok sayarak üstünden atlayamaz. Sorunu gündeme almak ve onun gerektirdiği önlemleri almak belki geciktirilebilir; ancak er ya da olması gereken kendini gerçekleştiriyor. Bu bile tarihin yasallık içerdiğinin bir göstergesidir. 

Tarihin akışı zorunlu olarak özgürlüğün açılıp gelişmesi yönünde oluyor; birey bu sürecin çekirdek enerjisi, istekleri ise özgürlüğün ve gelişimin güvencesidir. O halde bireyin bağımsızlığını ve biricikliğini göz önüne almayan herhangi bir politik uygulamanın, hukuksal düzenlemenin, ahlaki ve düşünsel dizgenin kalıcı olması mümkün olamaz. Burada doğal olarak bireysel veya toplumsal gruplar arasındaki çıkar çatışmalarından söz edilebilir, evet bu bir gerçektir. Ancak varlığın özünde bulunan karşıtlık aynı zamanda bir bağımlılıktır da. Bireyler birbirine muhtaçtır ve bu onların birbirleri için refahın ve özgürlüğün güvencesini oluştururlar. ‘Bir insanın özgürlüğü ötekinin özgürlüğünün başladığı yerde biter’ tanımı eksik olmaktan öte (her tanım eksiktir) yanlış diye düşünüyorum. Şöyle demek gerçeğe daha uygun düşüyor: ‘Bir insanın özgürlüğü öteki insanın özgürlüğünün güvencesidir.’ 

Ulus, milliyet, devlet, hukuk, vd. hepsi insan için, bireyden daha önemli değil. Bu değerlerin hiç birisi bireyin refahı ve özgürlüğü ile çatışmadığı gibi, bireyin yüceltilmesi de bu değerleri ortadan kaldırmaz, tam tersine onları gerçek işlevleri ile doldurur. Yeter ki kavramına uygun olarak kullanılsınlar.

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…