TÜZE FELSEFESİ-EDİMSELLEŞEN ÖZGÜRLÜK

Mustafa Alagöz - 12/08/2007 17:02:01 (810 okunma)

TÜZE FELSEFESİ-EDİMSELLEŞEN ÖZGÜRLÜK

Hegel’in “Tüze Felsefesi” adlı eseri, onun deyimiyle “Devletin kendi içinde ussal bir şey olarak kavranması ve betimlenmesidir.” Bu eserde devletin bilimsel bir incelenmesi, Hak kavramının edimselleşmesi ele alınıyor.

Düşünce, doğası gereği görünenin ötesine geçme, onun içine sızma ve kendisi ile dışındaki dünya arasındaki yabancılığı ortadan kaldırma eğilimindedir. Düşünsel çaba ilk bakışta boş bir uğraş, günlük yaşamla ilişkisi olmayan anlamsız bir oyalanma olarak görülebilir. Düşünme yetisi bir köşede duran soyut, iradesiz bir güç değil, tersine insanın bütün eylemlerine eşlik eden yaratıcı ve sınırsız bir enerjidir. Kendi varlığımızın en iç, bizi biz yapan biricik yanımız olduğu için yaşamımızda en somut olan varlığımız bizzat düşüncenin kendisidir. Bu enerjinin hangi yetkinlikte kullanıldığı kişiliğimizin ve yapıp-etmelerimizin niteliğini belirler. Yaptıklarımızı anlamak kendi yaşamımıza özgürce yön vermeyi, anlayarak yaşamak ise insan olmanın sevincini ve zevkini duyumsamayı sağlar. 

Olgular bilincin önünü getirildiğinde değişik yöntemlerle ele alınabilirler. Bu durumda Olgunun belirli bir yönü, herhangi bir aşaması veya görünüşü açığa çıkarılabilir. Ancak Olgu biçimden biçime geçerken onda değişmeden kalanı bulmak gerçeği kavramak için temel öneme sahiptir.Doğada kuvvet, olguda yasa, bilinçte Us olarak bulunan enerji –hareket- özne ve nesne için ortak zemini oluşturur. Bu tözsel birlik bilmeyi olanaklı kılar, bundan dolayı hiçbir şey bilincin önünde sonsuza dek bilinmeden kalamaz. Bu hakikat günümüzden yaklaşık 2 bin yıl önce dinsel-mitolojik söylemde de ‘Kendinde Şey’ ve ‘Fenomen’ ayrımı yapmaksızın şöyle dile getirilmişti: “…Örtülü olup da açığa çıkarılmayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiçbir şey yoktur.” (İncil; Matta, 10/26)

Hegel, Devleti ussal olarak kavramaktan” söz ederken ondaki varoluşsal kaynakları bularak, oluş sürecindeki zorunlu aşamaları ve öğeleri ortaya koyar. Usun ilkeleri ışığında kurgul yöntemle bir olguyu incelemek onu felsefeyle, başka bir deyişle düşünce yoluyla bilmek demektir. Burada sayısal veriler, laboratuar denemeleri, yazılı sözleşme metinleri değil, düşüncenin kavramsal işletimi söz konusudur. Düşüncenin soyutlama yetisiyle ele alınan olguları incelerken farklı görüşlerin olması, sınırsız yorumların türemesi kaçınılmazdır. Bu durum tinsel alanda bilmenin olamayacağı, hakikatin, herkesin kendi öznelliğine bağlı olduğu anlamına gelmez. Burada ilkenin açılımı, saltık olanın farklı biçimler altında görünüşe çıkmasının anlaşılması söz konusudur: Doğada geçerli olan Olgu-Yasa bağıntısı yerine, tinsel dünyada Ereksel Neden (Gayi İllet, Koza Finalis) ilkesi kendini gerçekleştirir. Düşüncenin yapıp etmelerinin tümünü kapsayan tinsel alanın anlaşılması, Töz-Erek bağıntısını göz önüne almayı gerektirir.Tözü düşünce, Ereği ise özgürlük olan tinsel gerçeklik baştan sona düşüncenin edimselleşmesi yoluyla oluşur. Hegel, Sanatı, Dini, Tarihi ve Tüzeyi bu yöntemle okur

“Tüze Felsefesi”nde incelemesine konu edindiği Devlet için şu belirlemeleri yapar: “Devlet kendinde ve kendi için törel bütündür, özgürlüğün edimselleşmesidir ve özgürlüğün edimsel olması usun saltık ereğidir. (S.283)… “Devlet, Tinin kendi için yapmış olduğu dünyadır.” (S.315) 

Hegel’e yöneltilen eleştirilerin en yaygın olanlarından birisi de “Ussal olan edimseldir, Edimsel olan ussaldır” önermesidir. Eleştiriler zaman zaman, Hegel’in görüşlerinin Hitler’e esin kaynağı olduğunu ileri sürecek düzeye vardırıldı. Anlama oluşmadan önce yargıda bulunmak boş inancı doğurur, ideolojik bir tutumla düşünceyi donuklaştırır. Önce taraf olup sonra anlamaya çalışmak yerine anlayarak taraf olmak özneyi etkin kılar. Her anlama edimi insanı zevkli bir düşünsel yolculuğa çıkarır. Bu yolculuğun sonu yoktur, ama aşamaları vardır. Bir aşamadan bir sondakine geçmek insanın kendi emeğiyle olabilir. Suçlamak, beğenip-beğenmemek, taraf olup-olmamak gibi şeyler anlamak değil; ancak anlamanın sonuçları olabilirler. Eleştirmek anlamakla mümkündür, bir düşünce olumsuzlanmakla aşılmış olur. Ayrıca bir düşünce eğer gerçekliğe dair bir şeyler ortaya koymuşsa onu yok etmek olanaksızdır, ancak sınırı gösterilebilir; onu aşmak demek bu sınırın ötesine geçmek demektir. 

Önermeler tanıtlanmadığı sürece birer kabul düzeyinde kalırlar. Hegel, iki temel eseri olan “Tinin Görüngübilimi” ve “Mantık Bilimi”nde Felsefi görüşlerini açıklar. Bilincin oluş sürecini ve bu süreçte kullandığı yöntemi ortaya koyar. Tanıtlamalarını yaptıktan sonra bu dizgeyle Tarihi, Dini, Sanatı, Tüzeyi felsefi olarak ele alır. “Tüze Felsefesi” adlı eserde bu dizge içerisinde ortaya çıkmıştır. Daha önce Türkçe’ye çevrilmiş olan “Tarih Felsefesi” (İdea yayınevi), “Estetik” (Payel yayınevi) ve “Tüze Felsefesi” adlı eserlerinde okuyucuyu uyarır. Bu eserlerde yazdıklarının tanıtlamasını burada yapmadığını belirtir ve yukarıda sözünü ettiğimiz iki eserine bakılmasını salık verir. 


İLKELER VE OLGUNUN İRDELENMESİ

Hegel, devletin ussal bir olgu olduğunu ileri sürer; ancak öncelikle Doğa Yasası ile Tüze Yasaları arasındaki temel ayrıma işaret eder:

İki tür yasa vardır, Doğa Yasaları ve Tüze Yasaları: Doğa Yasaları saltıktırlar ve oldukları gibi geçerlidirler: Çiğnenmeye açık değildirler. …Tüze Yasaları koyulan, insanlar tarafından türetilen şeylerdir. .. Burada öyleyse var olan ile olması gereken arasında, kendinde ve kendi için varolan ve değişmeden kalan Hak ile hak olarak geçerli olması gerekenin belirleniminin keyfiliği arasında bir çatışma olanaklıdır.” (S:14)

Tüze yasaları, dahası tinsel alan düşünerek ve istenerek üretildiği için Usun edimselleşmesidir. Aynı zamanda tinsel olgular istencin gerçekleşmesi olduğu için keyfiliğe açık bir yan da taşırlar. Değişik amaçlı öznelerin etkinlik gösterdiği, sonsuz çeşitlilikte görüşlerin ortaya döküldüğü Törel ve Düşünsel süreçte bir ussallığın olduğu kolayca kabul edilemez. Öte yandan bir sürecin aktığı, olayların birbirine bağlı olduğu gerçeği de ortada iken bu karmaşayı aslına uygun olarak anlamak mümkün mü sorusu her zaman önümüzde durur. 

Tüzeyi bilimsel olarak açıklayabilmek için; öncelikle inceleme alanını belirlemek, oluşum ilkelerinin tarih içinde ve öznelerin eylemleri yoluyla gerçekleştiğini, fakat öznelliğe aşkın olduğunu göstermek gerekir. Hegel, Tüzenin temel konusunun “Hak Kavramı olduğunu belirtir ve bunun tarih içinde edimselleşmesini irdeler". Hakkın; gereksinim, düşünce ve istençle bağını göstererek bunun süreç içinde somut olgu halinde görünüşlerini ortaya koyar. 

Gereksinim tüm etkinliklerimizin temel itici gücüdür. Canlı bir varlık olarak bedensel-fiziksel gereksinimlerimizi ve onu giderecek araçları bilmekle, kısaca bunları düşünmekle hayvanlardan ayrılırız. Gereksinimlerimiz verilidir, bundan dolayı doğal nitelik taşırlar; ancak bunların bilinip giderilme yollarının bulunması ise tinseldir. Bir şeyi düşünebilmek, onu elde etmenin yollarını ve araçlarını bulmak seçim yapmak anlamına gelir. Seçim varsa orada istenç var demektir. İstenç ise “kendini belirli varlığa çeviren, kendine belirli varlık verme dürtüsü olarak düşünmedir.” İstenç bu anlamda düşünmeyle gereksinimin birliği olarak Hakkın temelini oluşturur. Düşüncenin belirli bir varlığa yönelmesi ya da kendine bir biçim vermesi İstenç olması gibi; Hak’ta, istencin kendini belirli bir şeye bağlaması ve kendini bu şekilde belirli hale getirmesidir. Hak doğada bulunmaz, gereksinimin-istemenin-bilmenin birliği olarak düşünce yoluyla nesnel kılınır. Nesnel hale gelen hak kabul edildiğinde yasa olur. Bu yasalar ise kendilerini Devlette ve Devlet yoluyla etkin güç haline getirirler. Hak; nesnellik kazanmış, tanınmış ve bireylerin somut olarak yaşayabileceği özgürlüktür. Tekil öznelerin sonsuz istekleri, birbirine karşıt eğilimleri, kendilerini gerçekleştirmeleri toplumsal yaşamın dinamizmini oluşturur.Evrensel olanla tikel olanın karşıtlığı kaçınılmaz olarak Özgürlüğün gelişmesine yol açar. 

İlke saltık, olgu görecelidir; ancak bir yerde ilkeler başka bir yerde olgular var diyemeyiz; bunlar Oluşun, Sürecin ayrılmaz iki yanıdır. Olguları anlamak, onların varoluşsal kaynağını bilmekle; öznenin, sürecin ve ereğin bağıntısını kurmak yoluyla olanaklıdır. Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: Bütün bunların bizim için ne önemi var? Anlamak insanda bütünlük duygusunu, iç doluluğu yaşamanın yollarını açıyor. “Kendimiz” olmamızı sağlıyor, bizi aslımıza götürüyor. 

Anlamanın anlaşılması, düşünmenin düşünülmesi insani etkinliğin doruğunu oluşturur. “Yüceleri düşününki yücelesiniz” diyen Sokrates’in bu sözleri sıradan bir öneri, ahlaki bir çağrı olmaktan çok bir hakikatin dile getirilmesidir. Bireysel varlığımızın en yüksek düzeyi olan aklımızın güzelleşmesi yaşamımızın sevincidir. Sorunsallar üzerine düşünme alışkanlığı, ayrıcalık taslamaktan uzak öğrenme çabası, kendi vicdanını kendine yargıç edinme içtenliği, anlamanın lezzetini verebilir. Bu çaba, birey için kendi ahlakını yapılandırma yolculuğudur. Ahlaksız akıl bencillik, egemenlik ve mutsuzluk üretir; akılsız ahlak ise nefsin arzularına indirgenmiş şaşkın, hoyrat kişilikler. Sorgulayıcı bir akıl, önyargısız anlama, Hak İlkesine bağlı etkinlik yaşamın kendisidir; geriye kalan ise bunların değişik yollarla bir ifadesi. Anlamayı ifade edecek kadar olgunlaştırmak iletişim için, iletişim ise insanın insana yakınlığını-dostluğunu yaratmak için… 

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…