VEFA

Mustafa Alagöz - 27/02/2009 20:49:30 (511 okunma)


VEFA

Anadolu’da yetişmiş çağdaş bilgelerden sevgili İsmail Emre’in bir doğuşu şöyle başlar: 
“Sabır gerek evvela.” 

Peki ne için? Bu soruya çok genel bir yanıt vermek yanlış olmaz, ama boş olur. Evet, her şey için; “sabır", her şey için.

Sözcükler kültürel yaşamdan edindiğimiz deneyimleri çağrıştırırlar ve ifade ederler. Her sözcüğün sözlük karşılığı vardır. Ama nasıl oluyor da aynı sözcükleri kullandığımız ve anlamını kesin olarak bildiğimiz (ya da öyle sandığımız) halde birbirimizle doğru dürüst anlaşamayız, birbirimizin bilincine ulaşamayız? İlişkilerde en çok aradığımız şey; iletişim, anlama ve anlaşılma sözcükler aracılığı ile olmasına karşın bu en güçlü iletişim aracı en güçlü didişme aracına dönüşüyor? 

Elbette araçta bir kusur yok, kusur bu aracı kullananlarda; iradesi kullananda olduğu için kullanılan her şey masumdur. 

İnsan olarak sadece bize özgü bir özelliğimiz de dil aracılığıyla da eğitiliyor oluşumuz, hatta biricik eğitim aracımız dil desek abartmış olmayız. Herhangi bir olgunun, olayın ve sözcüğün kökenine gitmek insanda bir heyecan yaratır. Belki geçmişe olan ilgimizin bu denli dirimsel olmasının bir nedeni de budur. Bir şeyin kökenine gitmek, yani kaynağına ulaşmak o şeyin tüm oluşum sürecini izleyebilmek demektir. Kaynağa ulaşmak tekrardan kurmak için ya da sorunu çözmek için en sağlam yoldur. Bütün mitoloji bunu yapar, psikolojik sorunların çözümünde geriye doğru gidiş bundan dolayıdır, kaynağa ulaşmak. Kaynağa ulaşan süreci yeniden oluşturabilir. 

Türkiye’nin çok önemli bir değeri kısa bir süre önce aramızdan ayrıldı. Dev bir çınar, sevgili Burhan Oğuz vefat etti. “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” adlı dizi eserleri ile okuyuculara ve bu konuda araştırma yapacak olanlara inanılmaz değerde bir miras bırakarak. Dile kolay 10 bin sayfa kadar yazılıp basılmış eser ve binlerce sayfa tutarında taslak halde baskıya hazır başka eserler. 

______________________0 ___________________

Burhan Hoca’nın yeni baskısı yapılacak bir eserinin üzerinde çalışma yapılması gerekiyordu, ben bunu üstlenmiştim. Kitap beslenme teknikleri üzerineydi. Herkesin başına gelmiştir; bir kitap okursunuz, bir film seyredersiniz, bir sohbete katılırsının ve kendinizce bir izlenimiz olur. Bu kitabı gözden geçirdiğimde üzerimdeki etkiye ben de şaşmıştım: “Vefa Duymak” … Bu sözcüğü binlerce kez duymuştum, sağda solda kullandığım da olmuştu. Bunun sadece bir insani duyarlılık, incelik gereği saygılılık vb. bir davranış olduğunu sanırdım, daha doğrusu öyle sanmışım… Çoğu alanda olduğu gibi burada da ne denli yüzeyde kaldığımı iliklerime kadar duyumsamıştım. Neden? Çünkü Vefa duymanın bir incelik, nezaket, hakbilirlik olmanın çok daha ötesinde varoluşsal bir sorumluluk olduğunu düşündüm. “Kavradım” diyemiyorum, çünkü bu derinlemesine deneyimlendikten sonra söylenebilecek ve sorumluluk isteyen bir duruştur. 

Günlük yaşamda kullandığımız herhangi bir eşya; giyecek, yiyecek, kullanılacak alet her ne olursa olsun, biliyoruz ki her birisinin bir tarihi var. Kullandığımız sözcükler, edindiğimiz bilgiler, alışkanlıklar, ilkeler ve daha niceleri… 

Burhan Oğuz ele aldığı konuyu sadece sağdan soldan toparladığı alıntılara hapsetmiyor, doğrudan kaynağına, kullanıldığı bölgelere giderek, kullanılma ve üretilme biçimini yerinde izleyerek, fotoğraflarını çekerek önümüze koyuyor. Yetinmiyor, aynı nesnenin tarih boyunca geçirdiği tüm evrimi de ortaya koyuyor. Böylece incelediği herhangi bir ürünün tüm yaşam serüvenini izleyebiliyoruz. Örneğin peynir, şarap, zeytinyağı, ekmek gibi… Bunların değişik coğrafyalarda, değişik kültürlerde nasıl ortaya çıktığı, bölgeden bölgeye, kültürden kültüre geçişlerde uğradıkları değişimleri bir zincir gibi izlemek mümkün oluyor. 

“Ne var bunda?” diye kolaylıkla bir soru akla gelebilir, elbette… Bu soruyu ben de kendime sordum, çevremdeki tüm eşyalara baktım, yediklerimi düşündüm, pişirilen yemekleri gözümün önüne getirdim, kullandığım araçların ulaşmış olduğu düzeye baktım. Şımarıklığı bir yana bırakıp biraz derinden bakınca şunu duyumsadım; benden önce tüm insanların emeklerinin üzerinde oturuyorum. Yaşamımı idame ettirmemi, varlığımı gerçekleştirmemi sağlayan her şey milyonlarca insanın birlerce yıldır biriktirdiği emeğin sonucu. Bir ayakkabı, giysi, herhangi bir yiyecek gibi nesneler zaten böyle; dahası konuşurken kullandığım sözcükler, edindiğim bilgilerin ve yetilerin hepsinde benden önce yaşamış insanların alın teri, çilesi ve ruhu var. Ve bu noktada büyük bir sorumluluk duygusu üzerinize çöküyor, ama hoşnutluk veren bir duygu; VEFA. 

Vefadan yoksun sorumluluk insan ruhuna bir külfettir, ama vefaya bağlı bir sorumluluk ise şefkat, sevgi, saygı ve gönüllülük içerir. Bu duygu insanı büyütüyor; kökünün derinlerde olduğunu, geleceğe dal-budak salacağını, geleceğin şimdideki kökü olduğu duygusunu yaşatıyor. 

İşte burada durdum; eleştirirken, beğeni belirtirken, yargıda bulunurken herhangi bir şey üretirken “kim olduğuna, nasıl olduğuna ve nasıl olabileceğine bak” dedim kendi kendime. Yaşam biçimlerini, kültürleri, inançları, fikirleri anlamaya çalışırken ve onlar hakkında konuşurken bağlı olduğun ve varlığının nedeni olan bu kökleri unutma, saygısızlık etme…

Burada oyun oynanmaz, varoluşunun kökenini umursamasan bile ne yazar, kökler alttadır, karanlıkta, derinlikte. Bizler bu köklerin çiçekleri ve meyveleri. Varlığımız bu köklerden gelir, çünkü bunlar yaratılmış, nesnel kılınmış ve bizim kullanımımıza sunulmuştur.

Ama aradığımız bu kadar mı? Sadece geçmişten bize kalan alet-edavatı, yiyecek-içeceği kullanmaktan mı ibaret? Elbette hayır: Çok alışıldık-duyduk bir sözcük olacak ama aradığımız aslında mutluluk, anlamlı bir yaşmam. Ne yazık ki mutluluk, anlamlılık gibi tinsel değerler ve deneyimler miras alınamıyor, bizzat bireyin kendisi tarafından yaratılıyor. Tarih bize olanakları miras bırakıyor, bu mirası kullanma sorumluluğu ve becerisi ise bizlere ait; vefalı olmayı bilmek ve vefalı yaşamak aradığımız mutluluk için olmazsa olmaz bir hayat damarıdır. Vefa duygusu olmayan bir insanın mutlu olabileceğini düşünemiyorum… 

Burhan Oğuz’un eserlerinde bu duyguyu görmek, yaşamak onu inceleyecek olan herkese açık. Emeğin ve sabrın ne olduğunu da insan iliklerine kadar duyumsuyor. Sabrı, daha çok gönülsüzce geçilen bir yaşam deneyimi, kurtulmak istenilen bir külfet olarak algılarız. Elbette içinde vefa duygusu yoksa böyle olur. Sabır; süreçte olmak demektir. Süreç ise varoluşun evrensel yasası, varlığın serüvenidir. Varoluşun akışına uymak sabırda olmak demektir.

Bilge ne güzel söylemiş:
“Sabır gerek evvela”