Yokederimden-Varolalıma

Yok ederimden - Var olalıma 

Türkiye onlarca yıldır süregelen, nice acılara ve kayıplara yol açan çatışmalardan uzaklaşarak çatışmasızlık dönemi yaşıyor. Hala sorunun, yani Kürt Sorunu’nun özüne dair herhangi somut bir adım atılmamış olmasına rağmen şu anki koşulların bile ne denli bir rahatlık sağladığı ortada. 

Ülke çapında yeni umut dalgası oluştu. Barış ortamının gelmesi gönüllere bir rahatlık getirirken, sorunun akılla ve hakkaniyetle çözülebileceğine dair beklentiler doğal olarak güçleniyor. Kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyor. 

İnsan için aklı olan bir varlık diyebiliriz, ama her zaman mantıklı olan bir varlık diyemiyoruz. İnsanlığın bilinen tarihine baktığımızda, akıl dışı, mantıksız hayatların, uygulamaların, yönetimlerin…. vb. nice acılara ve zulümlere yol açtığın görebiliriz. Ama sonunda insanlık adım adım, kendi acılarının içinden, kendi kendine yarattığı yıkımlardan sonra hak olanın, mantıklı olanın otoritesini kabul etmek zorunda kalıyor. 

İster bireyler, ister insan toplulukları, isterse uluslar olsun kendilerini sadece bir biyolojik organizma, şekilsiz bir insan kalabalığı, amaçsız ve geleceğe dair umutları olmayan sürü olarak göremezler. Çünkü insan bir düşünce varlığıdır, toplumlar –topluluklar- ise sonuç olarak düşünme yetisine sahip insanlardan oluşur. Bu sıradan bir olgunun dile getirilmesi elbette, ama şurası önemli; düşünce sahibi olan insanların farklı düşünce taşıyor olmaları onların toplu halde yaşamlarının temel dinamiğidir. Burada düşünce derken ham hayalleri kast etmiyorum, düşünce bir içerikle düşüncedir: amaçlar, çıkarlar, kişisel tutkular, alışkanlıklar ve beklentiler düşüncenin formu olurlar. Buradan doğan farklılık ve karşıtlıklar toplumların dönüşümünün kaynağı olduğu gibi, birbirlerini boğazlamanın da nedeni olabiliyor. 

Bilim, insanın akıl yoluyla nesnelerin ve olguların içine nüfuz etmesidir. Onların içsel yasalarını ortaya çıkarmasıdır. İster doğa, ister tarih, ister insan bilimleri olsun bize şunu gösteriyor; insanlar (yöneticiler, partiler, devletler, liderler, vb) kendi keyfiliklerini olgulara ve toplumlara dayatamazlar. Ancak olguların yasalarına, onların zorunluluklarına ve içsel potansiyellerine vakıf olduklarında ve özgürleştirici yolda davrandıklarında yaşamı kurar ve korurlar. Elbette insan cansız bir nesne düzeyine indirgenemez, çünkü onun özgür iradesi; tutkuları ve umutları vardır. Bu ve benzeri özellikler insanı evrende özel kılar. İnsanı ve toplumu fiziksel bir nesne gibi ele alamayız, ama sonuçta insanın özgürlük tutkusunun da kendi içsel zorunlulukları vardır, yani başıboş bir keyfilik orada da yoktur. 

O halde bilimsellikten kopuk bir politik arayış, toplumsal proje, gelecek öngörüsü varlığını sürdüremez. Ne yazık ki bilimsellik politik yaşamın iradesinin yönlendiricisi haline öyle kolay gelmiyor. Ancak er ya da geç olması gereken yerine geliyor: Tarihin yasaları ve bireyin varoluşunun merkezi olan özgürlük sürece damgasını vurup son noktayı koyuyor. Ancak bu noktaya ağır bedeller ödenerek varılabiliyor. Özgürlük ve onun gerçekleştirilmesi tarihin yasasıdır; insanın varoluşunun dirimsel gücü, yaşamını anlamlı kılan hakikattir. 

İnsanı adalet duygusu, hakikate bağlılığı ve özgürlüğünü elde etme tutkusu insan kılar. Bu bilince erişmiş olan bireylerin her şeyi, canlarını feda etmeyi bile göze aldıklarını her dönemde görmek mümkün. Aynı hakikat ulusalar –halklar- içinde geçerlidir. Kendi özgürlüğünü talep eden ve varlıksal onurunun bilincine varmış halkı amacına ulaşmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Marks, “bilinç kitlelere mal olunca maddi güç haline gelir” derken bunu söylemiş oluyordu. Dahası bu bilinç bir halka mal olduktan sonra onlarda oluşan iradenin kırılması imkânsızdır. Bu iradeyi kırmanın tek yolu vardır, o halkı fizik olarak tümüyle yok etmek. Bu imkânsız olduğuna göre tek yol kalıyor; özgürlük, adalet ve hakkaniyete dayalı yaşam iradesinin önündeki engelleri kaldırmak. Engelleri ayakta tutmaya çalışmak boşunadır, çünkü insanın varoluşunun özü ve anlamı olan bu tutkunun karşısında hiçbir engel kalıcı olamaz. 

Bu, tarihin şaşmaz bir gerçeği olmasına rağmen, anlamsız diretmeler de var olabiliyor. Söz konusu anlamsız diretmeleri acı biçimde yaşayageldik. Toplum bilincimizde ve politik yaşamımızda Kürt gerçeğinin varlığını kabul etmek uzun yıllar aldı. 

Bir hakikatin kabul edilmesi onun çözümü için olmazsa olmaz ilk adımdır. Bu kabul sürecine baktığımızda olguyu sulandırmaya yönelik nice demagojik söylemler ortaya sürüldü. Önceleri “Kürt yoktur” denildi. Daha sonra “bin yıllardır birlikte yaşıyoruz, ayrımız gayrımız yoktur denildi”; “bakın onlarda bu ülkede devletin her makamında görev yapıyorlar” dendi. Yetmedi  ülkede yalnız Kürtler değil başka “etnik” kökenli yurttaşların olduğu da hatırlandı; “Lazlar, Boşnaklar”, “Çerkezler”, “Arnavutlar”, …. Tüm bunlar inkarcı anlayışın son demagojik kozları oldu. Aslında söylenmek istenen şuydu; “bakın varlığınızı kabul ediyoruz, sadece sizi değil, yanınıza daha nicelerini de ekledik. Onlar seslerini çıkarmıyorlar, sizde onlar gibi olsanız ya.” 

“Kürt gerçeğini kabul ediyoruz” demagojilerinin yanına diğer etnik kökenli insanları sayıp dökmek, Kürt gerçeğini sulandırmanın bir yolu olarak işletilmek istendi. Aslında her şeye rağmen bu durum bile eskiye göre ileri bir adım oldu. 

Artık ülkemizde Kürt Sorunu yoktur demenin imkânı kalmadı. Daha da önemlisi “asalım-keselim”, “dağda tek terörist kalmayıncaya kadar mücadelemizi sürdürelim” türünden söylemlerin bir sonuç vermediği görülmüş durumda. Bunun yerine “artık yeter”, “daha fazla kan dökülmesin”, “barış gelsin” anlayışı yerleşmeye başladı. Yıllardır süregelen savaşın ve çekilen acıların artık önlenebileceğine olan en büyük güvence budur. Politik yaşamda “Kürt Gerçeğini” açıktan inkar eden belli odaklar dışında pek kimse kalmadı. 

Kamuoyunda güçlenen barış istemi, silahlı çatışmayla toplumsal sorunların çözülemeyeceğinin görülmesi, askeri vesayetin kırılması, ülkemizin bu en önemli sorununun çözümü için nesnel olanaklardır. Şiddetin olduğu yerde fikirlerin üremesi, farklı olanların birbirini dinlemesi ve anlaması mümkün değildir. 

Yeni koşul yeni söylem ve diyalogu gerektirir. Bir sürecin yeni olması onun anlayışından kaynaklanır. Anlayış kendine uygun diyalog, ilişki biçimi ve çözüm yöntemleri gerektirir. 

Yeni bir dil kullanmak yeni fikirlerle olur. Firikler ise amaca yönelik düşünsel önermelerdir. Kürt sorununa dair Kürt Halkının talepleri bellidir. Bu taleplerin nasıl gerçekleştirileceği, bunun yasal güvencesinin nasıl oluşturulacağı gündeme gelecektir. 

Bir halkın sorunu o halkın yaratmış olduğu örgütleri aracılığıyla çözülür. Çünkü pratik uygulamalar, fikirlerin üretilmesi ve projeler halinde ortaya konulması bir örgüt sorunudur. Halk yığınları elbette isteklerini dile getirirler ve istekler onların örgütlerinin politikasında somutluk kazanır. Kürt Sorununun çözümünde de doğal olarak Kürt Halkının temsilcisi kendi örgütleridir. 

Türkiye de Kürt Sorunu yoktur diyenler bir yana, bu sorunu “Toplumsal Mutabakatla” çözelim görüşü de aslında bu temel sorun karşısında net çözüm önerilerinin olmayışından kaynaklanıyor. Biraz yakından bakılırsa bununda gerisinde Statükonun devamını istemekten başka bir şey olmadığı görülüyor. 

Statüko sadece sorun biriktirdi, ama statükocu anlayış etkisini iktidar da dahil her kesimde gösteriyor. Hala devletin toplum karşısındaki işlevi, bireyin düşünsel ve sosyal yaşamda neler yapması gerektiğine dair müdahaleler sürüyor. Ama artık statükonun taşları yerinden oynadı; eski kurumların köhne işleyişi, korkuya ve tek sesliliğe dayalı zihniyeti bu ülkenin yaşantısında varlığını sürdüremez. 

Bu gerçeklik sadece şu veya bu partinin, şu veya bu iktidarın değil, bizzat toplumsal dinamiklerin ve dünyanın gelmiş olduğu yeni yaşam biçiminin etkisiyle olagelmektedir. Politik güçler bu nesnel koşulları iyi okudukları ve projelerini buna göre oluşturdukları ölçüde başarılı olabilirler, aslında tarihte de hep böyle olagelmiştir.

 

Dünya Tarihinde şan üzerine karar veren biçimsel yiğitlik değil, sözde meziyet değil, ama davanın değeridir. S: 193