YÖNLER

Mustafa Alagöz - 31/08/2007 11:10:57 (1152 okunma)

YÖNLER

Ülkemizde genel olarak okuma hantallığı vardır’ dersek haksızlık yapmış olmayız sanırım. Okunun gazete sayısı, romanların baskı miktarı ve felsefe eserlerine olan ilgi bunu gösteriyor. Bütün yapıp etmelerimiz, tasarılarımız, gözlem ve eleştirilerimiz özünde bir düşünce eylemi olduğuna göre bu yetiyi güçlendirmek sıradan bir amaç değil en insani bir içsel dinamiktir. Her insan kendi yaşamında bir çok kez; yeni bir şey öğrenmenin, karmaşık bir sorunu anlamanın sevincini içinde duyumsamıştır. Bilgi güven verir,anlama sevinç doğurur, anlayış insanı duyarlı kılar. Bunlar siparişle, zihinsel projelerle veya kararlarla yaşanmazlar, başka bir deyişle iradi olarak elde edilmezler, ancak iradi çabalar sonunda başımıza gelirler. Tüm etkinliklerinizin kaynağında kendimizi manevi olarak doygun, anlamlı ve kanıtlamış olmanın verdiği hoşnutluk duygusunu yaşamak da vardır. İnsan yapıp-etmelerinden kişisel bir doyum bulamıyorsa giderek ya enerjisini kaybeder, ya da anlamsızlığa düşer. 

Erişilen bilgiler, edinilen deneyimler insanın iç dünyasını dolduran enerji toplarıdır ve bunlar ateşlenmek isterler. Günlük kişisel deneyimler, seyahat gözlemleri, okunan kitaplar, izlenen filmler birbirimizle diyaloglarımızın malzemeleridir. Bunların her birisi kişisel deneyime dayandığı için son derece öznel kalabilir. Ama konu politika olunca durum değişiyor: Çünkü herkesin yaşamını ilgilendiren son derece dirimsel sorunlarla yüz yüze gelmiş oluyoruz. Politik alan, matematikten bildiğimiz “En küçük ortak kat” ya da kesirli rakamların ortak paydası gibidir. Politik söylemler doğası gereği ötekini kendileştirme eğilimi taşır. Kendi içinde karşıtını da taşır, ötekini kendileştirme bir zorbalık, anti-demokratik bir tutumdur. O halde bu paradoksun içinden nasıl çıkılır veya çıkmak mümkün mü? Ben kesinlikle mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu hem son derece kolay, hem de bir o kadar zordur. Bütün zorluk insanın kendini kendi dışındaki şeylerle özdeşleştirmesinden doğuyor. Bu özdeşleşme araçları; bilgi, makam, ekonomik güç, şöhret, kişisel bir yetenek, fiziksel olarak çekicilik, alışkanlık, inançlar, vb., olabilir. Bu özdeşlik ne kadar yoğunsa farklılığa tahammül o kadar azalıyor. Bir o kadar da zor çünkü her insanda binlerce yıldır birikmiş Ego’nun (Nefsin) kökleri var. “Ben” kaygısı insanı gerginliklerin karanlığına, hoşgörüsüzlüğün sıkıcılığına, saldırganlığın tehditlerine sürükleyen yegane güçtür. Bunu test etmek son derece koyladır. Örneğin bir ortamda fikirlerimize karşı çıkıldığı zaman, ya da yıllardır uygulaya geldiğimiz bir alışkanlığımıza aykırı bir şeyle karşılaştığımızda içimizde ayaklanan duygulardan bunu görmek mümkündür. Bunları anlatmanın anlamı ne? Şu gözlemi dile getirmek için; eğer düşünceler olgulara bağlı olarak izlenirse, fikirler ereğe bağlı olarak üretilirse “Kişisellik-Nefsin” bağı insanın ayağına dolanmıyor. İnsan kendini sahiplenmeleri ile değil yaratımları ile var ediyor. Bu durum hem kişisel iç dünyayı daha duyarlı, hak bilir kılıyor, hem de bireysel ilişkileri daha çekici ve verimli kılıyor.

Kendimizi özdeşleştirdiğimiz şeyler kişisel etkinliklerimiz içinden ve düşüncenin eşlik etmesiyle oluşur. Hayvanlarda da etkinlik var, fakat onlarda bir özdeşleşme olamaz, çünkü onlarda düşünce dolayımı yoktur. Düşünceyle oluşturduğumuzu yine onun yoluyla terk edebiliriz. Fakat bu terk ediş moda olsun, herkesten farklı olsun kaygısına değil, olguların dönüşümüne, koşulların değişmesine bağlı olarak olmak durumundadır. Düşünce kendini ancak bu yolla özgürleştirebilir diye düşünüyorum. İbnü’l Arabi’nin şu sözünü bu konuda önemli bir işaret olarak görüyorum: “Hiç bir itikadla itikadlanmayız, itikadsız da kalmayız” (İtikad; bir şeye bağlanıp kalma, inanma) 

Bir şeye bağlanma insana güven duygusu verebilir, kendimizi bir şeyle kolayca özdeşleştirmemizin altında da bu güven arayışı olsa gerek. Güven arayışı ise aidiyet duygusunu doğuruyor. Olaylara ideolojik kalıplarla veya belirli konumlardan bakma isteğimizde buradan besleniyor olabilir. Ancak her bağlanma kendi içinde bir tutuculuk, ötekileştirme, kendine benzetme ve senden farklı olanı tehlike unsuru olarak görmek gibi eğilimleri de içinde barındırır. 

Seçim süreci ve seçim sonrası ortaya çıkan duruma yönelik bolca yazılar yazıldı, düşünceler ortaya kondu. Beğenelim veya beğenmeyelim her düşünceye minnet duymak gerekir. 

“…Sadece görüşlerini paylaştığımız kişilere değil, daha yüzeysel görüşler ileri sürmüş olan insanlara da minnettar olmamız gerekir. Çünkü onlar da düşünme yetimizi geliştirmek suretiyle bize yardımda bulunmuşlardır.” (Aristo, Metafizik)

Düşüncemizi nasıl işlettiğimize bağlı olarak sonuçlar çıkarırız ve bu sonuçlara göre eylemlere girişiriz. Temel sorun hayatı dönüştürüp ve güzelleştirmektir, bu da ancak eylemle olur. Ama düşüncesiz eylem olamaz; o, olsa olsa etkinlik olur ki, bunu hayvanlarda yapıyor. Yazıyı burada birkaç soruyla noktalamak istiyorum. Sorular: Yeni bir sol oluşturmak mı, yoksa somut sorunlara yönelik çözüm yolları aramak mı? Yeni bir sol oluşturmak bir kimlik sahibi olmak için mi yoksa önemli bulduğumuz sorunların çözüm anahtarı olacağı için mi? Sol’a yeni içerik arama kaygıları ve buna uygun bir sosyal temel arayışı niye? Farklı olmak için mi? Sol olarak kabul edilen bir görüşün savunduğu bir fikri sol olmayan bir politik görüş de savunamaz mı? CHP neden bu kadar solla bağlantılı olarak tartışılıyor? Onun politikasının ne olması gerektiğine dair neden bu kadar akıl verme çabası gösteriliyor? 

Bu konularla ilgili öneriler var, ancak bunlar başka bir yazının konusu. Tartışmak dinamik bir insan ilişkisidir. Bunu zevkli kılmak tartışmaya katılanların niyetlerine bağlıdır. Ama internet aracılığı ile belirli tartışma ortamları oldu. Bunu sağlayan arkadaşların emeğine sağlık. Ancak tartışmalarda söylemlerin nerelere vardığını üzülerek gördük. Her fikir, insanın kendini yeniden yapılandırması, gözden geçirmesi için bir olanaktır. Fikir ise sadece insandan çıkıyor; İnsani merkeze almayan her girişim giderek insanlık dışı hoyratlığa kayar. 30.8.2007

DÜNYANIN GELECEĞİ

Üretim araçları, üretim biçimi ve üretici sınıflar arasındaki çelişkiler, kapitalizmin sonunu hazırlayacak. 
Bu tez hala geçerliliğini sürdürüyor mu? Kapitalizmin ana çelişkisi, bazılarının dediği gibi ortadan kalktı mı ?

Bu sorunun cevabı, olaya hangi perspektiften baktığımıza göre değişebilir. Eğer klasik marksist yaklaşıma göre bakarsanız, bunun cevabı “evet” olabilir. Kapitalizm, emperyalizm aşamasını da dönüştürmeyi başararak başka bir sürece girdi. Adına “globalizm” diyorlar. Ama durum sadece bu da değil. İşçi sınıfı artık o “eski” işçi sınıfı değil. Bunu da gözden kaçırmamakta fayda var. 

Teknolojik gelişim, giderek kol emeğini üretmin temel gücü olmaktan çıkartıyor. Bilgi ve hizmet üretimi, meta üretiminde en az kol emeği kadar, -hatta biraz daha iddialı konuşursak daha da fazla- önem kazandı ve kazanıyor. Artı değer, artık sadece, fabrikada üretim yapan işçinin emeğiyle oluşmuyor. Bilgisayar kontrollü makineleri tasarlayanlar, üretenler, ve daha da önemlisi, bunları programlayanlar, artı değerin oluşmasında, kol emeği ile rahatça kıyaslanabilecek bir role sahip. Üretimin pek çok aşamasında, “işçi” sadece birkaç düğmeye basıyor ve üretim sürecini denetliyor.

Bu sürecin gidişi, kol emeğini giderek azaltıp muhtemelen sonunda tamamen işlevsiz kılacak bir rotada ilerliyor. Çok muhtemeldir ki, klasik anlamda “işçi sınıfı”nın ömrü, kapitalizmden daha kısa olacak. Tamamen bilgisayar ve robotlara dayalı bir üretim, bugünün teknolojisiyle bile bir hayal değil. Hatta denenmiş örnekleri bile var.

Ama bu durum, kapitalizmin iç çelişkisini ortadan kaldırmaya yetmiyor! 
5 yaşında bir çocuğun anlayacağı dille anlatırsak, kapitalizm, üretmek, ürettiğini maliyetinden daha fazla bir bedelle satmak ve kâr elde etmek zorunda. Bunu yapabilmesi için gereken faktörlerden biri üretim. Ama daha önemli ikinci faktör ise, pazar. Yani malını satabileceği ortam. 

Hiç işçi çalıştırmayan ve işçiye maaş ödemeyen bir dünya varsayalım. Bu demektir ki, çok küçük bir azınlık dışında para kazanan ve bu kazandığı parayı harcayabilecek insan yok! Peki üretilen nesıl satılıp kâr elde edilecek? İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta yine aynı yer. Daha çok kazanmak için, üretim maliyetini düşürmek zorundasınız. Üretim maliyetini düşürmenin en önemli kalemi, işçilik (hala). Matematik olarak, işçiye hiç para ödemezseniz, en fazla kârı elde edersiniz. Ama bu sefer, ürettiğinizi satın alabilecek kimse olmadığı için, malınızı satamaz ve para kazanamazsınız. O zaman, insanlara birşeyler satın alabilecekleri kadar para vermeniz lazım. İnsanların alım gücü ne kadar fazla olursa, malınızı o kadar çok satar ve kâr elde edersiniz. Ama insanlara çok para verirseniz, kârınız düşer ..........

----------------------------------------------------------------------------------

Dünyamızın önünde iki yol var gibi duruyor. Ya kapitalizm, herkesin, bütün ihtiyaçlarının rahatça karşılanabileceği bir üretim düzeyine gelip, işçisiz fabrikalarda üretilen malların, ihtiyaca göre paylaşılacağı bir yapıya evrilecek;

Ya da, bugünkü, sınıflar değil ama , ükleler, yarıküreler arasındaki gelir ve paylaşım dengesi hepten tepetaklak olacak. Bu ikinci seçenekte de, yine iki alternatif düşünebiliyorum:
- Ya, bu açlığın pençesine düşmüş insan toplulukları, global bir isyan ile “uygar” ve zengin dünyaya saldıracak ve yerlebir edecek (ki bu insan uygarlığı için çok büyük bir darbe ve gerileme anlamına da gelebilecek)
- Ya da, bu insanlar, kaderlerine razı olacak ve yok olup gidecekler.

Öngörebilediğim her durumda, kapitalizm, artık kapitalizm olmaktan çıkacak. İnsanın ve “emeğin sömürüsü” olmayacak. Artı değer ve kâr olmayacak. Kapitalizm olmayacak. Marx’ın öngördüğü gibi değil. İşçi sınıfı tarafından değil. Ama kapitalizm bizzat kendisi tarafından yıkılacak ve belki bütün insanlar için, belki de sadece insanların hayatta kalabilecek küçük bir bölümü için başka bir dünya olacak.

Tabi bütün bunların olmasından çok daha önce, küresel ısınma, insan uygarlığının artık olmadığı bambaşka bir dünya yaratabilir. 
Ve dahası, bunu bizler bile görebiliriz; yok olmadan az önce…