YÜZEYDE DAĞILMAK

                                              YÜZEYDE DAĞILMAK

 

                                                                                                                            SEDAT’a 

     

Bilmeye yönelik sorular nesne ve olaylar hakkında olur. Bu alanda her yanıt yeni sorular doğurur. Böylece bilgi birikimi giderek dallanıp yayılır. Bilinç bu yolla bir yandan daralmış anlamda uzmanlaşır, bir yandan da içine kapanıp bütünlükle olan organik bağını unutabilir. Anlama bir yanıyla uzmanlıkların ve dağılıp yayılmış bilgilerin içsel bağını kavramaktır. Bunların yoluyla ve bunların üzerinde ise yaşama anlam katma-anlam bulma sorunu karşımıza çıkar.

 

Varlığı bilmemize konu ederken bir ayrıma gidersek en sonunda iki alanla karşılaşırız; dış dünya bilgisi ve iç dünya bilgisi. Yakından baktığımızda bu iki bilgi edinme dallarının bir köke bağlı olduğunu görürüz: “bu harikalarla dolu evrende” bizim varlığımızın yeri nedir? Bilme çabalarımız son noktada kendimizi anlama kaygısına, yaşamımızın anlamını bulma noktasına getirir. İnsan ister kendini ideal-inanç-ideolojik değerler için feda etsin, ister tehlikeleri göze alarak kutupları keşfe çıksın, ister laboratuarda radyasyona maruz kalıp ölüme yürüsün (Maria Curie) anlam arayışının önüne geçilmez gücünü görebiliriz. 

Anlam doğada veya toplumda hazır bulunmaz, ya da birisinden öğrenilerek, taklit ederek elde edilmez: Anlam dışarıdan hiçbir dayatma ve belirleme olmaksızın bireyin kendi bilinciyle özgürce belirleyip bağlanıp yaşattığı tüm eylemlerini, tasarımlarını, amaçlarını birliğe getiren ilkedir. Bu bağlamda o tamamen tinseldir: Her bireyin kendi özgür iradesiyle ortaya koyduğu eylemlerinin ruhu, amaçlarının yönü, içsel dünyasına bütünlük veren yaşamsal enerjidir.

 

Dışarıda ne anlam ne de mutluluk vardır, çünkü bunlar içimizde oluşur, içimizde duyumsanıp yaşanır. Ancak eylemler, çabalar ve eserler olarak kendini dışlaştırır. Dışarıda hiçbir nesne ve olay kendinde bir anlam taşımaz, kendisi bir anlam olamaz. Onu anlamlı kılan bizim onunla olan ilişkimizdir. Eylemlerimizi hangi ilkelere bağlı olarak yaşıyorsak, niyetimiz ve bilincimiz hangi değerlerle bezeli ise dış dünya ile ilişkilerimiz ona göre nitelik kazanır. 

İnsan yaşamının gerçekliği bu ilişkilerden doğan duyumsananlardır. Dışsal şeyler sadece birer uyaran ya da araçtan ibarettir; ayrıca bunlar kendilerinde sınırlı ve geçicidirler. Değerler, ilkeler, hakikatler varlığımızın özü ve kalıcı; nesneler, olaylar, eylemler ise geçicidirler. Kalıcı yanlarımız deyim yerindeyse gökyüzü, geçici olanlar ise bulutlar gibidir. Farkındalıklı-Bilinçli varlık olan yanımız kalıcıdır; sahip olduklarımız, amaçlarımız, arzu ve isteklerimiz ise geçicidirler. Varlığımızın bu iki kutbu arasındaki uyum bizim bütünlüğümüz anlamına gelir. İnsanın içsel bütünlüğü onun huzur ve mutluluğunun temelidir. Bu uyum ise ancak “mutlak erek” olan özgürlük ilkesi ile mümkün olabilir. Pratik olarak söylersek, özgün ve özgürleştirici eylemler yoluyla. 

Bütünlüklü olmak bizim aslımızdır, çünkü insan doğarken bütündür. Bundan amaç insanın doğarken kendi içinde parçalı olmadığıdır. Amaçlarıyla, arzularıyla, istekleriyle sonuç olarak tüm yaşam kaynakları birbiriyle uyumludur. Büyüdükçe, ben bilincinin oluşmasıyla insan kendisinin dış dünyadan ve diğer insanlardan ayrı olduğunu görür. Varlığını devam ettirmek ve korumak için mücadeleye girmek zorunda kalır. İşte bu süreçte insan politikleşmek, kurnaz hale gelmek, maskeler takınmak zorunda kalır.

 Kutsal metinlerde anlatılan “Âdem’in cennetten kovulması miti” bir anlamda bunu simgeler. Her insan kendi özdeşliğinden çıkmak zorundadır. Kendi bireyselliğini fark edecek, böylece cennetten kovulacak, yaşamak için zahmetler çekecektir. Her birimiz çocukluğun saflığından ve coşkusundan sıyrılıp kendi sorumluluğumuzu üstlenmek zorunda kalacağız. Böylece hesaplı kitaplı, kurnazlıklarla, çekişmelerle… dolu bir yaşam serüveninin içinde kendi başımıza ayakta durmak sorumluluğu ile yüz yüze geleceğiz. Başka bir ifadeyle iç dünyamız bütünlüğünü kaybedip parçalanacaktır. Böylece güvensiz, tedirgin, gerilimli bir dünyanın yarattığı kıskançlıklar, hırslar, öfkeler arasında yorucu ve acılı atmosferinin havasını soluyarak yaşamak durumunda kalacağız. 

Kaybedilen cennete tekrar dönme olanağı ve dolayısıyla umudu da yok değil. Toplumsal yaşamın koşulları insanı ne denli parçalasa, ne kadar kurnaz ve “politik” olmaya zorlasa da insan tüm bu zorlamalara karşı kendi cennetini; içsel bütünlüğünü, huzur ve mutluluğunu inşa edebilir. Çünkü insan kendi içsel duyumsamalarını fark edebilir, bunların oluş kaynağını görebilir. 

Fark ediş sorunu anlamanın ve çözmenin yeterli koşuludur. Gerisi bireyin iradesine kalmıştır; iradesini gerçekleştirecek donanım ve emek gücü onda zaten vardır. Önemli olan bu yetilerini hangi ilkenin yönlendirmesi, hangi değerlerin tinsel gücü aracılığı ile yapacağını belirleyip o yönde eyleme geçmesidir; yani yaşamını nasıl anlamlandıracağıdır. Onun içindir ki Hz. İsa “tekrar dönüp çocuklar gibi olmadıkça Allahın melekûtuna giremezsiniz”, der. Hz. Mevlana da “ne olursan ol… yine gel, burası umutsuzluk kapısı değil”, derken insanın bu varoluşsal gücüne güvenerek söylemiş olsa gerek. 

Kadim bir kelam vardır; “insan en yakını tarafından örtülür.” Örtü burada bilincimizin puslanması, düşüncemizin asıl olandan uzaklaşıp geçici ve aldatıcı olanın uyarılarına bağlanıp devinmesini anlatır. 

İnsan ilk önce bedensel gereksinimlerinin uyarısını algılar. Nefsanî arzular, toplumsal yaşamın dayatmaları, egosal kaygılar bunu izler. Ben bilinci aynı zamanda insanın yalnızlığının da oluşturucusudur. Böylece insan içinde yalnızlığı, dışlanmışlığı, güvensizliği derinlemesine duyumsayıp yaşar. Bu duygu derinliği ölçüsünde kişiyi tedirgin eder; o yoğunlukta insanı güvenlik ve anlam arayışına iter. Saydığımız bu kaygılar ve arayışlar aslında varoluşsaldır. Dolayısıyla bu duygu ve kaygıların itkisiyle hep bir arayış içinde oluruz. Ancak bu arayışta izlenen yol ve kullanılan araçların arayışlarımızın aslına uygun olup olmaması içsel bütünlüğümüzü oluşturmamızın ve yaşamımızı anlamlı kılmamızı belirler.

 

“Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı

Bir zerreciğin ki arşa gebeyim

Dev sancılarımın budur kaynağı”

                         N.F. Kısakürek

  

Bu arayış modern yaşamda kendini tam bir açıklıkla ortaya koydu. İnsan bu döneme kadar (modern) genel olarak “olduğu gibi kalmak istedi.” Çünkü aidiyetler bireye belirli bir güven, uyum ve huzur veriyordu. Ancak günümüzde “Birey”in ortaya çıkmasıyla güvenlik şemsiyesi ortadan kalktı. Her insan kendi yaşamının anlamını kendinden daha güçlü dünyalara ait olmakla ve kendiliğinden yaşanan teslimiyetle tatmin ediyordu. Artık ne böyle bir güvenli şemsiye ne de bundan kendiliğinden tatmin olan bir birey var.

 

Modern yaşam bireyi toplum içinde kendi başına bıraktı, “Varoluşçu Felsefe”nin söylemiyle kendini “atılmış varlık” olarak buldu. Bu atılmışlık, kendi başına ortalığa salıverilmişlik hali insanı tedirgin ediyor, yaşamına bir anlam bulma arayışına itiyor.

 Nasıl ki “insan en yakını tarafından örtülüyor”, aynı şekilde çareyi en yakınına sarılmakta arıyor. Sarıldığı en yakın şeyler ise arzularını tatmin edecek nesneler, onu günlük sıkıntıdan kurtaracak oyalanmalardır. Böylesi bir yaşantı bireyi sadece dışarıdan gelecek uyaranların çoğaltılmasına yöneltir. Hep daha çoğunu elde etmenin, daha farklı olana erişmenin, çeşidin durmaksızın artırılmasının telaşını doğurur. Buradaki artış ise sadece nicelikseldir. İnsanın gerçek doyumu içseldir; huzur, mutluluk, ferahlık, kendinden eminlik, talepsizlik hali içeridedir. Yaşamın doyumu ve anlamı bunları duyumsamaktan ve deneyimlemekten geçer. Halbuki eşyalar, nesneler, olaylar, ilişkiler hep dışımızdadır. İnsan inçsel boşluğunu, anlam arayışını ne kadar dışsal uyaranlar yoluyla gidermeye çalışırsa kendinden o kadar uzaklaşır; anlamsızlık, tatminsizlik, içsel boşluk o ölçüde artar. 

Günümüz yaşamı derinleşmiyor, yüzeyselleşiyor; çünkü çeşitlilik, niceliksel artış öylesine yoğun yaşanıyor ki insan bu karmaşa içinde kendine dönmekte zorlanıyor. Her şey sadece sonuçlarıyla yaşanıyor, oluşların gerisindeki süreç gözlerden uzak kalıyor. Her şey nesneleşiyor. İnsanlar birbirleri ile ilişkilerin kendilerini insan olarak deneyimleyebilecekleri, sevebilecekleri bir değer olarak görmek yerine, günlük sıkıntılarını ve oyalanmalarını giderecek birer araçmışçasına yaşıyorlar. Her şey öylesine hızlı kullanılıp tüketiliyor ki değerler birbirine karışıyor, vefa duygusu yok oluyor. 

Değerin ve vefanın olmadığı yerde her şeyin göreceli olduğu yüzeyselliği bilinçleri köreltir, insanın özünü çürütür. İnsan sorumluluk üstlenmesiyle, emeğinin sevinciyle, bağlandığı değerleri ile kendini yaratır. Böylece vefaya açılır. İnsanın kendi asli değerini fark ettiğinin, kendine saygı duyduğunun, böylece yaşama ve insanlığa karşı bir sorumluluk duyma erdemini taşıdığının göstergesi onun vefasıdır. Vefa bireyin bulunduğu şu ana sahip çıkması, bulunduğu anda hayatında sahip olduğu her şeyin bir süreç sonucunda geçmişten süzülerek gelip kendisine sunulduğunun bilinci ve bu geçmişe duyduğu saygıdır. 

Yaşıyor olmakla yaşadığımız dünya ya karşı bir sorumluluk altına girmiş oluyoruz. Bu sorumluluk bir külfetmiş gibi de, bir sevinç ve özgürlük olanağı olarak ta üstlenilebilir. Özgür irade sahibi insan nereye yönelirse ona gere yol alır, ona göre yapıp eyler. Ve sonuçlarını ona göre yaşar. Ama içimizdeki özgürlük ateşi, adalet tutkusu, anlam arayışı bizi içten içe hep uyarır. Bu uyarının sesini herkes işitir; ancak farklı duyar. Duyduğuna göre de “eyler.” Eylediklerinin meyvesini de mutlaka tadar. Hak yolda, aslına uygun eyleyip eylemediğini bu “Tad”dan anlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendini bilmektir dedi sözün özü, bu bilge de

şerefine! dediler

insanlığın hediyesi bir kadeh baldıran zehri

bir horoz adağı vardı sağlık tanrısına

ve sağlığınıza! dedi kendini bilerek kendinden geçti

 

yine sizin oralardan asil ruhlu bir adam, geçende…

ne kadar önce bilirse kendini kişi

o kadar uzun ve huzurlu yaşarmış dedi

yine yaş geldi gözlerimden

geldi ki, günlerce…

…….                               

 

                                        değmeden kirpikleri birbirine

                                        külü üfleyen

                                        daha nice insan geçti bu kapıdan…

                                                       

                                                       SEDAT SARIBUDAK