AB müzakereleri duruyor gibi...


AB müzakereleri duruyor gibi...





AB - Türkiye tam üyelik müzakereleri 2005’te başladıktan sonra, hükümet için sanki “AB ile ilişkilerimizin bu seviyeye gelmesi bizim için yeterli” olarak anlaşılan bir politik tutum hâkim olmaya başladı. Yani AB’den siyasi ve kişisel bakımdan yeteri kadar yararlandık diye de, bu tutum anlaşılabilir.


Bu vizyon fukarası tutum, AB sürecini olumsuz etkileyen pek çok sonucu ortaya çıkardı. Öncelikle AB üyeliği konusunda kamuoyu desteği yüzde 30’lar seviyesine kadar indi. AB ilişkilerinde en önemli gösterge olan kamuoyu desteğinin ciddi oranlarda düşmüş olması, hükümetin izlediği umursamaz politikalardan kaynaklandığı kadar, AB’nin de buna karşı güven artırıcı karşılıklar vermemesi de bunda nispeten etkili oldu.


Ancak 2011 seçimleri sonrası kurulan AB bakanlığı hükümet tarafından atılmış olumlu bir adım olması ve başlangıçta üyelik sürecinin daha aktif ilerlemesine katkı sağlayacağı gibi görülse de, ilgili bakanlığın bugün AB ile ilişkilerde gelinen bu tıkanmışlıkta payı olduğunu da görmeden geçmemek gerekir.


Egemen Bağış’ın bakanlık yaptığı dönemin AB- Türkiye ilişkilerinde tüm zamanlarda görülmedik bir durgunluğun dönemi olması bunun açık göstergelerinin başında geliyor. Öyle ki bu dönemde zaman zaman AB’ye gelişigüzel efelenmeler ve daha da kötüsü demokrasi ve hukuk alanında ders vermeye varan tepeden bakmalar, unutulacak cinsten gelişmeler değildi.


AB- Türkiye ilişkileri, tarihinin görülmedik bir zor döneminden geçiyor.


Öyle ki AB çevreleri Türkiye ile fiilen zaten sürdürülemeyen müzakereleri, resmen de kesmek isteyen bir noktaya geldi.


Neden?


Çünkü artık Türkiye’nin demokratikleşme sürecinden ayrılarak otoriterleşmeyi tercih eden bir başbakanı ve hükümeti var. Her ne kadar çıkarılan ve çıkarılmak için antidemokratik yasa ve yasa tasarıları için “paralel devlete karşı yapıyoruz” dense bile, hükümet henüz böyle bir devletin varlığını açığa çıkaracak kanıtları kamuoyuna karşı ortaya koyabilmiş değil.


Ancak internete sınırlama getiren yasanın yürürlüğe girmesi, HSYK yasasının Köşk’ten onay için sırasını beklemesi ve tüm kamuoyunu ve kurumları MİT’in kapsama alanına alan ve adeta bütün ülkeyi bir istihbarat ağı içine hapseden yasa tasarısının Meclis gündeminde olması ve ayrıca binlerce yargı ve mniyet görevlisinin çeşitli nedenlerle sürülmesi hükümetin otoriterleşmesi için oldukça yeterli kanıtları oluşturuyor. Böylelikle Başbakan’ın “Ankara kriterleri” de belli olmaya başlıyor.


Hâlbuki AB- Türkiye ilişkileri son on beş yıldır özellikle demokratikleşme ve ekonomik gelişme bakımından oldukça önemli katkılar sağladı.


Bugün demokratikleşme sürecinde atılmış her adımda AB müktesebatı ile ilgisini görmekteyiz. Ekonomide en önemli ve yaşamsal partnerimiz AB ülkeleri ve özellikle Almanya ile olan ekonomik ilişkilerimiz hem ihracat ve hem de ithalat açısından vazgeçilmez bir özelliğe sahip bulunmakta.


Şimdi, AB ile müzakereler kesilme riski altında. AB Komisyonu son gelişmeler çerçevesinde Kopenhag siyasi kriterlerine uyum açısından beş kez Türkiye’yi uyardı. AB Komisyonu genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle müzakerelerin kesilebileceğini söyledi. Aslında bu bir işaret idi. Arkası gelmeye başladı. AB KPK Eşbaşkanı Helene Flautre Cumhurbaşkanı Gül’e bir mektup yazarak internet ve HSYK yasalarının antidemokratik yanlarına dikkat çekti.


Türkiye’nin üye olmasını destekleyen Avrupa Parlamentosu üyeleri de artık bu hükümetten umudu kesen açıklamalar yapıyorlar. Son olarak bunlardan biri de İngiliz parlamenter Andrew Duff oldu. Duff “Şu an gerçek bir katılım süreci varmış gibi yapmak maskaralıktan başka bir şey değil, müzakereler sonbaharda askıya alınmazsa sürpriz olur” dedi.


Duff’ın öngörüsüne hak vermekle birlikte, AB müzakere sürecinin durdurulması gibi karar çıkmasına inanmak istemiyorum.


Çünkü böyle bir gelişmenin özellikle ekonomik ve demokratik alanda yaratacağı tahribatı düşünmek bile istemiyorum.