Değerli yalnızlıktan çıkış yolu...


Değerli yalnızlıktan çıkış yolu...

Türkiye-AB ilişkileri tarihinin en zor günlerini yaşıyor.

İki farklı kültür ve iki farklı din geleneğinden gelen bu kadim dostluk ilişkisinde, bugün gelinen durumu taraflar ne kadar daha sürdürebilir, bu bana günümüz dünyasında oldukça imkânsız gözüküyor.

Burada Türkiye-AB ilişkilerinin, gelgitlerden kurtulması ve tam üyeliğe doğru yol alınamamasının nedenleri ne olabilir diye sorduğumuzda...

Her iki tarafın da AB müktesebatına uyum sürecinde yaşanan sorunlarını görmekteyiz.

AB tarafı, Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı var olan gümrük birliği ve ekonomik anlaşmaların koşullarını yerine getirmediği için üyelik süreci ağır işliyor diyor.

Yine AB Komisyonu her yıl yayımladığı ilerleme raporlarında başkaca ne diyor diye bir göz attığımızda, öncelikle demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu ile Kürt sorununun barışçı çözümünün altı çiziliyor. İnsan hak ve özgürlükleri, din ve vicdan özgürlüğü ve sosyal ve sendikal hakların yetersizliği, her ilerleme raporunun ana başlıklarını oluşturuyor.

Türkiye ise buna karşın, Kıbrıs sorununun çözümü için Kuzey Kıbrıs’ın ve kendilerinin Annan Planı’na destek olduklarını “haklı bir şekilde” söyleyerek, müzakere sürecinin Kıbrıs nedeniyle, bir bölümünün haksız yere bloke edildiğini ve ayrıca müzakere süreci içerisinde üyelik için ilave taleplerin ileri sürüldüğünü söylüyor.

Ancak Türkiye’nin bu hâlleri, AB ilerleme raporunda yer alan AB kriterlerine uygun talepleri karşılamaya yetmiyor.

Bugün bu karşılıklı sorunlar nedeniyle, süreç kilitlenmiş durumda ve sanki bu kilidin açılması şimdilik mümkün gözükmemekte gibi durmakta.

Peki, bu duruma, Türkiye toplumu, siyasi partiler, hükümet ve diğer kurumlar nasıl bakıyor?

AB için toplumsal destek giderek azalan bir eğilim göstererek yüzde 40’ın altı seviyelerine kadar düşmüş gözüküyor.

Meclis’te grubu bulunan siyasi partilere bakacak olursak, AB konusunda ‘ama’ları ve ‘fakat’ları var.

AK Parti olmazsa, Ankara kriterleri, CHP ve MHP’nin de AB üyeliği için cumhuriyetçilik ve milliyetçilik üzerinden koyduğu rezervler var. BDP ise AB konusunda mesafeli durmaya çalışıyor.

Resmî STK’lar”ın bir kısmı AB üyeliği konusunda devletin ve hükümetin ağzına bakarak, pozisyon alıyor ve ortada durmayı tercih ediyor.

İş dünyası, AB konusunda, çokça ihracat ve ithalat yaparak para kazanalım, ancak AB kriterlerine uygun “işleyen piyasa ekonomisi” için daha erken havasında.

Bu havanın anlamı, en büyük yüz sanayi kuruluşu kim diye bakıldığı zaman daha iyi anlaşılıyor.

Bu yüz kuruluşun sadece yüzde onu Avrupalı şirketlerden oluşuyor.

Bu durumun bir diğer anlamı ise Türkiye’de “işleyen piyasa ekonomisi” tartışmalı demektir.

İş dünyası bu tablonun bozulmasını istemiyor, yani Avrupalı rakipleriyle eşit rekabet koşullarında ticaret yapmayı göze alamadığı için, AB üyeliği konusunda “mış gibi” yapmayı tercih ediyor.

Türkiye Ortadoğu’da izlediği politikanın sonunda “değerli yalnızlığa” itilirken, bu yalnızlıktan çıkmasının şimdilik en mantıklı yolunun, AB’ye tam üyelik sürecini daha güçlü bir şekilde ilerletmek olduğunu görmesi gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin AB sürecini güçlü bir şekilde ilerletmesi demek, hem demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü demek ve hem de Kıbrıs sorununun çözümü ile gelişen ekonomi demektir.

Ve diğer yandan da, 2024 Olimpiyatları’nın İstanbul’da yapılması anlamına da gelebilir demektir.