Demokrasi ve Gezi dersleri...

Demokrasi ve Gezi dersleri...

Hepimiz bir demokrasi sınavından daha başarı ile çıkamadık herhalde.

Herhalde diyorum çünkü başarılı olmak için henüz zaman tükenmiş değil, istersek yeniden birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı deneyebiliriz.

Denemeliyiz, çünkü günümüzde bütün gelişmiş demokrasiler bu tür fırsatları iyi değerlendirdiği için, daha güçlü iletişim ve etkileşim ortamları sağladıkları için, demokrasi kalitelerini yükselterek, örnek demokrasi durumuna gelmeye çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.

Oysa Gezi eylemleri de bize pek çok açıdan demokrasi deneyimi için çeşitli iletişim ve etkileşim olanakları sundu.

Bunu anlayamadık...

Anlayamadık çünkü, demokrasi kültürümüz anlamamıza yardımcı olacak kadar gelişmiş değildi.

Gezi eylemlerinden çıkarılacak oldukça önemli demokrasi dersleri oldu ve bu durum hâlâ devam ediyor.

Öncelikle şehirlerde yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinin, çoğulcu ve katılımcı yöntemlerle nasıl olabileceği konusunda, Gezi eylemleri parmağını gözümüze sokan örneklerle dolu olduğunu, yerel yönetimler olarak göremedik.

Göremedik ve kentine, çevresine, parkına sahip çıkmak isteyen sorumlu yurttaşların üzerine iletişim araçları ile değil, toplumsal müdahale araçları ile gittik.

Neden, çünkü devlet/ hükümet, sorunu bir komplo ve dolayısıyla bir güvenlik sorunu olarak algıladı.

Bu şuna tekabül ediyor: tarih boyunca “üç kişi birarada ise” güvenlik sorunu oluşmuştur diyen, bir devlet zihniyetinin hâlen geçerli olduğu demektir.

Bu arada ben olsam, validen İçişleri bakanı yapmam, psikoloji eğitimi almış bir uzmandan yaparım.

Niye, çünkü günümüz dünyasında yaşanan toplumsal olayların hemen çoğu, kitlelere güvenlik öncelikli tedbirlerle yaklaşmaktan kaynaklanıyor. Halbuki işin psikolojik yanı dikkate alınsa, örneğin etkili iletişim kurulsa, güvenlik tedbirlerine çoğu zaman ihtiyaç kalmayabilir diye düşünüyorum.

Devam edelim; Gezi Parkı’ndan çıkan olaylar giderek çevreci bir eylem olmasının yanı sıra, polisin orantısı hesaplanamayan aşırı gazlı güç kullanması sonucu, Başbakan Erdoğan ve hükümete karşı protesto eylemlerine dönüştü.

Bu arada bazı kişi ve grupların saldırgan tavrına karşı polisin gerekli önlemleri almasını, aklıselim sahibi herkes kabul etti.

Ancak polis yine de burada vandallarla, göstericileri karıştıran bir görüntü çizdi.

Bu görüntüler medya tarafından tüm dünyaya aktarıldı.

Bu ülkede bu polisin aşırı şiddet kullanması bir ilk değil,1 Mayıslardan ve diğerlerinden bunları anımsıyoruz.

Burada kritik olan durum şu; polis, olayların ve kişilerin üzerlerine giderken elindeki gücünü hangi oranda kullanıyorsa, bu onun amirlerinden aldığı emrin tonunu yansıtıyor demektir.

Güvenlik güçlerinin toplumsal müdahalelerde değiştirmesi gereken yanı da bu bence...

Amire, müdüre göre müdahale değil, insan haklarına uygun standartlarda müdahale yapılması, Gezi olaylarının öğrettiği başka bir konu oldu.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjon Jagland Gezi eylemlerini değerlendirirken “İnsan hakları ihlali hiçbir ülkenin iç sorunu olamaz” dedi. Avrupa Parlamentosu (AP) Gezi eylemleri nedeniyle Türkiye’yi kınayan bir karar aldı.

Başbakan AP kararını tanımıyoruz diyerek rest çekti. Avrupa- Türkiye ilişkileri tam da yeni diyalog başlangıçları ve AB müzakerelerinde adım atılacağı sırada iyice gerildi.

Bu durumun etkilerini iki şekilde görmek lazım, birincisi Başbakan yeni anayasa ve demokratikleşme sürecini askıya alıyor demektir ki bu, doğrudan barış sürecini de olumsuz etkileyecek bir gelişme olacaktır ; diğeri ise, ekonomiye bu siyasi tavrın etkileri olumsuz yansıyacak demektir. Zaten büyüme oranlarında belli bir süredir devam eden durağanlaşma, “duran adam ekonomisi” olabilme riski taşıyabilir.

Halbuki Gezi eylemlerinin yarattığı kasvetli havayı dağıtmak için, Sayın Başbakan’ın “Bana komplo kurdular, faiz lobisi saldırıyor, Batılı güçlerin oyunu” gibi vehimlerden hızla sıyrılarak ve yedi düvelle kavgalı görüntüsünden çıkarak, Türkiye’nin gerçek gündemine geri dönmesi herkes tarafından beklenen doğru bir siyasi tavır olarak görülüyor.

Sayın Başbakan’ın Türkiye’nin gerçek gündemi olan, barış ve demokratikleşme ile ekonomide istikrarlı büyümenin sürdürülmesi konularına dönmesi elzem görünüyor.

Yeni anayasa süreci neredeyse gündemden düştü, Anayasa Uzlaşma Komisyonu fiilen görevine son vermiş durumda gözüküyor. Diğer yandan barış ve çözüm süreci konusunda özellikle BDP sürece ilişkin artan kaygılarını, bir an önce demokratikleşmede özellikle kültürel haklar ve özgürlükler alanında adımların atılmasını istiyor.

Artık Gezi Parkı bir memleket meselesi de olmaktan çıktı, dünyanın meselesi oldu. Gerek Gezi’ye Topçu Kışlası yapılması, gerek AKM’nin yıkılması bundan sonra “ben yaptım olacak” demekle olacak işler değil, artık bunları yargıya ve halka bırakalım.

Gezi eylemleri hepimize demokrasi dersleri verdi. Şimdi hepimiz için demokrasi ödevlerimizi yerine getirme zamanı...