Direnişten, değişime Renault deneyimi…


Renault işçilerinin başlattığı direniş, arkasında pek çok tartışma konusu bırakarak sona erdi.

Şimdilik bir anlaşma sağlansa da ücret artışı için verilen bir aylık sürede ne olacak bu belli değil; yani ücret artışında anlaşma olmazsa yine direniş olabilir.

Şimdi Renault direnişinin ardında sürece ilişkin bazı eleştiri ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

  1. İşçilere tehditvari yaklaşımlar yerine onları anlamak isteyen bir davranış ve dil kullanılmalıydı.
  2. Soruna yasa ve sözleşme sistematiği içinde bakmaktan vazgeçilerek reel duruma göre hem işçilerin ve hem de işletmelerin kazanacağı bir yaklaşım içinde anlaşma olmalıydı, –ki öyle oldu.
  3. Sendika üyeliğinden istifa veya üyeliğin korunmasında işçilerin kararlarına saygı gösterilen bir ortam sağlanmalı.

  4. Ve en önemlisi bu aşamaya gelmiş olan sorunların çözümünde işveren ve işçi temsilcileri dışında olanların sürecin dışında tutulması gerekirdi.

Bu öneriler çerçevesinde iş barışı için şimdilik bir adım atıldı.

Şimdilik diyorum, çünkü orta ve uzun vadede başkaca atılacak ortak adımlarla bu başlangıç güçlendirilmeye muhtaç olacaktır.

Neden?

Çünkü Türkiye’de işçi- işveren- sendika arasında olan endüstriyel ilişkilerin kurumsal bir yanı olmadığı gibi sistematik bir yanı da yoktur.

Aynen sendikalar ile hükümet arasındaki “olmayan” sosyal diyalog gibi…

On üç milyon işçiden bir milyonun üzerinde olanının sendikalı olduğu durum bunu yeterince açıklıyor.

Bu durum bir yandan sendikal hakların sınırlı olduğunu gösterirken diğer yandan endüstri ilişkilerinin “ahbap çavuş” ilişkilileri seviyesinde olduğunu da gösteriyor.

Sendikalar bu durumda sendikal hakların genişletilmesi dâhil ortak bir demokrasi mücadelesi vereceği yerde, eldeki üyelerini kaybetmemek ve olası yeni üye kazanmak için ya hükümet yandaşı oluyorlar ya da işverenlerle “ahbap çavuş” ilişkisi içine giriyorlar.

Bu kısırdöngü sonuç olarak hükümetlerin ve işverenlerin de çıkarına gelen günübirlik bir durum yaratıyor.

Diğer yanda buna sınıfsal/ ideolojik itirazda bulunan başka sendikal yaklaşımlar da bu düzenin alternatifi olamıyor.

Örneğin Renault deneyiminde Türk Metal’in sendikal statükosu yıkıldı ama yerine başka bir sendika geçemedi.

Renault işçileri doğrudan işverenle anlaşma sağlayarak, fiilen sözleşme düzeninin dışına çıktılar. Bu yeni durumla işyeri sendikacılığına adım atmış oldular.

Renault deneyimi yeni bir endüstriyel ilişkiler hukuku ve sistemi kurulmasına işaret ediyor.

Yani sendikal hakların ILO normları seviyesine getirilmesi, sendikal yapıların demokratikleşmesi, işyerlerinde endüstriyel demokrasinin gelişmesi, küresel rekabet için verimliliğin artırılması, kaliteli üretim ile inovatif çalışma, daha iyi çalışma ve yaşama koşullarının sağlanması birlikte düşünülmeli ve ülke, bölge, işkolu ve işyerlerinde yeni bir endüstriyel ilişkiler modeli geliştirmeliyiz.

Bu, bir anlamda “alaturka kapitalizm” yapılanmalarının eleştirisi olarak da anlaşılmalı.

İşçi- işveren- sendika ilişkilerinde iş yapma modellerimizi daha sürdürülebilir araç ve yöntemlerle yapmalıyız demek istiyorum.

İşletmelerde çalışanlarla birlikte ortak sorunların ele alındığı, sürekliliği olan katılımcı ve kurumsal organizasyonlar ile işçi, işveren olarak farklı çıkarlarımız olduğunu bilerek sürdürülebilir sosyal ortaklıklar kurabiliriz.

Sadece enflasyon, geçim endeksleri ve ekonomik büyümeye göre değil verimli çalışma, kaliteli üretim yapılmasıyla daha iyi bir ücret elde etmenin birbirini tamamlayacağı bir ücret politikası oluşturabiliriz.

Sendikaları, şirketleri çalışanlar için katılımcı ve daha demokratik duruma getirebilir, kararların oluşmasında ve uygulanmasında diyalog ve işbirliği yapabiliriz.

Renault işçilerinin bu direnişi belki böyle bir başlangıç için neden olabilir.

Bence olmalı.