Ekonomik hukuk devleti ve AB…


Sanayi devrimlerini ıskalamış ve bu süreçlerin kuyruğuna takılmış bir ülke durumunda olan Türkiye, 70’lı yıllara kadar tarıma dayalı ekonomi iken bu dönemle birlikte sanayileşmeye başladı.

Bugün üretim altyapısında dördüncü dalga digital devrimlerin yaşandığı dünyamızda bilgi ve teknolojinin üretim en önemli girdisi duruma gelmesiyle Türkiye, şimdi bu yeni üretim dönemine uyum sağlamak için oldukça zorlanıyor.

Bunun bilinen en önemli nedenlerinin başında eğitim ve bilim alanında ortaya çıkan yetersizlikler geliyor.

OECD’ye üye ülkeler arasında eğitim kalitesi ölçümleri için yapılan PISA anketlerinin sonuçları bu farkı açıkça gösteriyor.

Özellikle fen bilimleri ve matematik alanında son sıralarda bulunuyor olmamıza bir de yabancı dil öğrenmenin düşüklüğünü eklediğimizde üretimde yeni dalga teknolojileri üretmek veya kullanmak ve de küresel rekabette başarılı olabilmek, bizim için hayli zor gözüküyor.

Eğitim ve bilim alanlarında yaşadığımız zorlukların iş gücü kalitesi ve niteliğini de düşürdüğünü ve bu durumun yeni dalga üretim teknolojilerinin ve iş sistemlerinin talep ettiği iş gücü ihtiyacını karşılayamadığını da burada belirtmeden geçmeyelim.

Küresel rekabette etkili olmak için yüksek kalitede üretim, verimli ve inovatif çalışmanın önemi her geçen gün kendini hissettirirken diğer yandan ise çevreyle uyumlu üretim ve çalışanların iş güvenliği içinde ve sosyal ve sendikal haklara sahip olabilmesi sürecin başka bir boyutunu dayatıyor.

Eğitim alanında üstyapı sorunlarının ortaya çıkmasına neden olan fiziki altyapı sorunları ayrı bir değerlendirme gerektiriyor.

Bugün yüz bine yakın öğretmen açığının yanı sıra on bin derslik açığının bulunması ve öğretmenlerin öğretim yetersizlikleri ile müfredatın niteliğinden kaynaklanan sorunların yanına 2015 yılı bütçesinde Diyanet’e ayrılan payın yarısının eğitime ayrılmış olduğunu koyduğumuzda, eğitim sorununun daha uzun yıllar devam edeceği anlaşılıyor.

İkinci önemli sorun alanı Türkiye’nin mali öz kaynak sorunu.

Güçlü ekonomiler mali öz kaynakları da güçlü olan ekonomiler olarak göze çarpıyor.

Türkiye tasarruf alanında da fakir bir ülke durumunda görünüyor.

Her yüz liranın 13 lirasının tasarruf edildiği ülkemizde, hükümet ekonomik önlemler çerçevesinde bu miktarı 19 liraya çıkarmayı planlasa bile ekonomik durgunluk ve enflasyonist ortamda bunu gerçekleştirmesi zor gözüküyor.

AB ülkelerinde tasarruf oranlarının yüzde kırklarda olduğunu düşündüğümüzde öz kaynak avantajında aramızdaki farkın ne olduğu daha iyi anlaşılmış olur.

Toplamda dünyanın en büyük 17. ekonomisi olmak ve bu sıradan ileriye doğru gitmek, örneğin 2023 ekonomik hedefinde ilk on ekonomi arasına girmek gibi durumdan son ekonomik gelişmelere bakıldığında ileri doğru değil geriye doğru gidilecek gibi gözüküyor.

Bu tablo ile gerek bilim ve teknoloji ve gerekse mali öz kaynak yetersizlikleri sonucu katma değeri düşük ürünler üreten bir ekonomi ile küresel ekonomiden daha fazla pay almak ve etkili bir rekabet içinde olmak olanaklı gözükmüyor.

Siyasi yönden ise giderek hukuk değil “guguk devletine” dönüşmek ve insan hakları ve özgürlükleri bakımından sıradan bir Ortadoğu ülkesi profili çizmek bu işin tuzu biberi oluyor.

Ancak Türkiye, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir hukuk devletine sahip olur ve özgürlükçü bir demokrasi ile bunu pekiştirirse; gelecek yabancı yatırımlarla ekonomisi güçlenir, işsizlik ve yoksulluk oranları iyileşir ve aşılması zor olan sorunlar sanıldığından daha kolay aşılabilir.

Bunlar da “AB umurumuzda değil” diyerek olmaz.

Aksine Türkiye’nin AB üyesi olabilmesiyle gerçekleşebilir.