Hayat bayram olsa…

Hayat bayram olsa…

Nerde kalmıştık gibi başladı yeni müzakereler, çok da iyi oldu.

Öncelikle başlayan müzakerelerin içeriği kadar, “ki aşağı yukarı daha önceki müzakere gündemi gibi konular” bence müzakerelerin daha da önemli yanı, tarafların etrafını kuşatan, küresel ve bölgesel siyasi ve ekonomik konjonktürü daha da acil önemde görüyorum.

Yine müzakere konularına bir göz attığımızda yurttaşlık tanımı,anadilde eğitim ve sosyal yaşam sorunu,yerel yönetimlerde özerklik ve örgüt yöneticileri ile militanların hukuki ve sosyal durumlarına ilişkin sorunlar.

Bu sorunlara ilişkin çözümlerin önemli bir kısmı zaten AB kriterleri içinde olan demokratik düzenlemeleri içeriyor.

Yani Türkiye bu demokratik talepleri yerine getirirken,aynı zaman aday olduğu AB üyeliği için de  gerekli koşullara uygun hareket ediyor demektir.  

Daha önceki yazılarımda ısrarla değindiğim gibi konu ‘9o’lı yıllarla başlayan soğuk savaş dönemi sonrası sürece, boşuna  “yenidünya düzeni” demediler.

Bu düzenin iki stratejik ayağından birisi “demokrasi”, diğeri ise “piyasa ekonomisi” idi.

Önce Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla başlayan süreç sonra eski sosyalist ülkeleri etkisi altına aldı.

Sonra orta ve güney Amerika ülkelerine sıçrayan süreç, günümüzde Arap baharı olarak kuzey Afrika ve orta doğuda devam ediyor.

Daha sonra Asya ve Afrika ülkeleriyle bu süreç devam edecek, bu gelişmeleri öyle görmek lazım.

Ne oluyor peki?

Olan şu, dünya ülkeleri siyasi ve ekonomik ölçüler bakımından birbirine uyumlu duruma gelmeye çalışıyor.

Bunu aynen ’20 yıllarda monarşik yapılardan,ulus devlet yapılanmalarına geçmeye benzeyen, ekonomik yanı da olan bir siyasi değişim süreci olarak görmek gerekiyor.

Bugün Kürt sorununda geldiğimiz noktanın başlangıcını,1999 yılında Öcalan’ın yakalanması ile 2003’te Irak’a yapılan askeri müdahaleden günümüze kadarki gelişmelerle birlikte okumak ve yorumlamak doğru olacaktır.  

Irak’ın kuzeyinde oluşan Kürt özerk bölgesi ve bunun günümüzdeki siyasi ve ekonomik etkileri ile Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan yeni siyasi durum bugünkü sıcak gündemle ilgili diğer önemli bölgesel siyasi faktörleri oluşturuyor.  

Diğer bir önemli gelişme Suriye’de olan gelişmeler ve bunun küresel ve bölge siyaseti ve ilişkilerine etkileri.

Düşünsenize Suriye meselesinin çözümünde etkili olmak için çok kapsamlı bir uluslararası diplomasi trafiği yaşanıyor.

Bir tarafta Rusya,Çin ve İran,diğer tarafta ABD,AB ve Türkiye işin içinde rol oynuyor.

Bunun adı bölgesel bazlı küresel güç kazanma siyaseti.

Kürt sorunu bu açıdan hem küresel ve bölgesel ve hem de ulusal sorun,yani sorun çerçeveli ve çetrefilli bir boyutta.

Yani birinci dünya savaşı sonrası çizilen bölgesel Kürt siyaseti çoktandır çöpe atılmış durumda.

Aslında Kürt sorununa ’91 yılı körfez savaşından beri üç boyutta bakmak elzem hale gelmişti.

1.Kürtlerin yaşadığı ülkeler de kimlik ve kültür temelli özgürlükçü demokrasiye geçilmesi,

2.Ülke sınırları içinde federasyon tipi yeni bir idari ve siyasi yapılanmaya gidilmesi,

3.Bölgesel bir Kürt devletinin kurulması

Bu aşamaların sadece biri Irak’ta gerçekleşti.

Şimdi bu sürecin önce Türkiye, sonra Suriye ayakları gündeme geldi.

İran tarafında ise İran’ın güney batısındaki Kürt bölgesinde Tahran’ın molla rejimi,özellikle Irak’taki şii-sünni çatışması ile daha esnek bir yönetim uygulaması gösteriyor.

Bu gelişmelerin anlam şu; bölgede statüsü olmasa da dört ülkeyi kapsayan sanal bir Kürt devleti bulunuyor.  

Türkiye Kürt sorununu AB standartlarında özgürlükçü bir demokrasi ile çözmeye çalışmalı, böyle olursa bu bölgedeki tüm Kürtler içinde bir çözüm ölçüsü olacaktır.

Bu aşamada Kürt sorununda ortaya çıkan son gelişme bundan öncekilere göre daha uygun bir zeminde başladı.  

Bu durum, müzakereler için kamuoyunda ayrıca psikolojik bir destekte sağlamış durumda.

Başlangıçta belirttiğim gibi müzakerelerin etrafını kuşatan sorunlar ile müzakere konuları arasında bir risk değerlendirmesi yapacak olursak müzakereleri kuşatan soru ve sorunlar bence daha ağır basıyor.

Ve etkilerinin daha güçlü olacağa benziyor.

Örneğin Türkiye’nin Kürt sorunun demokratik ve barışçı yöntemlerle çözmesi kimin ve kimlerin işine gelmez diye baktığımızda dışarıda İran,Irak Merkezi Yönetimi,İsrail ve Beşşar Esat,içerde ise Ergenekon çevreleri ve Ak Parti’yi iktidardan uzaklaştırmak için “her yol mubah” koalisyonu ve onların etkileyeceği güç odakları aklıma geliyor.

Bu güçlerin müzakere ve barış sürecini sabote etmelerine karşı sadece hükümete ve Öcalan’a,PKK’ya değil herkese sorumluluklar düşüyor.

Önceki yol kazalarına benzer provakatif tezgahlar planlanmış veya planlanıyordur diye düşünüyorum.

Bu tezgahlar düşmemek için kamuoyunun ve medyanın vereceği “çözün” desteğini çok değerli buluyorum, ki bu konuda bir olumlu ortam var diye görüyorum.

Müzakerelerin en yumuşak karnını dışarıdan yapılacak provokasyonlar oluşturacağı kadar,PKK’nın ve devletin içinden de atılacak çelmelere dikkat etmek konunun diğer bir risk alanını oluşturuyor.

Türkiye hükümeti üzerinde en önemli baskıyı, Öcalan’a verilecek “tavizler ne olacak” oluşturuyor.Öcalan’ın üzerinde ise, “taviz verme” diyen bir örgüt baskısı olmasını normal karşılamak lazım.

Eğer tarafların niyeti çözümse,taraflar birbirini zor durumda bırakmayacak teklif ve tavizde bulunmaları, işin doğasında olan gerçeklerdi diye görmek gerekir.

Bu iki durumun da siyasi etkilerini iyi hesap etmek gerekecek,ancak çözüm içinde atılacak reel adımları da,siyasi hesaplara kurban etmemek gerekiyor.

Bu sefer olacak gibi durum gözüküyor.

Haydi herkes için hayırlı olsun diyelim.

Ben yeter artık ölüm değil çözüm olsun istiyorum.

Çözüm kardeşlik ve barış ve özgürlüklerin sağlanmasında,

Çok mu şey istiyoruz, rahmetli Şenay’ın dediği gibi “hayat bayram olsun” demekle.

Çünkü hepimiz barış ve özgürlük için çok bedel ödedik.

Yeter artık, analarımızın bağırları yanması,akıl ve vicdan galip gelsin.

Bu zorlu süreçte herkese kolay gelsin.

Mustafa Paçal