Hem barış ve hem de demokrasi birlikte anlamlı...

Hem barış ve hem de demokrasi birlikte anlamlı...



Sizce barış mı, demokrasi mi öncelikli sorunumuz?


Bu sorunun sorulmasının tam zamanı gibi geliyor bana.


Çünkü bu iki talep, Türkiye için oldukça öncelikli ve acil talepler olarak karşımızda duruyor.


Ve ilginç olan da ikisi de öncelikli, yani hiçbirimiz diğerini yekdiğerine göre değiştirecek durumda değiliz.


Ancak kimi çevrelerde bu soruya verilen cevaplar kafa karışıklığına neden oluyor.


Derler ki “kardeşim silahlar hele bir sussun, sonra zaten demokrasi gelecektir”veya tersi iddialar da var.


Şöyle ki; “demokratikleşme süreci gelişsin silahlar zaten susmak zorunda kalacaktır.”


Benim görüşüm daha sofistike, ben iki durumda da barış ve demokrasinin kendiliğinden geleceğine inanlardan değilim; çünkü bunun ne dünyada bir örneği var, ne de toplumsal yaşamın bu iki temel konusu ve sorunun kendiliğinden çözülmesi her şeye, bilime, felsefeye aykırı bir durum.


Son olarak Taraf gazetesi yazarlarının çoğunun ayrılmasına neden olan bu tartışma, ister istemez kendine bir anafor yaratarak, basında ve siyasette çok farklı kesimleri de içine çekecek gibi gözüküyor.
 


Geçmişte dikkate alınmamış başlıklar


Barış ve demokrasinin önceliği ikilemi üzerinden tartışmalar, entelektüel çevreler bakımından geçmişte ıskalanmış, dikkate bile alınmamış konu başlıklarını oluşturuyor.


Yine bu çevreler, en azından son otuz yıldır Kürt sorununun barışçıl ve demokratik biçimde çözümü ile insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir demokratikleşme taleplerini birlikte dile getirdiler ama hangisinin önce veya birlikte mi ya da eşgüdümlü bir şekilde mi çözümlenmesi konusunu pek dikkate almadılar ve düşünmediler yani hep birlikte düşünemedik.


Bu durumun bildiğim kadarı ile uluslararası bilinen deneyimleri bile tartışma konusu olmadı.


Ya da hafızamda kaldığı kadarıyla böyle hatırlıyorum.
 


İspanya örneği


Örneğin İspanya deneyimi bizim için oldukça yakın bir tarihte yaşanmış, siyasi bir örnek durumunda.


Bask bölgesinin bağımsızlığı için savaşan ETA, etnik kimliklerin özgürlüğü, kültürel hakların önündeki engeller ve yasakların devam etmesi nedeni ile Bask bölgesinin İspanya’dan ayrılması için yıllarca hem Faşist Franco rejimine karşı, hem de İspanya Krallığına karşı savaşa geldi.


Daha 1986 yılında ordu tarafından darbe yapılması tehlikesi atlatan İspanya, bunun hemen akabinde başlayan AB üyelik süreci ile özgürlükçü demokrasinin kurallarına uygun bir anayasa yaparak, bir demokrasi ülkesi durumuna geldi.


Bu tarihsel gelişme ETA’nın silahlı mücadele vermesini anlamsız hâle getirdi.


O kadar ki,  İspanya mahkemelerinin ETA’nın siyasi kanadı olan Batasuna partisinin kapatılması kararını, AİHM bu nedenlerle yerinde buldu.


Bu karardan sonra ETA için silahları bırakarak, sivil siyasete dönmekten başka yol kalmamış oldu.


Bizde de hem barış için müzakere ve hem de demokratikleşme için yeni ve sivil anayasa süreci bir farkla iç, içe gidiyor.


O fark da şu; barış süreci, demokratikleşme ve yeni anayasa sürecine göre hem daha hızlı ve hem de daha fazla sonuç almaya yönelik seyrediyor.


KCK adına Murat Karayılan’ın, Kandil’de yaptığı açıklamalara paralel olarak çekilme 8 Mayıs'ta başladı ve yıl sonuna kadar sürecek. Karayılan sürecin birinci aşamasının çekilme, ikinci aşamanın özgürlükler ve yeni anayasa, son aşamanın da “normalleşme” olacağını açıkladı.
 


Anayasa süreci


Diğer yandan ise Ekim 2011 ayında çalışmalarına başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu bırakın anlaşmayı, henüz 28 madde üzerinde uzlaşmaya vardıklarını açıkladı. Bu maddelerde anayasa giriş ve temel haklara ilişkin maddeler değil “tiridine” maddelerden oluşuyor.


Ve komisyon son olarak kendine 1 Temmuza kadar üçüncü bir ek süre daha verdi.


1 Temmuz anlamlı bir tarih; hem Meclis’in tatil öncesi son çalışma ayı ve hem de bu tarihe kadar yeni anayasa görüşülmezse, artık ondan sonra Meclis eylül sonuna kadar tatile girer ve arkasından Mart 2014’te yapılacak yerel seçimlere kadar bir daha da toplanmaz.


Bu anlamı şu demektir.


Yeni anayasa başka bir bahara kaldı demektir.


Buradan şu çıkıyor.


Barış süreci, yeni anayasa üzerinden gelişecek, demokratikleşme sürecinin önünde gidiyor demektir.


İşte tam burada barış süreci ile demokratikleşme sürecinin eşgüdümlü olarak, birbirini güçlendirecek ve tamamlayacak şekilde sürdürülmesini savunmak gerekiyor.


Bu iki hayati konuda barış kazanılmasının değeri oldukça fazla, ancak bu değerli barış, özgürlüklerle desteklenmediği zaman yerini yeniden savaşa bırakma tehlikesinde olan bir barış olur.


Yani savaş barışa, barış tekrar savaşa dönüşebilir.
 


Demokratikleşme süreci


Hükümet demokratikleşme sürecinde aksadı ve halen aksıyor.


Kısaca hatırlayalım.


AK Parti’nin 2004-05 yıllarındaki AB sürecine asılması, askerî vesayetin geriletilmesinde oynadıkları kararlı tutum, 2010 yılı anayasa referandumu sırasında ortaya konulan demokratik vaatler bir bütün olarak bakıldığında oldukça heyecan yaratan günlerdi.


Hanidir demokratikleşme sürecinde sanki durdu, kamu harcamalarında keyfiyetin arttırılması ve Sayıştay denetimlerinin tırpanlanması, sendikal haklarda ILO ölçülerinin uzağında yasa çıkarılması, Uludere soruşturması komedisi, Meclis başkanlığına verilen otoriter başkanlık rejimi teklifi ve son olarak 1 Mayıs yasakları... Tabii ki hükümetin AB kriterlerine uygun özgürlükçü bir demokrasiyi isteyip, istemediği noktası geniş kitleler üzerinde yani “siyah insanlar” üzerinde tedirginlik yaratıyor.


Bu bakış açısı, barış için ortaya konulan çabaları görmeyen ve barışı, demokrasi karşısında tali bir durummuş gibi kabul eden bir zihniyeti yansıtmıyor.


Aksine hem barış sürecinin güçlendirilmesi için demokratikleşmenin önemini ve hem de demokratikleşme için barışın önemini birlikte anlayan bir zihniyeti yansıtıyor.


Bu yaklaşım, birilerinin dediği gibi hiç de sorunlu bir bakış açısı değil, bilakis bu ülkenin tarihsel arka planına baktığımızda oldukça doğru bir yaklaşımı içeriyor, yani bir yandan temkinli, diğer yandan ise kararlı bir aydın duruşunu özetliyor.


Atalarımızın dediği gibi “sütten ağzı yanmış, ayranı üfleyerek içen” bir duruş bu.


Bu yaklaşımları, AK Parti, BDP ve PKK’ya siyasi olarak daha yakın yaklaşımlar olarak görmek ne kadar yanlış ise, bunun dışındaki görüşleri de karşı görüşler olarak görmek o kadar yanlış olacaktır.


Ayrıca benim ve benim gibi düşünenler ile “barış olana kadar demokrasi tartışmasını ikinci planda tutalım” diyenleri birbirlerine karşı köklü görüş farkı olan insanlar olarak görmüyorum.


Hatta bir gazetede, bir partide yan yana olmaları faydalı olur diye düşünenlerdenim.


Bu nedenle Taraf’tan yazarların topluca ayrılmaları bir “kasıt” değilse bana anlamsız geliyor.


Ancak bu görüş farklılığını, hakarete varacak şekilde dillendiren kişi ve çevrelerle bu aşamada konuşacak fazla bir şey görmüyorum.


Sadece insaf diyorum.