İktidar savaşları ve seçimler…

Mustafa Pacal - 22/05/2011 17:19:50 (430 okunma)


İktidar savaşları ve seçimler…

Seçimlere ramak kala neler oluyor? Genelde kamuoyunda ve medyada politik değerlendirmeler bu ortak soru üzerinden yapılsa da farklı sonuçlara ulaşılıyor. En hakim ortak sonuç ise herkeste bir karamsar hava söz konusu, kimse gönül rahatlığı ile seçimler ve seçim sonrası olası siyasi gelişmelere olumlu bakamıyor.
Peki, bu noktaya nasıl geldik ya da getirildik.(!)

Önce birkaç tespit yapmak gerekiyor.

Birinci olarak 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumu süreci ve sonuçlarının, toplumsal ve siyasal etkilerinin yarattığı siyasi ve sosyal yırtılma ve onu takip eden artçı siyasi sarsıntılar sürmektedir.
Diğer yandan Ergenekon ve Balyoz davalarının yanı sıra tutuklanan gazeteciler üzerinden yeniden yaratılan “AKP’yi devirme” feveranları ve bu ortak paydanın sağladığı dayanışmanın yükseltilmesi ve bu dayanışmayı yapılacak seçimlerde somut olarak CHP, MHP ve BDP için oya tahvil etme çabaları sürmektedir.

İkincisi AKP’nin yeni dönemin siyasi stratejisi olarak yeni anayasa ile başkanlık sistemini kurmak hesabında olduğunu görüyoruz. Bunun için seçimlerde 367 milletvekili elde etmeyi hedeflediğini düşündüğümüzde özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde Kürd sorununda hem BDP’den rol çalmanın kolay olmadığını anlaması ve hem de gösterdiği adayların “daha merkezci” olduğundan yola çıkacak olursak fazlaca umutlu olmadığını görüyoruz. 

Bu nedenle AKP bu seçimlerde daha içe yani “teşkilata” dönerek milliyetçi ve muhafazakar adaylara çoklukla yer vermesini bu nedene bağlı olarak görmeliyiz. Çünkü AKP 367 milletvekili çıkarma hedefine milliyetçi oyları yanına çekerek ulaşmak istiyor. Bunun için “milliyetçi” bir seçim stratejisi izliyor.

Daha da önemlisi MHP seçim barajına takılırsa AKP milliyetçi söylem ve politikalarını arttırabilir,CHP ve diğer partilerde bu alanda geri kalmayacak çabalar içine girerler.Bu bakımdan MHP’nin seçim barajına takılmaması bu politikaları boşa çıkarabilir. 

Üçüncüsü Kürd sorunu için devam eden süreçteki gelişmelere bakmak gerekiyor. Yalnız bir farkla Orta-doğu ve Arap coğrafyasındaki gelişmeler ve buna karşı batının izlediği politikalarla birlikte bakmak kaydıyla bir değerlendirme yapmak şimdi daha önemli hale geldi. 
Çünkü artık Kürd sorunu bölgedeki diğer siyasi gelişmelerle birlikte bir ortak bir sorun durumuna gelmiştir. Gerçi bu durum geçmişten beri böyleydi ancak bugün mesele daha bir hal hamur olmuş vaziyettedir. 
Başbakanın geçenlerde Suriye’de yaşanan olaylar için “Suriye, Libya değil bu bizim iç sorunumuzdur.” demesi durumu özetlemeye yetiyor kanımca.

Türkiye hem bölgesinde yaşananlar bakımından ve hem de kendi içinde Kürd sorununun çözümünde tüm zamanlara göre hiç bu kadar karar verme zorunda kalmamıştı. Bu seçimler ve seçim sonrası beklentiler bu kararın verilmesini zorunlu duruma getirmiştir.
Diğer yandan Öcalan üzerinden gelen açıklamalar görüşmelerin sürdüğü şeklindeydi ve 15 Hazirana kadar “ateş kes” sağlanacaktı. Ancak Öcalan kaygılıydı ve bir kez daha yanılmak istemediğini açıkladı. Ve bu gelişmelere rağmen son günlerde Uludere ve Şırnak’ta süren çatışmalar ve ölen insanlarımıza bakıldığında Ordu ve PKK içinde kimi çevrelerin(?) bu gelişmelerden rahatsız olduğu anlaşılıyor. 

Dördüncü bir önemli konu ise yeni anayasa meselesi, bu seçimlerin ve çoklu nedenlerle gündemde olan sorun alanımızdır. Ayrıca sıcak ve ertelenemez ortak bir demokrasi ve hukuk sorunumuzdur.

Çeşitli tartışmalar var. Ancak dikkat edilirse yeni anayasa talebi çeşitli siyasal ve sosyal çevrelerin ve kuruluşların ortak bir talep olduğu görülse de yeni anayasanın içeriği konusunda ortak bir eğilimin sağlanması hayli zor gözüküyor. Buda bize yeni bir anayasa yapım sürecinin oldukça zahmetli geçeceğini söylüyor. 

Peki, bu gelişmeler bize ne anlatıyor?

Bu gelişmeler bize Türkiye’nin üç yönlü olarak karşısına çıkan siyasi sorunlarını hem ekonomisi ve hem de toplumsal gelişmesi için aşmak zorunda kaldığını anlatıyor.

Yani, Türkiye’nin ülke içinde devletin demokratikleşmesi başta olmak üzere Kürd sorunu, Aleviler ve diğer etnik ve dini/mezhepsel sorunlarını çözmek üzere özgürlükçü bir demokrasi için yeni, sivil ve demokratik anayasa ve yapısal değişikliklere ihtiyacı acil olarak bulunmaktadır.

Diğer yandan bölgesinde etkin bir dış politika sürdürerek devam eden devrim rüzgarlarına karşı “rol model ülke” olabilmek içinde buna ihtiyacı vardır.

Tüm bunlar içinde küresel ve bölgesel ilişkilerini güçlendirmelidir. 

Yoksa Libya’da içine düştüğü yanlış duruma tekrar düşürülebilir.

Onun için öncelikle AB tam üyelik hedefine ulaşmak için müzakere sürecine hız vermelidir. Gerek ilerleme raporlarında belirtilen beklentilerin karşılanmasında, gerekse Kıbrıs sorununda daha cesur ve kararlı adımlar atmalıdır. 

Kuşkusuz AB organlarının da bu süreci destekleyecek adımlar atmasını bu anlamda zorlamalıdır. 

Şimdi başka bir soru şu Türkiye’nin bu adımları atması kimlerin işine gelir ve kimlerin işine gelmez?

Kürd sorunun insan hakları ve özgürlükleri temelinde çözümü ve bölgeler arası soysa-ekonomik farklılıkların zamanla giderilmesi için atılacak adımlar,yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması ve anadilde eğitim gibi sorunların çözümünü istemek ve bu doğrultuda anayasal,yasal ve idari düzenlemelere gitmek öncelikle Kürdlerin,Türkiye halkının ve bölge halklarının işine gelecektir.
Demokratik, sivil bir anayasa ise tüm Türkiye halkının hak ve özgürlükleri için yaşamsal önemde bir adım olacaktır.

AB’ye tam üye olmuş bir Türkiye ise hem AB için,hem bölge ülkeleri için önemli bir ortak ve örnek ülke olacak ve herkes kazanacaktır.
Bu adımlar atılırsa halklar ve insanlar daha özgür ve refah içinde yaşayacak ve daha mutlu olacaktır.

Burada önemli olan bu tarihsel öneme sahip, insanlar için yaşamsal adımların kimin attığı değil, önemli olan bu adımların atılmasıdır.
Aslında Türkiye halkı ve dünya halkları Türkiye hükümetlerinde bu cesareti gösterecek kararlı bir siyasi irade arıyor.
Seçimlere ramak kaldı.

Bugünkü gündem kimin kimden daha fazla oy alarak milletvekili sayısı arttırmaya kilitlendi. O kadarki terör ve şiddet üzerinde oy toplama işi de herhalde hesapların içine girdi.

Keşke özgürlükler ve toplumsal refah için partilerimiz gerçekleşebilir taahhütler üzerinden oylarını arttırabilmenin hesabı içinde olsalardı.
Yine de “enseyi karartmayalım” son sözümüzü söyleyelim.
Bu seçimlerde kim terörün,şiddetin,provokasyonun,darbe planının,üzerinden siyaset yaparsa ve demokrasi ve hukuk dışı çevrelerle iş birliği içine girerek ülkenin yaşamsal sorunlarının çözümünü önünü tıkamaya çalışırsa bunu yapanlar seçimi kaybedecek.
Ve kim özgürlükçü demokrasi için sivil anayasa ve Kürt meselesi ve diğer etnik ve dini sorunlar çözümü için söz vermişse ve seçimde sonra bu yönde kararlı adımları atmazsa bilsinler ki bu seçimde bunu diyen ve yapmayanlar son kez kazanacaklardır.

Dileğim söz verenlerin sözlerini tutmasından ve demokrasi güçlerinin iktidarından yana…