İNSAN, BİREY, ÖRGÜT (CEMAAT), SİVİL TOPLUM VE DEVLET

Mustafa Pacal - 28/10/2010 16:43:29 (422 okunma)


İNSAN, BİREY, ÖRGÜT (CEMAAT), SİVİL TOPLUM VE DEVLET

İnsan canlı varlıkların içinde en sosyal olanıdır. 
Akıl ve duyguları en gelişmiş ve gelişmekte olanda yine insandır.
İnsan anatomisi ise henüz daha tam olarak keşfedilememiş, en nano-teknoloji harikası bir makinedir. 

Zaman içinde evrim geçiren insan, bu günkü görünümüne kavuşmuştur.

Genel anlamda insanın doğada yaşayan en sosyal varlık ve bir sosyal değer olduğu hemen herkesin hemfikir olduğu bir sosyolojik gerçektir. 

Kabaca yapılan bütün bu tespitler insanı anlatmaya tabi ki yetmez.
Elbette insan denilen varlık üzerine onun ekonomik, politik ve manevi durumu üzerine yapılan tespitin daha farklı olanları var ve olacaktır.
İnsan sosyal bir varlık olduğundan örgütlü yaşamı içinde yer alır.
Bu bakımdan tarih boyunca farklı örgütlenme şekilleri geliştirmiştir.
Yalnız bu örgütlenmelerini bir kuramsal zemine dayandırmış ve onun etrafında “cemaatleşmeler” oluşturmuştur.

Bu kuramsal yaklaşımların insanlık üzerine temel tezlerine bir bakalım… 

Örneğin dinler, insanı “tanrı tarafından yaratılmış ve dünyaya öteki dünya için yani [b]“gerçek dünya” için dini kurallara göre sınanmak için yolladığı kullardır.” [/b]diye tanımlar.

Marks’a göre ise” insan emeğinin sömürüsü sonucunda oluşan mülkiyet ve bu mülkiyeti korumak için para ve silah ile oluşturulan iktidarın, yarattığı haksızlıkların ortadan kalkması ancak sömürünün ortadan kalkması ile mümkün olacağını” insanın özgürlüğü ve refahı için öngörmektedir.

Adam Smith ise kapitalist üretim tarzı ve piyasa ekonomisinin hem toplumsal gelişmenin ve hem de bireysel zenginleşmenin temel gücü olduğunu bunu da ‘insanın mutluluğunun’ temeli olduğunu ileri sürüyor.

İşte bu ‘tezler’ etrafında asırlar boyu dünyanın en büyük “cemaatleri” de oluşmuş durumdadır.

“Cemaat” tanımı benim için bir sivil toplum örgütlenme biçimi şeklindedir.

Ancak cemaat veya cemaatler bizde daha çok din eksenli örgütlenme ve dayanışma olarak kabul edilir. Ancak din eksenli cemaat örgütlenmeleri de“sivil” toplum örgütlenmeleri diye kabul ediyorum.

Özellikle bu günün sivil toplum örgütlerinin ne kadarı sivil tartışmasına baktığımızda Osmanlı dönemi “ahilik” gibi örgütlenmelerin sivilliği daha iyi anlaşılıyor.

Yalnız cemaatleri ve kendilerini sivil toplum örgütlenmeleri olarak takdim edenleri sivil olarak görmenin ölçüsünün ekseninde onun “devlet”le olan ilişkisi gelir, değerlendirmeyi böyle yapmak gerekir diye düşünüyorum. 

Şimdi büyük cemaatlere bir bakalım…
Dinler, ideolojik ve ekonomik tezler yer küre üzerinde hem en büyük cemaatleri ve politik hareketleri oluşturmuş ve hem de insanlık tarihini bu küresel cemaatlerin yazdığını da söyleyebiliriz.

Biraz yakından bakıldığında, Din ve mezhep cemaatleri ki bunun en büyük olanları Hıristiyanlar, sonra Müslümanlar ve diğer dinler ve mezhepler gelir.

Din ve mezhep cemaatleri bu gün eski dönemlerdeki kadar etkisi olmasa da dünyanın en büyük cemaatlerini oluşturmaktadırlar. 
Din ve mezhep cemaatleri siyasi ve sosyal alanda hala etkin durumlarını sürdürmektedir.

Diğer yandan ise kapitalizm üretim tarzı cazibesini “günümüzdeki küresel kriz nedeniyle tartışılsa” bile korumaya devam ediyor.
Kapitalizm bu durumunu korumak için statik değil, sürekli dinamik bir değişlik gösteriyor. 

Bu nedenle şirketlerin, holdinglerin, borsalar ve bankaların etrafında dünyanın en etkili siyasi ve ekonomik cemaatleri bulunuyor.
Bir sosyolojik tespit yapacak olursak…

Aslında farklılıkların bir arada barış için yaşaması için öncelikle her farklı rengin kendine has bir örgütlenme içinde olmasından doğal bir sosyal gerçeklik olamaz.

Bir başka ifadeyle söylersek herkesin kendine ait bir evi olacak ancak bir şehirde birlikte barış içinde yaşamasını bileceğiz demek istiyorum.
İnsan doğası gereği hem kendi başına özgür olmak ve hem de diğer insanlarla birlikte yaşama geleneğine sahip olan bir canlıdır.
Bu durum ister istemez kendi içinde önemli zorluklar taşıyor olsa da kaçınılmaz olarak insan yaşamı böyle bir sosyal gelenek içinde gelmektedir.

Bütün insanlık tarihi böyle bir geleneğin içinde geçmiştir.
Düşünsenize ideolojik, dini ve sosyo-ekonomik cemaatleşmeler olmasa idi dünya ve insanlık tarihi diye bir şey olabilirmiydi?
Yalnız örgütlü yaşama kültürü ile barış içinde bir arada yaşama kültürünün insanlık henüz çok başında. 

Örneğin Türkiye toplumsal olarak bu kültürü henüz içselleştire bilmiş bulunmamaktadır. Türkiye gerçeğinde farklı geleneklere ve meşreplere sahip cemaatleşmeler bulunmaktadır. Üstelik bu cemaatleşme geleneği, toplumsal dokumuzun önemli ilmeklerini oluşturmaktadır.

Bu toplumsal özelliğin kuşkusuz barış içinde bir arada yaşamamıza katkısı olmaktadır.

Ne ki? Bu katkı yeterli bir düzeyde değildir.
Kaldı ki? Bunun demokrasi kültürü ile beslenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Barış içinde bir arada yaşamanın ölçüsü batılı modern toplumlarda daha doğru bir tanımlama ile söylersek “sivil toplum” olabilmemizin çok önemli bir yanı olacaktır.

Çünkü sivil toplum olabilmek demek, demokrasi kültürü ile yoğrulmuş toplum demek olarak kabul edilmelidir. 

Kuşkusuz referans olarak batılı kültürün barış içinde bir arada yaşamanın biricik ölçüsü olduğunu söylemek tek başına yeterli olamaz.
Anadolu aydınlanması olarak ta bilinen 12.13.yüzyıl “tasavvuf” kültür akımı da bizim toplumumuz için insan sevgisi başta olmak üzere hak ve hukukun sağlanması ve korunması bakımından önemli bir kültürel zenginliğimizdir.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafya çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir zenginliği olan bir bölge olduğundan bir yandan batılı kültürün modern kazanımlarında ve diğer yandan kendi zenginliğinden harmanlanan bir potansiyeli içinde barındırıyor.

Bu anlamda toplum bu potansiyeli barış içinde bir arada yaşamayı başararak göstermelidir.

Cemaatlerin, ideolojilerin devleti değil, cemaatlere ve ideolojilere aynı mesafede duran evrensel hukuk ölçülerinde gerçekten bir demokratik ve laik devletin rolü de toplumsal barış içinde birlikte yaşamak önemli ve elzem bir zorunluluktur.

Birlikte bakıldığında bireyleşen vatandaşlardan, sivilleşen topluma doğru giden süreç devlet aygıtını da bu gelişmeye uygun bir politik pozisyonda doğru savuracaktır.

Tarih boyunca bu süreci akamete uğratmak isteyen “gerici” karakterleri olan cemaatleşmeler ortaya çıkmaktadır.
İnsanların “dayanışması” için yapılan cemaatleşme gericilik değildir.

Yanlış anlaşılmasın ama bu tür cemaatleşmeyi engellemek ve ona karşı çıkmak gericiliktir.

Örneğin Türkiye Cumhuriyeti devleti “şeriatı” kendi ideolojik güvenliği için tehdit olarak algılıyor.

Bu algılama anlaşılır bir şey kaldı ki insanlarda “şeriatı” tehdit olarak kabul edebilir. 

Ancak, aynı devlet özellikle soğuk savaş dönemi sürecinde “şeriat” talep edenleri asıl tehdit “komünizm” olduğu için bilerek görmemezlikten geldi.

Hatta devletin güvenliği için bir güç olarak kabul etti. 
Yine aynı devlet bir yandan örgün dini eğitimin verilmesini kendi eliyle yaptı.

Soğuk savaş süreci bittikten sonra devlet güvenlik stratejilerini değiştirdiği için bu tutumuna karşın “İslami fobi” refleksler gösteriyor ve göstermeye devam ediyor.

Ve o devlet yine başka bir güvenlik reaksiyonu daha göstererek dini farklı yorumlayan “cemaatleşmelere” ise güvenlik sorunu olarak karşı çıkıyor.

Bu örnekte devlet gerici, cemaatler ise inançlarının gereğini yerine getiren örgütlenmeler olarak “sivil” toplum kültürüne göre daha doğru davranmış olmuyorlar mı?

Burada kilit önem de bir sorunun altını çizmek istiyorum.
Örgütlenme nedenleri farklı olan sivil toplum yapılanmaları ve cemaatleri kendi özgürlüklerine sahip çıkmak ve yaşatmak için devletle işbirliği yerine, devletin iktidar alanını daraltan ve onu sivil toplumun ihtiyaçlarını karşılama da daha uygun bir hukuksal araç durumuna getiren bir amaç için diğer sivil toplum örgütleri ile diyalog ve işbirliğini tercih etmelilerdir.

Önce “kendimiz” olalım, kendi düşüncelerimiz ve inançlarımız için özgürlüğümüze sahip çıkalım.
Sonra özgürlüğüne sahip çıkan bu insanlarla çeşitlilik içinde “biz” olarak barış içinde yaşayalım.