“Kürt sorunu nasıl çözülemez?”

Mustafa Pacal - 29/07/2009 18:38:45 (508 okunma)



“Kürt sorunu nasıl çözülemez?”

Kürt sorunun çözümü için oluşan iyimser havanın korunması ve kalıcı bir sonuç alınması hemen her sorumluluk sahibi yurttaşın isteğidir.
Uzun yıllardan sonra elde edilen bu çözüm sürecinin kaçırılmaması için herkese görev düşüyor.

Herkes kalıcı bir çözüm için yapacağı fedakarlıkları, olurlarını, olmazlarını iyi hesap ederek,sorumlu davranmalıdır.
Kimse ipe un sermemelidir.

Yıllardır binlerce insanımızı kaybettik, geleceğimizi toprağa gömdük.
Toplumsal cinnetin yarattığı sonuçlarla halen uğraşıyoruz.
Ve bu savaşta sonuçta hepimiz kaybettik.

Kimsenin dediği olmadı sonunda savaşı “barış” kazandı.
Şimdi hepimiz büyük bir barış masasına etrafına oturmuş insanların durumundayız. 

Başımızda ölen çocuklarımızın hayaletleri, kulaklarımızda annelerin içimizi yakan çığlıkları ve bu büyük acıyı bir daha yaşamak istemeyen insanların taşıdığı sorumlulukla barış masasına oturmalıyız. 

Kürt sorununu bir daha o acı günlere geri dönülmez şekilde çözmek için konuşmalıyız. Önerilerimizi buna göre yapmalıyız.
Kürt sorununu bu topraklarda yaşanmış bir tarih olarak geride bırakmalıyız.

“Yeter artık” diyerek çözümün bir parçası olmalıyız.
Son otuz yılda zaman, zaman Kürt sorunu için çözüm ihtimalleri ortaya çıktıysa bile bundan önceki dönemlerin koşulları kalıcı bir çözüm için elverişli olamadı ya da çözüm isteği için bir süre daha beklememiz “istendi”.

Ancak aradan geçen yıllar hiçte boş geçmedi. Türkiye halkı her bakımdan ağır bedeller ödedi.

Öncelikle bu yakalanan çözüm sürecinin Abdullah Öcalan’ın ABD tarafından yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesinde olduğu gibi, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal etmesiyle birlikte bölge ekonomisinde ve siyasetinde ortaya çıkan yeni dengelerin rolünü unutmamak gerekir.
Bir başkadan açıdan baktığımızda ise Türkiye 1999 yılında beri AB’ye tam üyelik sürecinde bir ülke olarak bu gelişme dışında şimdiye kadar genelde demokratikleşme sorunu olmak üzere Kürt sorunu içinde çözüm bulabilmiş bir durumda olabilirdi. 

AB’ye tam üyelik koşullarının başında gelen siyasi kriterlere uyum geldiğini düşündüğümüzde Türkiye son on yılda buna uygun yol almalıydı.

Ancak 90’ yılların sonunda bugün çözüm isteyen pek çok kişi ve parti o gün Türkiye’nin AB’ye üye olmasına karşı çıkıyordu.

Oysa ki, son on yıldır AB’ye tam üyelik yolunda üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirebilseydik. Devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygun yeni bir anayasa ile demokratik düzene sokmak için hep birlikte kolları sıvasaydık, bu gün Kürt sorunu çözümü başta olmak üzere demokratikleşme yolunda epeyce yol alırdık.
Ama böyle olmadı. 

Türkiye son on yılda hiçbir şey yapmadı değil her alanda önemli gelişmeler sağladı. Ancak doğu Avrupalı eski sosyalist ülkelerin on yıllık sürede demokrasiye geçerek AB üyesi olmaları ile süreci mukayese ettiğimizde on yıllık sürenin ne kadar önemli olduğunu daha iyi görmüş oluruz.

Şimdi gündem çok kritik bir şekilde oluştu.

Bir yandan son iki yıldır duraklama noktasına gelmiş AB üyelik süreci,diğer yandan ise Kürt sorununda çözüm arayışları bulunuyor.
Yalnız bu arada Kürt sorunu çözümü dendiğinde bunu PKK sorunu ile birlikte düşünmek gerekir. Bu nokta oldukça önemli çünkü bu iki sorunu ayrı, ayrı düşünen çevreler var.
Bu noktaya sonra döneceğim.

Hükümet Kürt sorununun çözümü ile AB’ye tam üyelik sürecini ayrı olarak düşünmemelidir. Çünkü Kürt sorunu aynı zamanda en genel tanımıyla bir insan hakları sorunu olarak ta karşımıza çıkan bir sorundur.

Bu nedenle Hükümet hem Kürt sorunun kalıcı bir şekilde çözümü için ve hem de AB’ye tam üyeliği için başta Anayasal ve yasal düzenlemeleri bu nedenle de yapmayı düşünmeli ve yapmalıdır.
Bu yasal düzenlemeler içinse AB ölçüleri bellidir.

Yeni demokratik bir anayasa ve bağlı yasalarda insan hakları düzenlemeleri AİHS ve Avrupa Sosyal Şartı (ASŞ) İle AİHM içtihatlarına uygun şekilde yapılmalıdır.

Kürt sorunu çözümü ile başlayan süreç aynı zamanda tıkanan AB’ye tam üyelik süreci içinde kalıcı demokratik adımların atıldığı bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü bir önceki konuya döndüğümüzde Kürt sorunu çözümünü PKK sorunu çözümüne indirgeyen çevreler devletin içinde ve dışında bulunmakta ve bu çevreler konuyu bu darlıkta çözmek istemektedirler.

Kürt sorunu bir neden ve PKK sorunu bir sonuç, daha geniş ifade ile demokratik bir hukuk devletinin olmamasının sonucu Kürt sorunu ise onunda sonucu PKK sorunu olarak karşımıza çıkmış bulunuyor.
Eğer Kürt sorunu genel bir demokratikleşme projesi içinde çözüme kavuşmaz ise ilerleyen süreçlerde yeni PKK’ların ortaya çıkması mümkün hale gelebilir.

Devletin güvenlik bürokrasisi içinde yaygın olan görüş genel bir demokratikleşmeden ziyade bu noktaya odaklanmış gözüküyor.
Hükümetin tercih edeceği “yol haritası” AB müktesebatı perspektifinde olmalıdır.

Yani 12 Eylül faşizan anayasasını ve yasalarını AİHS,ASŞ ve AİHM ölçülerinde “Türkiye” yurttaşlığı temelinde yenilemenin içinde bir Kürt sorunu çözümünü gerçekleştirmelidir.

Eğer yapılacak olan işin kendisi PKK sorunun çözmeyle sınırlı kalırsa, o zaman bunca yapılan tartışmaların adı “Kürt sorunu nasıl çözülemez?” olarak kalır.

Bunları PKK sorunun çözümlenmesini önemsiz gördüğüm için söylemiyorum.

Kürt sorunun çözümünü için oldukça sorun olarak karşımızda duruyor.
Benim önerim hem Kürt sorununun çözümü olarak genel bir demokratikleşme sürecine girelim hem de PKK sorununu birlikte çözelim.

Silahların susması, operasyonları sona ermesi, Kuzey Irak’ta, Suriye’de veya İran’da Kandil dağında bulunanların Türkiye’ye sağlanacak bir afla getirilmesi Kürt sorununun çözümü için olmazsa olmaz bir başlangıç olarak görülmelidir.

Türkiye’ye getirilecek bu insanların topluma kazandırılması için yapılacak psikolojik, sosyal ve ekonomik rehabilitasyon en az onun kadar önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir.

Oldukça karmaşık bir sorunu konuştuğumuzun farkında olalım. 
Bu süreçte bir de muhatap tartışması yapılıyor. 

Benim görüşüm Hükümetin AB müktesebatı içinde çözeceği Kürt sorununda TBMM’den başka siyasi muhatabı, PKK sorununun çözümünde ise Irak ve ABD’den başka diplomatik muhatabı olamaz. 
Hükümeti bunun dışında arayışlara kimsenin zorlama hakkı bulunmamalıdır.

Mustafa PAÇAL
Hak-İş Genel Sekreter Yardımcısı