Seçimin ekonomi-politiği...


Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde son on güne giriyoruz. Siyasi tarihimizde ilk kez halk tarafından bir cumhurbaşkanı seçimini yapmış olmamız nedeniyle sosyo-politik deneyim de kazanmış oluyoruz.

 

Mesela adayların siyasi statüleri ve bunun getirdiği avantajlar ve dezavantajlar ile seçim harcamalarına sağladıkları maddi desteklerin kaynağı ve şeffaflığı gibi konularla bu seçim nedeniyle tanışıyoruz.

 

Adaylara baktığımızda ise Erdoğan’ın seçime diğer adaylar göre oldukça büyük avantajla girdiğini görüyoruz. Parti genel başkanı, milletvekili olması ve başbakan olarak hâlâ görevde bulunuyor olması ve Erdoğan’ın devletin imkânlarını alabildiğine kullanması onu oldukça avantajlı bir konuma getiriyor.

 

Demirtaş ise Erdoğan göre zayıf, ancak İhsanoğlu’na göre bazı avantajlarla seçimlere giriyor. Demirtaş hem milletvekili ve hem de parti genel başkanı olarak bu farkı yaratıyor.

 

İhsanoğlu milletvekili ve parti başkanı değil; bu özellikleriyle diğer adaylara göre dezavantajlarının yanı sıra aktif siyaset dışından geliyor olması da diğer adaylar karşısında tanınırlık başta olmak üzere elini zayıflatıyor.

 

Ancak dokuz siyasi partinin kendisini destekliyor olması ise diğer adaylar karşısında göreli bir avantajmış gibi duruyor.

 

Adayların seçim harcamalarını limitli maddi bağışlarla yapacak olması yine ilk kez karşılaştığımız bir seçim uygulaması olduğundan bağış miktarı, kaynağı ve şeffaflığı gibi sorunlar yaşanabiliyor.

 

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla bağışların yapılması, uygulamaları ve en önemlisi bu bilgilerin paylaşılması tartışmalara neden oluyor.

 

Son olarak İhsanoğlu ve Demirtaş bağış miktarlarını kamuoyu ile paylaşırken, Erdoğan’a yapılan bağış miktarlarının ne kadar olduğunu henüz öğrenememiş durumdayız.

 

Diğer yandan adayların henüz kamuoyu karşısına birlikte çıkarak görüşlerini paylaşmamış olması başka bir tartışmayı gündeme getiriyor.

 

Yorumlar muhtelif ancak bir nokta var ki, --bu demokrasilerin gelişimi için oldukça önemli--, o da adayların kamuoyu karşısında görüşlerini paylaşmak ve diğer adaylarla birlikte yapacakları tartışmalar üzerinden kamuoyunu bilgilendirmek ve bunun seçmen tercihlerinin bilinçli yapılmasına katkı sağlayacak olması demokrasinin gereği olarak karşımıza çıkıyor.

 

Seçim arifesinde Filistin-İsrail sorunu şimdilik hâkim bir siyasi iklim yaratıyor.

 

Aslında bu iklim en çok Erdoğan’ın işine yararmış gibi duruyor.

 

Diğer adayların bu sorunun yanı sıra Türkiye’nin diğer temel sorunları üzerinde durması özellikle demokratikleşme ve sosyal adaletçi ekonomik kalkınma sorunlarını ön plana çıkarmaları kendilerine siyasi avantaj sağlayabilir diye düşünüyorum.

 

Ayrıca gelecekte bu seçimlerin en çok konuşulacak yanını ise “tek adam vesayeti” koşullarında yapılmış bir seçim oluşturacaktır.

 

Son olarak 22 Temmuz gece yarısı operasyonunun vermiş olduğu mesaj çok açık “tek adam vesayeti” şiddetle ve hukuk tanımaz bir şekilde gözdağı veriyor.

 

Emniyet ve İstihbarat görevlilerinin savcılara talimat verdiği ve sorgusuz infazın yapıldığı bir soruşturma için bundan daha başka söylenecek söz kalmıyor.

 

Kısacası yargı ve emniyeti, hülasa tüm devleti elinde oyuncak etmiş bir başbakandan bahsediyoruz. Aynı zamanda cumhurbaşkanı adayı olarak bu cesametiyle seçimlere giriyor. Bunun ne kadar demokratik bir seçim olacağı belli, bunu biz yeriz de, demokrasi ve hukuk dünyası asla yemez, bunu bilesiniz.

 

Türkiye halkı bu “tek adam vesayeti” koşullarının değiştirilmesine katkı sağlamak ve devlette kaybolmuş denge ve denetleme için bu seçimleri bir fırsata dönüştürmelidir.

 

Beklentiler bu yoldadır.