Sendika...


Soma faciasının acıları henüz dinmedi.

 

Şimdi facianın açtığı yaralar sarılmaya çalışılıyor.

 

Geride kalan aileler ve çocuklarının her türden mağduriyetleri var, bunlar giderilmeli ve bunlarla ilgili yapılacak yasal düzenlemelerde emsal durumda olan işçi ailelerinin de hakları gözetilmeli ve ayrımcılık yapılmadan, bir bütün olarak sosyal devlet gibi davranılmalıdır diyorum.

 

Soma faciasının ortaya çıkması sadece maden ocaklarındaki iş güvenliği önlemlerinde içinde bulunduğumuz aymazlığı bize göstermekle kalmadı.

 

Ayrıca taşeron sorunu, özelleştirme ve sendikanın rolü gibi diğer sosyo-ekonomik sorunların da ne boyutta olduğunu gözümüzün içine soktu.

 

Bu arada işin sendika boyutuna geldiğimizde her ne kadar kimi değerlendirmeler yapıldıysa da bu tartışma bence yeterli olmadı.

 

Biraz konuyu açacak olursak...

 

Soma Kömür İşletmeleri’nde Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden-İş Sendikası var.

 

Bu sendikanın başkanı olay gününde Soma’ya geldi.

 

Ancak yüzlerce işçinin ölmüş olduğu bir faciada, olay yerine gelen bir sendika başkanı neredeyse “işverene toz kondurmayan” açıklamalarda bulundu.

 

İşçiler ve kamuoyu buna tepki gösterdi.

 

Ve arkasından şube yönetimi istifa etti ama bu “işverenci” açıklamaları yapan sendikacı koltuğunu hâlâ bırakmadı.

 

İşin bu tarafıyla başlayan sendika tartışması halen devam ediyor.

 

Bir kere bu sendika başkanının bu açıklaması iki yönlü bir çağrışım yaratıyor.

 

Birincisi işçilere ve emeğe karşı sorumsuzluk, ikincisi ise işverenin “oluru” üzerinden yapılan sendikacılık.

 

Sendikal hareketin de içinde bulunduğu bu zor durumu da, zaten bu iki sorun oluşturuyor.

 

Şöyle ki; bugün sendikalar genel olarak üyesi olan veya olmayan işçilerle iletişimde oldukça sorunlar yaşıyorlar.

 

Çünkü sendikaların karar alma süreçlerine üyelerin doğrudan katılımları oldukça sınırlı bulunuyor.

 

Sendika yasası ve sendika tüzükleri bu katılımcılığın, dolayısıyla sendika içi demokrasinin gelişmesine engel olacak düzenlemelerle dolu bulunuyor.

 

Örneğin sendika yasasında, işyeri sendika temsilcisinin atanma yoluyla belirlenmesi sendika başkanına bağlanmış ancak sendika tüzüğünde seçim varsa seçilen üye temsilci olarak atanır diye düzenlenmiş bulunuyor.

 

Yani sendika yönetimi temsilcilerin belirlenmesi için seçme ve seçilme hakkını tüzüklerine koymamışlarsa (ki genelde koymuyorlar) bunun anlamı istedikleri üyeleri temsilci atayabilirler demektir.

 

Diğer sendika yönetim kararları ve mali harcamalar içinde sendika üyelerinin katılımı veya bilgilendirilmesinin bile yasal bir zorunluluğu bulunmamaktadır.

 

Hâl böyle olunca ortaya böyle bürokratik bir sendika ve sendikacı profili çıkıyor.

 

İkinci soruna gelecek olursak; sendika yönetimleri elbette işçilerin hak ve çıkarları için işletme yönetimleriyle sosyal diyalog içinde olacak ve toplu iş sözleşmesi ve ortak sorunların görüşülmesi ve çözüm bulunması için gayret göstereceklerdir.

 

Buraya kadar bir sorun yok.

 

Sorun, işçinin çıkarları ile işverenin çıkarlarını dengeleyen bir sendikal anlayışın yerine sadece işverenin çıkarlarına uygun davranan bir sendikal zihniyette bulunuyor.

 

Böyle bir zihniyet de, o işyerinde sadece işverenin “oluru” ile örgütlenmekten kaynaklanıyor.

 

Hükümetlerin, işverenlerin veya siyasi partilerin etkisi altındaki sendikal yapılar genel olarak bu duruma düşerek, çalışanların daha iyi çalışma ve yaşama koşullarına adına üstlenmiş oldukları sorumlulukları yerine getiremiyorlar.

 

Tabii ki sendikaların bu duruma düşmesinde başkaca nedenler de var.

 

Bu konuya devam edeceğim.